Tanrı Her Gün Öleyim İstedi

 

Yalnız ölecekmiş gibi hissediyorum. Yalnız yaşayarak, bu içimdeki yalnızlıktan kurtulamayarak ölecekmişim gibi…    Çokça umut ve insanlığa olan inancımı kaybettim. Kızgınım. Çünkü bu hayat; beni daha sevgi dolu biri yapabilirdi. İçi soğumuş onca insan varken ben kendi içime sığmayışımla buz kesildim. Evet; bana hiçbir şey vaat etmedi.  Umûdu; kaybettirecek kadar dilime doladı ama. Bu bir vaattir. Önce istetti, sonra duymazdan geldi. Ve görmezden…
Yanlış seçimdi,  kabul et.  Kabul et; hak edilmemiş bir yalnızlık bu. Ben, bir ‘ kimse hak ettiğini yaşamıyor ‘ çalışması olmamalıydım.

Bizi kelimeler kurtarmadı. Hatta yetmezmiş gibi ayağımıza takıldıkça takıldı. Hep daha kötüsüyle değiştirdi içimizdeki boşluğu. Delinin birinin taş attığı kuyu olduk. Çıkaramadığı kuyu da olduk, hiç yere düşmediğimiz bile oldu.  En son tüm köy toplanıp bu iş böyle olmaz dedi, çıktık gittik biz de. Ben gidemeyen oldum. Geride kalan…

 

Evet daha içimden geldiği gibi davranabilir ve daha diken üstünde yaşamaz hallerine bürünebilirdim.  Beni savunduğum her şeye düşman etmek zorunda mıydın gerçekten? Hangi haklı nedenle, şu akıl almaz romantikliği başıma bela edip her seferinde, ellerime ceplerimi yoklattırdın? Olmadığını görmek hoşuna gitti. Şimdi ters giden bir şeyler gördüğümde şaka yaptığını düşünüyorum. Alaya alınmak bu.
Beni hala kelimeler kurtarmazken, kelimelere çok bel bağlamış biri olarak bu yıkımı anlatmayacağım. Yıkım yıkım yıkılmayı da…
Birden gelir yazma hissi. Hisssetmeyi saadece bu zamanlarda önemsiyorum. Hayatı; bu kadar üzülecek kadar ciddiye aldığım için kendimden iğreniyorum.  Ne yana koşsam aynı boşluk bu.  Kabullendim ve yoruldum.Yalnızlığın öyle gelip geçici bir şey olmadığını biliyorum.

Bu son, bu bitmek değil bitirmek. Hiç olmadı.  Cevapla diye sormadım sorduğum hiçbir şeyi. İçimde, kopup gitmeyi kafasına koyabilecek bir fırtınam yok benim.  Dinle.
Sen beni hiç; ellerinde beyaz çiçeklerden bir buketle, saatine bakarak beklemedin.  Çok şey istemek miydi bu? Bunca umutsuzluğun içinde bir buket beyaz çiçeğe tutunup kurtulmaya çalışmak çok şey istemek miydi?  Çok istemekti sadece.  O kadar çok istedim ki.
Bunları buraya yazacak kadar içime dokunduğu için,  yazmaya bu denli sığındığım için bile Sümerlerin,  yazıyı Anadolu’ya getirmiş olduğuna lanet ettim.  Bugüne kadar hiçbir şey anlatılmamış ve de yazılmamış olsun istedim.
Sen de doğana uygun hareket etmeseydin ne olurdu sanki?  Terbiye edemedin mi varolma çabanı? Biyolojine az geride dur diyemedin mi?..    Ben zaten sağlam durabilen biri olmadım hiç, şimdi bunu yadırgayacak değilim.
Beni kelimeler kurtarmadı.  Ama sendeletti epey.

Kendi burnumun dikine giderken bile sana gelmek bu.

 

/burnakaçansu

Read More

Benden Çok Olsa Bir Hayal Kırıklığı Olur

Kırılır. Kırılmak önemli bir müessesedir. Bi kırıldınız mı, tüm dünyadan alacaklı olabilirsiniz. Her şey bir kırılmayla başlar. Hiçbir şey sonuna kadar devam etmez. Sakar bir çocuk gibi elinize aldıklarınız en iyi ihtimalle bin parçaya ayrılır. Kendimden biliyorum.

Mesela bir kuğu olarak dünyaya gelmiş olsaydım tek yapmam gereken zarif olmak olurdu. Kimsenin hakkını yiyemezdim. Kimseyi yarı yolda bırakamazdım. Kimilerine hissettiklerim; kimilerine hissedemediklerim yüzünden suçlanmazdım. Bir hikayenin parçası olmaya çalışmaz da zaten bir hikaye olurdum.

Aitlik duygusunu bilmediğimden bayramlarda kendimi rüyalardaki gibi çıplak hissetmezdim. Kaldırım taşlarına bakınca kimsesizliğim gelmezdi aklıma. Bavul sürükleyen birini gördüğümde bu şehri terk etmek istemezdim. İstemediğim yüzlerce şeyi istiyormuş gibi davranmak zorunda kalmazdım. Hayat denince aklıma sadece bir göl gelebilirdi?!

Kısacası ben gittiğini kabullenmeyip felsefeye sararım da felsefe sarmaz sen gibi. Kaldı ki ben ağaca bakıp ormanı görmek istemiyorum, sana bakıp dünyayı görmek varken üstelik. Beni böyle son çare benzetmelerin içine sürükleyip, hiçbir şey olmamış gibi gökyüzü ve gökkuşağı dolusu hayaller kurmanızı istemiyorum.  Bana hayal kurmamayı bile öğrettiler, daha fazla bir şey öğrenmek isteyemeyecek kadar yer edene kadar. Şimdi, şimdi gitsem; tasım tarağım yok. Tas tarak olmadan gidersem bi deyimin zoruna giderim deyip kalıyorum haberin var mı? Arsız ve mutsuzum. Bu gülmeye engel değil. Bir hayal kırıklığı olmaya da.

Zaten benden olsa olsa bir hayal kırıklığı olurdu. Yıldızları siz yakalayın. Ben en çok akşam üzeri gün batımını izleyecek kadar göğe bakabiliyorum.

 

Read More

Hayaller Vanilyalar Kadar Fiyakalıdır

Bir insan bir işte neyse, diğer tüm işlerde de öyledir. Buna o kadar çok inandım ki başıma ne gelse, bak sen busun diyorum: Vitrinlerinde çilekli pasta, rengarenk küçük şemsiyeleri ve ahşap sandalyeleri olmayan bir işçilik.

Bu hayat bir manolyaymış sanki. Koklarken incitirsen solacakmış gibi. Burnum tıkalıymış ve burnuma su kaçmış gibi. Öyle koşullanmışım ki, burnuma su kaçtığında mutsuzluğumu sorguluyorum veya mutsuzken burnuma su kaçmış hissediyorum.

Yeni yeni tanıdığım duygular var. Çocukça daha kötüsünü yaşayayım da bunu unutayım diye dua ediyorum. Tek kelime halim çocukça olurdu herhalde. Kimseye yetemez, kimsenin yetemeyeceği de, garip.

Ben kendime alışamıyorum. O sıradan duygu geçişleri bitmek bilmez sıra dayağı gelir bana. Bir asal sayı olur ve kendimi yine kendimden başkasına böldürmez olurum, bu işte iyiyim. Zamana bıraktıkça tokat yer, sendeler ve oturacak yer bulamaz kadar…

Annelere elbiseler çok yakışır. Minik çiçek desenleri olan , çocukluğumun yippa böceği kadar ışıklı elbiseler…  Ağzında sürekli bi güzel kızım olan annelerin kızları güzel olmasa ne olur diyorum, bizi güzelleştiren şey sevgi değil mi?..  Küçükken büyüyünce güzelleşeceğimi hayal ederdim, koca bir paket vanilya kadar! ..

Şimdi belki Dünya da öyle düşünmüştür de sevilmemiştir diyorum. Yüzde bilmem kaçı su olduğu için bile hor görüldüğünden güzelleşememiştir. Bütün hırçınlığımızın nedeni daha az sevilmektir?.. Hatırımda kalan öğrenilmemiş bi çaresizlik bu.

Annemi sevemez gibi. Bunca yıl tutunmaya çalıştığım bir kucaktan geriye kalan işaret parmağı. Olmuyor gibi sanki. En olduğu yerden olmuyor gibi.

Hiç olmadığı kadar olmuyor.

Read More

Karpuz Kabuğu

Marinada taş aralarına sıkıştırdığım tasolar gibi hissettiriyorsun. Kaç kezdir bulmaya gitsem orada yoksun, başka bir yere gitmiş de olamazsın. Başka bir çocuk gelip toplamış da olabilir ama sen benim tasolarımsın, başkalarının cebine sığamazsın da giremezsin de. Orda olmalısın. Belki biraz yosun tutmuş olmalısın ama olmalısın anlıyo musun? Ben her gittiğimde elim boş dönsem de her dönüş yolunda tekrar arama planları yaptığımsın. Vazgeçememe illeti mi bu? Ya da şu umut belası mı?..

Bak ne diyorum, bizim sahilde çok sahipsiz eski püskü bina var. Her gece dalga sesiyle yerinden uyanan perileri de vardır belki. Sorumsuz ve zengin şımarığın tekinindir diyorum her gördüğümde. Veya hasta yatağında vicdan azabı çeken yaşlı bir amcanın, hayırsız evlatlarına bahsetmediği ve gizlice bir hayır kurumuna bağışlayacağı bir evdir. Büyük bir aşk yaşamış kadınındır. Terkedilmiştir orda, geri dönmek istememiştir. Başkasına vermeye kıyamamıştır da böyle sahipsiz görünüyordur diyorum. Belediyenin satın alamadığı yerler güven ve bolca ihtimal veriyor işte. Belki bu savaşı iyiler kazanır diye düşünmeden edemiyorum. Masallarla büyümenin gereğidir bu, yadırgamayın.

İnsanın denize sıfır hayalleri olunca içine koyacak birini arıyor. Kimse de yakışmıyor aksi gibi.

Yeterince yıldız seyretmedim diye mi oldu böyle?

Ay dolunayken kolundan kelepçeleyip kapına asmadım diye mi al bak bu benim hikâyem diye?

Ne diyorum sana; konu o tasolar ve eski püskü evler değil. Gözlerimi sımsıkı kapattığımda geçmemen. Benim başı boş aklımla bir karınca azmiyle baş edip , içselleştikçe şiirselleşmen. Veya tam tersi. Bu da çok film izlemenin eksikliği olmalı.

Ben senden sonra gökyüzüne tövbe ettim.

Read More

Döke Saça

Biz çocukken bir Şeker Dede vardı. Para verdiği bilindiği için bayram sabahı ilk Onun eli öpmeye gidilirdi. Ben sabah sabah ayıp olmasın diye öğlene kadar kaç para alacağımın hayalini kurar öyle giderdim bayramlaşmaya. Gittiğimde erken gelenler paraları bitirmiş olurdu. Elime şeker tutuşturulup gönderilirdim. Her şey böyle başladı galiba.

Rüyalarımda kendimi sürekli bir yerlere yetişemezken ve çok geç kalmış görüp uyandığımda, içten içe herkese, her şeye küstüğümde de, yenilgi ve mutsuzluğun daimi olduğundan emin olduğum zamanlarda da; elime bir avuç şeker sıkıştırılıp sokağa bırakılmışım gibi hissederim hala. Sanki diğer insanların arasında yer edinemiyormuşum gibi…

Bu öyle bir lanet ki; kıyıdan uzaklaştığını fark etmeden kendini denizin ortasında bulmaya, gelmeye de gitmeye de .ok uzak olmaya benziyor.

Güneşin doğuşu diye yola çıkıp batışına yakın yakaladığım zamanlarda gördüğüm bir köpek var. Adını Mutlu koydum. Boynunu okşarken ‘ ulan Mutlu’ diyebilmek için. Küçük şeylerden Mutlu olmak ancak böyle bir şey olabilir herhalde.

Çok sevdiğim insanlardan vazgeçtim, yalan yok. Gerçek olduklarından şüphelendiğim an gitmenin ne kadar onurlu bir davranış şekli olduğunu anladım. Ve gidebilmenin ne denli zor olduğunu da… Hala giderken, sarı tarlalarda ot kokusu gibi burnuma çalar yokluğun. O zamanlarda sen yoksun diye büyümediğimi düşünürüm. Eksik hissetme illeti bu. Bırakmaz. Bırakmıyor. Hiç bırakmayacakmış gibi.

Şeker Dede bu işin ne kadar içinde bilmiyorum ama hala yenilmiş hissedince elimde bayram şekerleri, üzerimde başımda lazımmış gibi gereksiz bir özen, döke saça ilerliyorum. Kötüsü; bu defalar kaçırdığım üç kuruştan ve birilerinin telafi edebileceğinden çok daha fazlası.

Read More

Şimdilik Waits dinliyorum

 (Fotoğrafın  yalnızlığından kurtulmak için sokağa çıktım, ama bir sorun vardı. Bu sefer kendi içimdeki yalnızlığa doğru , durdurulması zor tanrı tanımaz arzularımın peşinde sürükleniyorum. 

 İnsanın kendisini kandırmasından daha hafifletici bir neden yok aslında  bedenine zarar verirken. 

“Beynini eritirken.”

 Bütün bu olanlar iliklerime kadar ıstırap içinde çivileniyor, kimileri kendilerinde bulduğu ötanazi hakkını sonuna kadar kullanıyorken kimileri de bu boşluklar arasında savrulup duruyor, yel değirmeni oldukça şiddetli dönüyor karşı koymak bazen  zor oluyor.

“tabi bu donkişot için geçerli” 

Sana fotoğrafı göstermeyi yine çok isterdim ama anlatımım ile kalması her ikimiz içinde iyi olacak, en azından  zihnindeki dokunulmazlığı onun gerçekliği ortaya çıkana kadar devam edecek. )

 İnsan hiç bir şeye aldırmıyor da yediği elmanın damağına acı gelmesi  bazen sinir bozucu oluyor, bunun yanında tırnaklarının renk değiştirmesi saçının dökülmesi, nefes alıp verirken ciğerlerinin hırıltısını duyması, çökmüş yüzündeki sakalının şekilsizliği gelgitli bakışlarını bile etkiliyor.

Kime neye nasıl bakacağını bilmediği için sürekli yere bakması kafasının dışındaki dünya ile bağının kopmasına neden oluyor. Hal böyle olunca tuttuğu takımın ligde kaçıncı sırada olduğunu bile hatırlamaz oluyor, aslında hatırlamaz demeyelim önemsemez oluyor.

Gün içindeki koşuşturma mesaisini bitirdikten sonra, gece yarısından sonra kendine ayırdığı zaman diliminden payına düşeni büyük bir şükranlık ile alıp tabağına koyuyor, çekip çekiştiriyor.

“Zaman” kimi zamanlar hızlı ve acımasız geçiyor, çivili sopasını insanın beynine beynine vurması üstelik “insan”ın bunu  kendine yapması büyük bir vahşet,

(Fotoğrafta anlatmadığım bir detay ise heykelin kucağında bir çocuk var o ise diğer her iki yalnızdan daha yalnız duruyordu.)

Altı dakika sonra  zaman diliminden  kendi payıma düşeni alacağım ve tabağıma koyacağım.

Read More

Belki Yine Başı Dönüyordur

Yıldızların bile sonu var. Bu hayatımın en berbat gerçeklerinden biri. Sonuçta sana bir ışık yılı uzaktaki bir şey, ömrü ortalama yetmiş yıl olan insanla aynı sonu paylaşıyor. Benim çocukluğumda işler öyle yürümezdi. Ev çok kalabalık olduğunda (ki çok sık olmazdı bu) alışkın olmadığımdan herhalde, balkona çıkardım. Dirseklerimi kolonlara dayayıp, ellerimle suratımı avuçlayıp bir yıldız olmayı dilerdim veya bir yıldız kadar parlak olmayı…

Şimdi de ne zaman gökyüzüne baksam uçacakmış gibi olur bana. Yine herkesten sıkılınca, uzayda bir yerlerde başka yaşam formları olup olmadığını düşünürüm. Şimdilerde sana gelemeyeceğimi biliyorum, nasıl bir kelebek kadar baharsın, nasıl bir yaprak kadar yeşil ve titreksin; nasıl titretirsin içimi, biliyorum. Yıldızların da Allah belasını versin, bir gök kadar derin bakışlarının da… Nerden geldin girdin aklıma demiyorum.

Ama diyorum ki; keşke böyle yalın ayak, üstüm başım yırtık, ağzım yüzüm pislik içinde hissetmeseydim. Bir Kibritçi Kız kadar üşümeseydim. Gargamel kadar kötü olmasaydım mesela… Her kurbağanın prens olabileceğine inanacak kadar çocuk kalsaydım.

Hem o zaman daha içli severdim seni. Gülerdin, göz bebeklerinden başlardın gülmeye ama. Bir hikaye olurdu böyle peşinden ekmek toplar gibi gelmelerim. O zaman her şeyin bir mantığı olmak zorunda olmazdı. Bulutlarda yaşayabilirdik. Hatta iki yıldızın arasına hamak kurabilirdik! Güzelliğine ancak bir Tanrının gücü yeterdi.Gülüşün yine çiçek açmış erik ağaçlarını hatırlatırdı.

Kalbim kırıkmış, zoruma gidermiş yokluğun, aklım bilmem kaç karış havadaymış ne önemi var? Sen ağlak bir masala benzemişsin, daha ne kadar ileri gidebilir bu zaman denilen sarhoş adamın teki?  Düz yolda bizim gibi ayağı mı takılıyordur? Belki yine başı dönüyordur, keşke yine başı dönüyordur da aynı yere savruluyoruzdur. Belli mi olur?

Read More

Kategoriler

Arşivler