Hayata Sanata Ve Aşka Dair / Sami Gürel

Diyalektiğin tohumuyla doğruydu gebe kaldığım şiirden ve aşktan . . .

Ama tarih , prangalı dogmanın güzelliğiyle , sürekli trajedi biriktirdi yüreğimde . . .
. . . . .  . . . . . .  .

Bölünmüş parçalanmış bir tarihin içinde
çarmıha gerili olduğumu bilsem de
seviniyordum yine de – herkes adına yaşadığım için . . .

Kişisel “GERİ”şim – 2

 

la la la

“Dayanmalısın” diyordu birileri…

 Hayatın her döneminde karamsarlığa düştüğünüz  vakit mutlaka yanınızda size sadece “sözde” destek olanlar  vardır, bu kuşkusuz her bir bireyin hayatında  olan bir durum .

Şimdi  ise olaylara daha gerçekçi yaklaşalım ve bulunduğunuz  durumu kabullenmeye çalışın. Çünkü siz gerçekten depresyon geçiriyorsunuz ve gün geçtikce dahada  derinleşiyor, sonuç olarak en kötümser açıdan “intihar” dır.

 İnsanı  depresyona sokan iki başlı neden vardır, tabi biz bu nedenleri çoğalta biliriz fakat ana başlıklar “maddiyat” ve “aşk”.

maddiyat ; Lüks yaşamaya alışmışınızdır ve birden asfalta çakılmışsınız bu sizin için iyibir depresyon sebebi dahada iyisi intihar etmek için en uygun pozisyon size bu şekilde sağlanır fakat çözümmüdür asla hayır.

Aşk ; genelde  bayanlar  çok takar  hatta  bir çok şarkı sözü yazılıp yorumlanmıştır fakat erkekler içinde bu durum azımsanmayacak kadar fazladır, bu durumda ise aşk intiharı yerine “aşk cinayeti” için pozisyon sağlanmaktadır bunu  uygun görüyorsunuz çünkü siz depresyondasınız.

 Gelin şimdi işin dahada içeriğine inelim, bilgisayar yazılımının çalışmasını sağlayan komut satırlarına yada meyhane pilavı yapılırken  o tadı vermesi için içine katılan malzemelere.

Depresyon nedir ?

Kısaca bozuk ruh hali, bunu tetikleyen ise dış faktörler yada sizin kendinize olan güvensizliğiniz.

Çözümü ;

Madem bize ait olan bir şey bozulmuş bunu  düzeltmekte bizim elimizde ve madem dış etkenli faktörler ozaman dışarıdan içeri girmelerine izin vermiyeceğiz. Eğer veriyorsanız bilin ki siz depresyona meğillisiniz yada çoktan  depresyona girmişsinizdir.

  Burada durup size sosyalleşin yada şunu  yapın bunu  yapın  şeklinde  öğütler verecek değilim. Siz zaten depresyondasınız.

 Çok yakınınızdan biri diğelim öldü evet  öldü ( olaya  gerçekçilik açısından bakmak için birini öldürdünüz hayalinizde ) bu anneniz, babanız, kardeşiniz  yada eşiniz veya  dostunuz v.s.

 Defin işlemleri yapıldıktan sonra herkes kendi inancına göre dini merasimini yapar en fazla bakın en fazla bir hafta yas tutarsınız, yeri doldurulmayacak ama yokluğuna kendinizi alıştıracaksınız, özleyeceksiniz ama asla depresyona girmeyeceksiniz çünkü ölümü kabullenmişsinizdir ve doğa kanunu olarak görmektesiniz nede olsa hepimiz bir gün öleceğiz.

 Depresyona girdik mi ?  bence hayır çünkü bu kanuna  bir teslimiyetimiz var.

 Eğer çevremizde bizi etkileyecek olan kötü faktörleri içinizde büyütüp ve yine  kendinize göre çözülmeyecek problemler gibi yaklaşırsanız “depresyonsuz bir hayat süremezsiniz”

soru : Eee abi kız/erkek arkadaşım beni terk etti ben onun için bir çok şey yaptım.

cevap : Demekki onun istediklerini yapmamışsın yada seni rahatlatacak şekilde  söylemek gerekirse sana göre değilmiş kız/erkek böylesi daha iyi. Hem yedi milyarlık bir dünyada kala kala ona mı kaldın ? ( çık hadi depresyondan, sorun çözüldü )

Soru : Abi bizçok zengindik ama şimdi çok fakir olduk ben yaşayamam böyle.

Cevap : Asla ama asla depresyon sebebi değildir olamazda, olmamalıda. Düşün bakalım neden ?

 Depresyondaysanız size tanıdıklarınız birçok doktor önere bilir yada  yüzlerce kişisel gelişim kitabı. Her biri anlamsız !

Emin olun sizi sizden daha iyi tanıyan dostlarınız en pahallı psikiyatrilerden daha etkili ve daha değerlidir onlara  derdinizi açın  dökün içinizi çünkü siz aslında güçlü ve karakterli birisiniz.Dışarıda karşılaşdığınız  bütün engeller aslında içinizde kendinize beslediğiniz korkulardan başka hiç bir şey değildir.

 kişisel gelişim kitapları ( gülüyorum ) , emin olun bu  insanlar bu kitapları yazarken trilyonluk bir villa içinde elinde viski kadehi ve şömüne  başındadırlar.Kısaca hayatlarında her boku yemişler ve artık birilerine bilgin gibi öğüt vermeye başlamışlardır ( düşünüyorum hangi insan psikolojisi depresyondayken kişisel gelişim kitabı yazabilir ki? ) öğüt vermeye başlamışlardır çünkü her bir boku bildiklerini sanmaktadırlar.

 Ben bu yazıyı yazarken ne 4 metre karelik bir odadaydım nede bir villa içinde . Kimseyede öğüt vermiyorum ve yazdıklarımıda satmıyorum sadece  olaya gerçekçi yaklaşılması taraftarı olduğum için  kendimce fikrimi yazdım.  Ne ferrarimi sattım nede mum ışığında güzel günleri hayal ettim.

 hiçbirini yapmadım çünkü hayatımızda acı günler olduğu gibi mutlu günlerinde varlığından haberdarım. Eğer bir yaratık görme şansım olursa emin olun ilk işim üstüne konumuş bir kelebek aramak.

karakutu 8.3.2010 / 00:41

Kayıp Yolcu

Alıştığın kar taneleri uzakta kaldı, ömrünün en kalabalık seferine kurban ettiğin anda düşlerini. Üzerine yağmasından korktuğun beyaz düşlerinle baş başa kaldım; ben üşüdüm sen terledin. Kara teslim olmak bir şey eksiltmeyecek sadece renk katacaktı derken… İlk izlenim demek bu kadar kolay ediniliyordu.  İzleri kalan bir renk… O kadar küçüktü ki adımları düşemediler yere. Bana çarpmaktan korktular mı? Çarptıkça yok oldular ya da ben öyle sandım. Sanki bir güneşe bir bana dayanamıyorlardı, ikimizde yaşatalım derken öldürüyorduk ufak umutları. Ne yapacağını bilemeden erimek, tercih etmek için erken olabilirdi, bir zamanın vardı elbette ama başka renklere karışınca bulduğu özü kaybetmemeli insan. Dışarıda bırakmamalı kendini. Dürüst olmalı ruhuna, özgür bırakmalı hislerini. Bunların kaçında vardın?

Gitmekle kalmak arasındaki çetin savaşı kazanana bir bakın: Fakir ruhunun avcıya duyduğu ihtiyaç sana ağır geliyor, her seferinde kirleniyorsun. Kirlenmek kadar kirletmek de var tabi ama bazen her ikisi de acıtıyor yüreğini. Benimse ne zafer dileğim ne uzlaşma, sadece kaybetmek için sahaya inen bir kayıbım ben, baştan kaybetmişler beni. Hani güneş aydınlatırdı düşleri, eritirken seni -savunma kendini diyenler- acıya göz kırparlarken her zaman kalpleriyle mi yaşadılar?

İnkar etmiyorsun da kabul ettiğini de görmedim, nasıl fark ettirmeden yaşıyorsun? Masal değil kurduğun, onlar kurdun olmadığı dağlarda feda ettiğin düşünceler. Sabahın bilmediğim bir vakti, sırtını yasladığın ağaçla güzel bir uyumun olsa da hareket etmeni söylediğimde, gittikçe küçülen gölgen daha fazla direnemedi güneşe, yanıma geldiğinde büyümüştü gözlerin, ama asıl şaşırdığım -ilk kez- dinlenmek için kurduğun gölgenden büyüktü sözcüklerin. Daraldığında dudaklarının üstündeki su birikintilerinde güneşlenirsin ya işte öyle bir boşluk yakalamak gerek hayatta. Gölgende yakaladım hayatı ama o da beni görmedi.

İlk kez bu kadar duygusal bir konuşma yapacak olmanın hatırı vardı dilinde, sözcüklerin özenle dizilmiş ipin üstünde gezinirken kaybolmuşlar, biraz daha kalsalarmış dilleri dışarıya çıkacakmış susuzluktan, başka yere bakmaya korkan emsalsiz bir göz temasına denk gelmiş şaşkınlığım; kıpırdarlarsa ölecek gibi bir noktaya akarken dakikalar, her şeyin hakimiyet üzerine kurulduğunu anladım. Deneyimli hırsız edasında sessizce hareket etmeliydi eller, durursa bir tek kalbim durur der gibi bakmaya başlayınca ikinci perdeye ne güller yetişebilirdi ne buseler. Ne çizersin bunu ne de tasarlarsın, o sadece olur. Saplanıp kalmış bir fikir budalasıyken çehren, ne gereği vardı hüznün bu çerçevede? Mutlu bitmez her hikaye de, bildiğim hep sonların olduğu; iyi ya da kötü son. İlla bir yere bağlanacak sözler, gülmek istemediğin yerde güleceksin, başın dik olacak, yüreğin katı, seni en çok ben hatırlayacağım ak yüzündeki gülen damlalarla. Bir ömür yeter orada yaşlanmaya ama sahibi var belli, başkasının yerini geçici de olsa işgal etmek istemem, kadere bağlanan bir yolun ucu sonsuz bir mutluluk da getiremeyecek nasılsa? Planlı bir hayata tesadüfleri sığdırmak için uğraşan meleklerle de aram açık. Bu aralar heyecanını kaybetmiş, sıfatların en sıfatına yenilmiş, en enli mutsuzluğun içinde kıvranmaktayım.

Gülümseyerek ayrılmanı öyle çok isterdim ki yanımdan ve ertesi gün de görüşebilme umuduyla uyanmayı güne… Titreyen ellerin savunmasızca çekiliyor yanımdan, artık göz teması yok, uzaktan sevmek sevmek değil; özlemek, ben sana sadece özlem getiriyorum ey güzel, sen yeter ki başka bir suretle yaşamımda yer almaya devam et, senden son dileğim bu.

Gece Ve Gündüz

Güneş batacak yine ve gökyüzü renk değiştirip karanlıklara bürünecek. Bulutlar ise yerini yıldızlara bırakıp başka diyarlara gidecek. Bu durumda rutin bir gün daha son bulmuş olacak.

İki farklı dünya yaşıyoruz geçen her günde. Kimimiz farkında, kimimiz… Gece ve gündüz birbirine zıt iki kardeş gibi.

Gece ve gündüz birbirini hiç sevmezlermiş ve sürekli bir kavga içindelermiş.

Gündüz güneşle dost iken, gece düşman imiş.

Güneş yüzünü gösterdiğinde gündüz gözlerini açarmış ve gece tam tersini yapmak zorunda kalıp çekip gidermiş.

Gündüz bir çok canlıya kucak açar ve onların dalmış oldukları derin uykudan uyanmalarını sağlarmış.

Güneş dostunu hiç yalnız bırakmaz ve çorbada benim de tuzum olsun misali bütün canlıları yaydığı ışıklarla soğuktan korurmuş.

Güneş bazen fazla ışık yayar ve bütün canlıları sıcaktan bunaltırmış. Bu durumu farkeden rüzgar hemen devreye girer ve dengeyi sağlarmış.

Gökyüzünün maviliğinde uçuşan bulutlar ise hüngür hüngür ağlayıp yeryüzünü ıslatırlarmış.

Yağmur sularını alan toprak ise ortalığa o mis kokusunu hemen yayarmış.

Toprak altında filizlenen tohumlar ise kabuğundan sıyrılıp yeryüzüne cıkarlarmış.

Gündüz yeryüzünün yeşili ve gökyüzünün mavisiyle göğsünü gere gere dolaşıp dururmuş.

Gece ve gündüz birbirine iki zıt kardeş gibi.

Gece yıldızlarla sıkı bir dostluk içindeymiş.

Yıldızlar gecenin karanlığında farkedilen ve Ay ile birlikte gecenin karanlığını bozan tek ışık kaynaklarıymış.

Ay yerinde durmaz ve daima bir çember çizip dolaşırmış.

Yıldızlar ise yaramazlıklar yapıp bazen bulundukları yerden kayarlarmış.

Gece tüm canlıları kanatları altına alıp onların derin bir uykuya dalmalarını sağlarmış.

Gece sessizliğe bürünüp yukarıdan aşağıyı izlermiş.

Bu sükuneti bozan tek şey ise korku dolu anların yaşanmasına sebep olan yaramaz şimşeklermiş.

Gece bürünmüs olduğu karalarla etrafa korku salarmış. Bu yüzden olacaktı ki gece kendini bu dünyanın hakimi sanarmış.

Gece ve gündüz iki zıt kardeş gibiymiş fakat birbirlerini çok severlermiş.

Bu sevgiden olacaktı ki iki farklı bölüme ayrılıp tüm zamanı aralarında paylaşmışlardı.

Gece ve gündüz her daim birbirlerini takip ederlermiş.

Gündüz kaçarken gece kovalar, gece kaçarken gündüz kovalarmış.

En başından beri bu durum böyle imiş ve bu durumdan hiç biri şikayet etmezmiş.

Gece ve gündüz sürekli birbirini kovalarlarmıs fakat hiç bir zaman kavuşamazlarmış.

Onlar da bilirler ki kavuşmak onlar işin bir sonmuş.

XL Aşklara…

Senin için kendim olmayı seçtim, hali hazırda bekleyen bir yolcu gibi.

Sevilmeyi geride bırakıp durakta bekleyeni seçtim, elimdekilerle yetinmeyi denemeyi… Yükümü bıraktım biraz önce, ölümü bıraktım köşe başında, yeni bir hayatı seçtim senin yaşaman için kendimden vazgeçtim.

Sessiz bir yoksulluk içimdeki, o kadar derin ki açlığım, farkım belki de doymak için dilenmemek. Senden habersiz varlığım tereddüt etmeden benimle kaldı. Ucube bir kadının felfecri gözlerinde bütün yanıt. Ama kadın kayıp, onu da kandırmış yağmur, ıslanmak meğerse yavaşlatıyormuş yanılgıları.

Hislerini, çarpıntılarını sen bile taşıyamazken bunu başkasından nasıl beklersin? Her üçüncüden biri dışarıda kalacak nasılsa, iki kişi için kıyısında yaşanan bir mutluluğa üçüncü kişinin verdiği zararı düşün, iç savaştan da fazlası bu…

Diline muhtaç bir çift sözün içimdeki yansıması sessizlik. Duracak bir yer arayan körün ellerine    inanması gibi hüzünlü, çünkü yavaşlatıyor görmeyen gözlerini. Senin iyimserliğin benim hep sonsuz olma isteğimde saklı. Gözü üstümdeyken aşkın -ki bu yüzden bitap sarhoşluğunla olmaktan korktuysam- yola düşmeyi her düşündüğümde beni bir şekilde bulmanın sebebi de içindeki o ses ya da aşkın kör gözü. Sen kendine inanıyorsun, kendinle yarışıyorsun. Benden daha hızlı koşmanın nedeni de bu ayaklar. Koştukça kopyalanan içindeki denetimsiz güç, dışarı çıkmak için daha fazla durup dinlenme ihtiyacı hep bu yüzden… Koşmaktan mı bilmem kalbindeki çarpıntı, hastalıklı oldun çıktın, zedelendin, ama geçicidir bu da, inansam belki yavaşlar kalbindeki çarpıntı. Sırf seni iyileştirmek için hastalan mı diyorsun bana? Herkese mi açık tahtın, büyük bir karmaşa var; toplananlar belli değil senin yüreğine. O kadar başını döndürmüş ki bu sesler, artık ayırt edemiyorsun hiçbirini ve gelişine bağırıyorsun; kime denk gelirse. Boşluğun onu da içine katarak anlamsızca devam edecek yoluna, yoksa gerçekten duymayı mı unuttun?



Tutkuların Peşinden Gitmek

Tutkuların peşinden gitmek…” deyince aklıma ilk gelen, tango yapan erkekle kadının oynadıkları o doyumsuz aşk oyunları, kaçışları ve kovalayışları olur…
Hep daha fazlası, hep daha fazlası için bir adım daha ilerlemek, hep bir adım daha doyumsuzlaşmak; ruhsal bir orgazmın soluk alıp vermelerinde bulmak kendini…
Yaşamın keşmekeşliğinde tutkuların peşinden gidenleri düşünürüm ardından…
Kimi mesleğinde, kimi öğrencilik yıllarında, kimi evliliğinde…
Yaşanılan aşklarda, ayrılıklarda, terk etmelerde, terk edilmelerde, aldatmalarda, aldatılmalarda… Cinsellikte dahi…
Yaşamın gri ve pembemsi her enstantanesinde, beyazında yahut siyahında…
* * *
Tutkular…” deyince aklıma Can Dündar‘ın “Ruhumuzun Köprüleri” başlıklı yazısı gelir sürekli…
Şöyle der Can Dündar, o güzel yazısında:
Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar… Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar…
Yakılan sırat köprüsüdür… Geçer ve orada kalırsınız: Cennetse cennet, cehennemse cehennem! Dönüşü yoktur…

Ardından düşünürüm yine…
Tutkuların peşinden gidenler hep anda yaşayanlar, an’ı soluyanlardır; derim… Onların takviminde “dün” de yoktur, “yarın” da… “Carpe Diem!” melodileridir, çınlayan kulaklarında…
* * *
Fotoğrafçılıkla uğraşan birinin tutkusu nedir, örneğin? Ya da keman çalan bir başkasının?
Fazıl Say tutkuların peşinden gitmeseydi, bugün o evrensel parmakları değer miydi piyanonun tuşlarına?
Nuri Bilge Ceylan ödül alabilir miydi, Cannes Film Festivali’nde; sürdürmeseydi eğer tutkuların peşinden gitmeyi?
Tutkuların peşinden gidenler hayallerinin peşinden gidenlerdir aslında, hayal kurabilmeyi öğrenenlerdir…
Hayaller kurup kendilerine bir “iç dünya” yaratabilenler, o iç dünyada da sonsuzlaşabilenlerdir…
* * *
İnsan yaşamı hangi koordinatlar üzerine inşa edilmiştir; hangi tercihlerin, hangi vazgeçişlerin, hangi tükenişlerin ve yok oluşların üzerine konumlanmıştır; sorarım kendime…
Kaldırım taşı yalnızlığı yaşayanlarla sevgilisinin gözlerinde yalnızlaşanların arasındaki o ince çizgide belirginleşen “ortaklığı”, “birlikteliği” yakalamaya çalışırım; durduk yere…
Kendimi, beraber mırıldandıkları yalnızlık şarkılarına eşlik ederken bulurum…
Dinmek bilmeyen gözyaşlarından yüzyıllık bir hatırayı canlandırırım gözlerimde…
Beraberinde suskunlaşırım, daha önce hiç söylenmemiş bir söze dönüşmüşümdür artık…
Susarım (!)… Susarım (!)… Susarım (!)…
* * *
Tutkuların peşinden gidenler gelecekte geçmişine dönüp baktıklarında “Keşke…” demeyecek olanlardır…
Yarım kalmışlıktan sıyrılanlar, kendini “dün”e tutsaklaştırmayanlar, bastırılmış duygularla yaşamak zorunda kalmayanlardır…
Bedel ödemeyi göze alanlardır” kısacası…
Cennetse cennet, cehennemse cehennem!” diyenlerdir…

Bir “Elveda!” Şarkısı

Derin bir sessizliğin içindeyim kaç zamandır…
O sessizlikte kendimi dinlemekteyim…
Her seferinde; birkaç yılın biriktirdiği, birkaç yıldan beri kendime söyleyemediğim birçok “ses”, “Beni de duy! Beni de duy!” diye diretmekte…
Onları duyacak olmamın, onları duyarak bazı gerçekleri -artık- kendime de söyleyecek olmamın sıkıntısı hakim üzerimde şu sıralar…
Yürek atışlarımda, soluk alıp verişlerimde, yeni bir güne uyanışlarımda bir yorgunluk, bir yorgunluk…
Biliyorum, bu sıkıntı, bu yorgunluk belirtisi “yağmur” yağmazlıktan, yeni bir ruh iklimine girecek olmamdan, eski ezberler bozulurkenki karın ağrılarından ileri geliyor…
Biliyorum, bu süreç atlatılsa, olmayacak hiçbir şey eskisi gibi; herkes kendi yoluna gidecek, her insan kendi tercihiyle yaşamayı sürdürecek…
* * *
Son bir-iki aydır kimi “dost”lardan, kimi arkadaşlardan hiç beklemediğim tepkiler alıyorum…
Kimisi uzun zamandır içinde biriktirdiği nefreti kusuyor üzerime; kimisi “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci” olduğumu ileri sürüyor; kimisi de -sessiz oluşumdan dolayı- “kapalı bir kutu”ya dönüştüğümden yakınıyor…
Başta üzüyor -elbet- beni bu eleştiriler; ama sonra da düşündürüyor, uzun uzun…
Örneğin yazılar kaleme alan birini düşündürüyor ilkin…
Yazarak konuşan, yazarak çoğalan, yazarak açılan birini!
Okuduklarını, öğrendiklerini, düşündüklerini çevresiyle paylaşan birini!
Sözcüklerle oynaşan, söz öbekleriyle koklaşan birini!
Bunları yaparak mutlu olan birini! Başkalarını mutlu ederek mutlu olmayı başaran birini! Mutluluğu “mutluluk” sözcüğüyle bile çoğullaştıran birini!
Sonra da “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci”, “kapalı bir kutu” olduğumu ileri süren (!) kör zihniyetleri…
Zavallıcıkları!
Ve anlıyorum ki, bunları söyleyenler beni tanımamışlar, beni anlamamışlar bile bu zamana değin; anlamaya çalışmamışlar!
* * *
İhanet yağmurları”nda ıslandığını hissediyor insan böyle anlarında hep…
Çırılçıplak kaldığını duyumsuyor…
Gözyaşları kimi zaman yaşadıkları için dökülüyor yanaklarından, kimi zaman o gözyaşları daha da olgunlaştığını düşündürüyor insana…
İşte o an belki bir öykü okusa, bir romanın sayfalarını karıştırsa; hüzün bulutu dağılmış olacak üzerinden, karanlığa büründürdüğü odasının perdesini açıp odasına güneşin girmesini sağlayacak, sevgilisinin gözlerindeki ışığı, yaşama sevincini yakalayıp hayata yeniden tutunacak…
Daha çok yazacak…
Kim bilir belki -bu sefer- daha hızlı tükenecek kaleminin mürekkebi…
Daha çok konuşacak o suskun sözcükleri…
Daha çok haykıracak, daha çok serzenişte bulunacak…
En önemlisi de -asla- susmayacak!
* * *
Edebiyat, sanat, tarih, felsefe, sosyoloji… “Kültür”ü oluşturan her bir şey…
Benim hayatım, bu ki; benim tercihim bu!
Sen neden yaşam tarzıma müdahale etmekle uğraşıyorsun!
Kelimeler birleştiricisiyim ben, kelimeler birleştiricisi!
Anladın mı!
Kelimeler biraraya getiricisi!
Yaşamı anlatan paragraflardan cümleler toplayıcısıyım, cümleler toplayıcısı!
Tıpkı Ece Temelkuran gibi “yeryüzü kayıtları tutan biriyim” ben; “hakikat işçisi” yahut “yazı gündelikçisi”!
Sen kendi yaşamında, kendi örümceklerinle yaşamayı sürdür!
Örümceklene örümceklene ör ağlarını!
Kendi boşluğunda kaybol ve boş gözlerle bak dünyaya!
Girme benim sınırlarımın içine, yeter ki!
Uzak dur benden!
Boşa zaman harcamak zamanı değil çünkü, boş uğraşlarla vakit tüketmek zamanı değil!
Hayata yeniden başlamak zamanı şimdi; paylaşarak çoğalmak ve kendini tanımak zamanı!
Sen kendini tanıyamamışsan ben ne yapabilirim ki?
* * *
Şimdi ise -şu yağmurlu şubat ikindisinde- Abdülvahap El-Beyati‘nin “Nazım Hikmet’e Ağıt” şiiri çınlıyor kulaklarımda:
Gülüm aydınlık kapısı çocukluğumun
Bir daha geçmeyeceğiz bu köprüyü
Akşam çökmeyecek üstümüze bir daha
Paris öldü gülüm, öldü Paris!
Elveda yaşayan dostlar, elveda!

Ve benim de dilimde şu ketum şarkı…
Haydi, çal kemancı:
Elveda eski ‘dost’lar, elveda!

Kalabalık bir günün sonunda yeniden düştün elime.

Hangi film seni benden daha iyi özetleyebilir ki, biraz durgun, biraz huysuz, şaibeli bir varlığın var, filmin sonu da gelmiyor ve sanki bir türlü başlayamıyor da… Ya da çoktan başlamış bir filmin bilmediğim bir karesindeyiz seninle.

Üzüntün ne zaman gelir, hangi havalarda?

Diyorum ki kendime: Film arası müziklerde bulduğum koyu aşk; neden filmin teması olman gerekirken kıyısındasın, seni de çeken bir ömrün olmalı dillere dolanacak ustalıktaki kulaklarda. Öylece başını alıp gidemezsin yaşam aralığımda. Işığında kirlenmektense kimsesiz bir gaz lambasının, yüzümü dönemedim karanlığa yine de; kirlendim kendi kefenimde bu saçma yeryüzüne inat. Kendi ölümümdü beğenmediğim karşıki sokakta, üstümde bir gazete, suçlanmışım işlemediğim bir cinayetle, bu son olsun diyen sesler başımda ve sen herkesten önce bırakıp gitmişsin beni. Siren sesleri en sevmediğim, hep acı taşır içinde.

Devam ediyorum, sonra:

Haber uçur yine yüreğine, bu kadar kolay bir gülüşle onun olamayacaksın. Onca duraktan sonra beklemek daha da zorlaşacak. Birdenbire gelecek o; bir daha gitmemek üzere, en çok da senin için. Ağır kalan yanlarını yerden toplayacak bir ezgiyle yeniden kaybolacaksın yarım filmlerinde… Yavanlaşan tatsız kalıplar artık rolümü çalmak için uğraşmıyor kimse, o kadar ki küskünmüşüm dünyaya.

Hep soruyorsun bana: Yalnız kalmayı tercih ediyorsun uzun süredir, yabancılarla olmaktan mı yabancı olmaktan mı korkuyorsun diye, soruyorum şimdi kendime, geç kalınmış bir soru değil aslında. Birçok kişi nedenini merak ediyor bu halimin ve sordular da usanmadan, ben usandım soruları yanıtlamaktan, ondan şimdi bu derin suskunluğum, kimi zaman yorgun kimi zaman bıkkın görünmemin nedeni var, aldatıldım belki de. Benim sevgilerimde sevgililerim hiç yalnız kalmadı belki ama beni yalnızlaştırdılar. Niye sormadım ki, kaç saat sonra bitecek küçümsedikleri anlar, kaç mumun sonunda alev taşacak avuçlarımdan, sızısından kaybolacak yüzüm, görünmez olacağım.

Devam ediyorsun sonra: Niye kıyıda kaldığını anlıyorum şimdi, insanların arasına neden karışmadığını, en son bir Perşembe akşamı bilmem ne caddesinde rastladım sana ellerin doluydu sıkamadım, ama gözlerin verdi selamı. Uykudan yeni uyanmış gibi bir halin vardı, gri bir atkı boynunda rüzgara da incelik göstermiş, eksik kalmamış selam da ve esorfmanların üstünde, çıktın merdivenleri, demek ki tam evinin önündeyiz.

Ilık bir rüzgar esiyor yine, bu kez selamı o veriyor bana. Yürüyorum gitmek istemediğim bir yere, fatura ödemek zorunda mıyım bugün? Son güne bırakılan şeylerin patlak verdiği günlerden biri daha. Kuyruk uzamış gitmiş, saat gecikmiş, suçum yok; saat hep aynı şeyi yapıyor bana. Ben de faturalara… Rüzgarla anlaşamıyorum bugün, seni uğurladığı gibi, faturaları da yanına çekmeye çalışıyor. Kısalttığım saçlarım benim tarafımda; sabit, dağılmadan bağlılığını kanıtlıyor bana.

Yeniden düşmüşsün yollara, bu kez gayet zinde ve şık görünüyorsun, az sonra bir fırının önünden geçecek, sokağı dönecek ve çiçekçiden çiçek alacaksın, sahibi belli o çiçeklerin ama yine de sürprizi bozmuyorum, ben sıradayım görmedim, sadece duydum rüzgar ağzından kaçırdı; biraz önce onu yendim. Sırrını vermek zorunda kaldı.

Bir sonraki güne birlikte bakalım mı?