ADIM FİKRET – 9

Nefretin evlatlarıyız biz. Tiksinmenin. Tamamıyla hayvani güdülerin. İlk çocuklar hariç birçoğumuz evlilik tarihlerini çocuklarının yaşlarından hesaplamaya çalışanların tohumlarıyız.

Çıkmasına kırk beş dakika vardı henüz. Caramel macchiato ve Verry berry muffin aldım. İyi bir tercih değil farkındayım.

İlki başarısız olmak üzere toplam iki doğum yapmış bir kadın. En son ne zaman kuaföre gittiğini bile hatırlayamayan. Kat kat göbeğinin üzerinde sarkmış göğüsleri. Tıpkı Hintlilerin yaptığı tanrıça resimlerindeki gibi. Orantısız kalçaları. Sıkça kına yakılmasına rağmen beyazları gizlenememeye başlamış, gün boyu başındaki örtüden yıpranmış, sabun kokan saçları.

Üç ila beş dakikada bir telefonumun ilk önce saatine bakıp sonra menüsünde dolanıyorum. Akşamüstü olmasına rağmen güneş gözlüğümü hala takıyorum.

Asgari maaşla evine ve çocuklarına bakmaya çalışan bir adam. Hayatında hiçbir çaba göstermeden sadece ama sadece şansının yaver gitmesiyle bir evi olmuş. İdeali olmayan bir insan olur mu hiç? Hiçbir vasıf gerektirmeyen, sıradan bir fabrikanın giriş-çıkış sirkülâsyonunda hata olmasın diye, aslında fabrikanın içerisinde araç varken bir başka araç içeri girmeye çalışmasın diye kapıda duran bıyıklı işçi.

Doğruyu söylemek gerekirse bu kafede daha önce de oturup bekledim. Çıkışını, yoldan karşıya geçişini, minibüs beklerken telefonuyla oynamasını izledim. Oval masaları yol kenarına yerleştirmişler bu kez. Genelde benim oturduğum tarafta olurlardı.

Dokuz ay geriye saydığımda yaz aylarından birine denk geliyor. Bıyıklı işçi on iki saatlik mesainin ardından kan ter içinde eve gelir. Altı yaşındaki çocukla birlikte yemek masasına hatta yer sofrasına oturulur. Ne yemek olduğunu bilmiyorum ama kuru fasulyeden nefret ettiğim için muhtemel olarak o yenmiştir. Ve haliyle de soğan. Elde yapılmış ayranında etkisiyle ufaklık esnemeye başlar. Çünkü kadın, hemen hemen bütün akşam yemeklerinde ayran yapar.

Sandığımdan fazla mı geldim acaba buraya diyorum. Hesaplamaya çalışıyorum. Parmaklarımla saymaya başlıyorum. Kapının yanındaki rahat koltuklarda oturanların yüzü yabancı gelmiyor. Çalışanları hesaba katmıyorum bile. Gözlüğün sap menteşelerine saçım takılmasın diye sürekli düzeltiyorum.

Ufaklık uyuklarken koltukta, yemekten sonra yapılacak en mantıklı ve en eğlenceli şey yapılır. Kadının demlediği çay eşliğinde televizyon izlenir. Kapıdan içeri girer girmez yemeğe oturur, bir yerlere yetişecekmiş gibi yemek yer, sonra da televizyon izler. Çünkü adam, hemen hemen bütün akşam yemeklerinden sonra bunu yapar.

Kahkülümü işaret parmağıma dolarken telefonu kurcalıyorum, diğer bacağımın üstünde olanı istemsiz sallıyorum. Karşı masadaki gençle göz göze geldiğimde, gözlüğün üstünden baktığımı fark ediyorum. Dalga geçer gibi bakıyor ama bu kadın tedirginken hemen hemen hep bunu yapar.

Kadın, ter kokusunu almasına rağmen kocasından duş almasını isteyemez. Zira adam çaba sarf etmeyi sevmez, biraz baskı hissettiği an vazgeçip bırakır. Üstüne üstelik söylenip, homurdanır. Ama kadına bir buçuk aydır hiç dokunulmamıştır. Yedi yıldır hiç tatmin olamadığı gerçeği bu sıklıkta olan bir cinsel yaşamda sitem konusu bile olamaz zaten.

Kolunun altında leğen olan genç kısık sesle alabilir miyim diyor bana. Kahve kalsın diyorum. Yüzünü hatırlamıyorum. Bakmadım çünkü.

Akşam yemeği boyunca sofrada kurulan diyalog çok az dersiniz ya; işte bunu yatakta olan diyalogla karşılaştırdığınızda az diyemezsiniz. Kadın klor ak kokan elleriyle adamın çoraplarını çıkartır. Uzun paçalı don ve sararmış kolsuz atletiyle adam uzanırken, kadın yatağa oturup sırtı dönük soyunmaya başlar. Üç yıldır giydiği dantelli sutyenin kenarları aşınmış, lastikleri deformasyondan saldığı için düğüm atılarak denkleştirilmiş. Altında kendi diktiği iç çamaşırı. Koltuk altları sürtünmeden tahriş olmuş kıpkırmızı. Kasıkları da.

Sepetten dergi alıp geldim. Boş boş otururken depresif bir izlenim bırak istemem. Ama şansıma moda dergileri bitmiş. Kültür-sanat dergisinin resim sergileri bölümlerinde yavaşlıyorum sadece sayfaları değiştirirken. Ben bir ressam olsaydım duygularımın resimlerini yapardım sadece.

Kadın cinsellikten uzaklaştıkça dine yakınlaştı evliliğinde her geçen gün. Seksin sadece misyoner pozisyonunda yapılan bir eylem olmadığını ne zaman keşfetti çok merak ediyorum. Kadın soğanlı ter kokusunda tavanı izlerken, adamın homurdanmaları erotik çağrıştırmaya çalışıyordu. İşini bitirmeden önce rahatlamaya konsantreydi. Adam da aceleci değildi gerçi. Sonundaki keyif sigarasının muhteşem hazzı için sevişenlerdendi. Atletini bile çıkartmamıştı.

Nefretimin resmini yapardım en başta. Griyi çok kullanırdım. Kömürün saçma sapan yakıldığı gecelerdeki sis gibi gri.

Adamın nefesi hızlandı. Kadın farkındaydı. Bitmemesi için bir şeyler sordu adama. Ama adam oralı bile olmadı.

Kızgınlığımın resmini yapardım sonra. Sarıyı çok kullanırdım. Sonbahar yapraklarının sarısı. Güneşin batarkenki sarısı. Ama turuncu değil.

Adam kükredi. Kadın buruktu, konuşamadı. Hemen doğruldu adam, sigarasını yaktı.

Hayal kırıklığının resmini de yapardım. O kadını çizerdim.

Kadın yan yattı. Komodinin üzerindeki resme daldı bir süre. Kalkıp abdest aldı sanki bozulmuş gibi. Ve birkaç saat sonra bir mucize oldu ve ben yumurtalığına ulaştım. İlahi bir mucize değil bu. Nasıl öyle hızlı olabildim bu gerçekten mucize.

Sevginin resmini yapmak zorunda olsaydım beyazı kullanırdım sadece. Kör edici bir beyaz. Başka hiç bir rengin yoksunluğunda insanın gözlerine batıp hırpalayan beyaz. En ufak bir lekenin rahatlattığı, huzur verdiği ama hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı kör edici bir beyaz. Fakat ilk çizerken lekeyi de eklerseniz işte o zaman belki bir umut olabilir.

Ben nefretin evladıyım. Başarısızlığın semeresiyim. Hayal kırıklığının ürünüyüm. İşte bu yüzden ne zaman yağmur yağsa şemsiyem olmaz. Aksinde de yağmur yağmaz.

Dans Edelim mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kırlar fazla geliyor sana

İçinde o kadar yeşil varken

Kapattın kendini odana…

Yeşilinden midir bilinmez

Rüzgarla anlaşamadığından belki

Sarı galip geliyor yalnızlığına.

 

Dans edecektik…

Ben bir devrin kırık plağı…

Kimsenin dinlemeye cesaret edemediği.

Köşede ölümümü beklerken

Elini uzatıyorsun bana.

Kabım farklı geliyor galiba

Yıpranmış, kederli, eski.

 

Dans mı edecektik?

Ellerin yumuşacık, meraklı

Sen de dinlemiyorsun beni

Yanına alıyorsun da neden?

Sormuyorsun, ne işe yararım, neyim, kimim…

 

Dans mı bu?

Keşfedilen de keşfedendir ya!

Ben de merak etmeye başlıyorum seni

Saçını, gözlerini, en önemlisi hislerini…

Bana bakıyorsun sonunda.

Hatırlanmış hissediyorum kendimi…

Ufak kıvılcımlara teslim olmak heyecanlandırıyor beni

Başını yastığa dayamış, anlatıyorsun

Bana anlatıyorsun herhalde, duyamıyorum

Dudaklarını okuyabiliyorum yavaştan.

 

Peki ya dans?

Anlıyorum, seni de bir köşeye atmışlar

Sana benzediğimden duyumsadım bunu.

Yine de onun kadar iyi gelemedim yalnızlığına…

O, parçalarını bırakmış sende

Kesilen düşlerine ağlıyorsun sen de.

 

Dans edemedik…

Aynı şeye üzülsek de, beni görmedin.

Başkası için üzüldüğünü görmek,

Yaşamakta olduğumu hatırlattı bana.

Sonra uyudun, herkes gibi…

Hırkanı örttüm üzerine, üşüme.

 

 

 

ADIM FİKRET – 8

“Değişmeyen tek şey değişimdir.”

Hiçbir değişim, kendinden önce olanı ve en az kendi kadar güçlü olanı bünyesinde barındırmak istemez. Hayır değişmek en zorudur. Bu kadar basit söylenemez!

Belki binlerce kilometre uzaklara gidersin. En kalabalıklara karışırsın. Beklersin. Kalabalığı izlersin. Belki de gitmezsin, kaldığın için değişirsin. Ama yine de beklersin. Bir otobüse binersin, nereye gittiğinin bir anlamı bile olmadığı bir otobüse binersin ve gidersin. Belki de camdan bakıp hoşça kal dersin. Belki de sevdiğine inandığın insanı, nereye gittiğini, nerede ineceğini bildiğin bir otobüse bindirirsin. Susarsın. Her şey aynıdır aslında. İlk geldiğinde karşıladığın gar aynıdır. Gelen insanla giden insan aynıdır. Geldiği saatle gittiği saat bile aynıdır. Garın titreyen loş ışığı ve o tebessüm ederken buhar halinde gecenin karanlığında yayılarak ağır ağır kaybolan nefesin aynıdır. Gecenin bir yarısıysa otogarlar hep soğuktur ve kulaklarındaki basıncı fizyolojik bir tepki gibi hissedersin. Sigaranın nikotiniyle bastırmaya çalışırsın. Yapacak hiçbir şey yoktur. El sallarsın. El sallarken o kişiye içinin burulması bir sancıysa şayet, sen kendine el sallıyorsundur. Çünkü o nerede inecekse otobüsten, orada inemezsin. O hep seni bıraktığı gibi bulacağından emindir ama sen hiç bırakıldığın yerde olamazsın. Çünkü hiçbir değişim acının suyuna ekmek banmadan gerçekleşemez. İnsanın burnundan gelmeden olamaz bu. Sevgiler değişir. İnsanlar değişir. Zamanlar değişir. Şartlar. Sen bütün bunların ortasında hummalılar gibi, zihnini titreterek ipe ipe olgunlaşırsın.

“Kaybetmek böyle bir şey olsa gerek.” demişti adamın biri. Devamını duyamadım. Eski, yıpranmış bir beş liralık banknotu incelerken arkamdan gelen sert sesle daldığım düşünceden ayıldım. Ne zaman şemsiyemi alsam yağmur yağmaz. Aksinde de yağar.

“Ateşinizi kullanabilir miyim?”

“Yanlış anlamazsanız sizi bir yerden tanıyorum. Hangi okul mezunusunuz?”

Parlak kocaman bir kol saati, bakımlı eller, gülümser gibi kırışmaya çalışan gerdirilmiş yüzler.

“Çok tatlı bir gülüşünüz var, gerçekten…”

“Merhaba, sandalye boş mu acaba?”, “Boşluğu doldurdum.”

Öğrenmek acıdır. Beynine giren her bilgi, oradaki bir hücreyi virüs gibi ele geçirir. Sonra yayılmaya başlar. Aldırmazsın. Belki de anlamazsın. Sonra atar damarlarının içi kaşınmaya başlar. Tabii ki de ilk şakaklarından başlar bu. Sonra da bir bakmışsın ki bir yerlerde birilerine el sallıyorsun.

“İnanmayacaksınız ama sizi ben rüyamda görmüştüm.”

“Merhaba. Şurada oturan erkek kardeşim ve seni çok beğenmiş. Tanışmak ister misin?”

Kaval kemiklerim ağrıyor. İçi. Böyle bir ağrı olamaz. Romatizma olamayacak kadar güzelim ama.

“Sizi burada birkaç defadır görüyorum ve yalnızsınız hep. Ondan cesaret aldım. Ben bilmem ne…”

“Merhaba. Ben şuranın sahibiyim sizi alışveriş yapmaya geldiğinizde görmüştüm. Memnun musunuz?”

Menüdeki yiyecek ve içecek bölümlerinin toplamı aslında seçenek yanılsamasıdır. Papatya çayıyla yiyebileceğiniz bir şey yoktur aslında. Grupları eşleştirdiğinizde pek fazla da seçeneğiniz olmadığını anlarsınız.

“Evet, evliyim ama bu sizden hoşlanamayacağım anlamına gelmez ki!”

“Ben şu grubun solistiyim…”

En tehlikelileri orta yaşta babalarına bağımlı olanlardır. Bir telefon kadar yakındır cinnet noktasına ulaşabilmeleri. Babaları tanrı gibidir. Bütün o bağımlı oldukları lüksün tekeli olan bir tanrı. Ölesiye nefret edip, ölesiye saygı duyarlar. Hiçbir insana aynı anda birden fazla duyguyu yoğun yaşamamalı.

“Sizi tekrar burada görmek ne kadar güzel. Hoş geldiniz. Filtre kahve mi?”

“Poşetler burada kalabilir mi acaba, birazdan dönerim.”

“Elbette.”

Ben babama sadece ve sadece acıyorum. Hiçbir işe yaramayan asalak olan bu insanlar, sanki kendilerini birer dahi gibi hissederken, bu kadar aciz olduklarını ve yalnız başlarına hiçbir başarıya ulaşamayacakları gerçeğini hissettikleri an cinnete bağlarlar.

“İşte buradasın! Aptal bir camın arkasında… Önünde saçma bir kuyruk.”

Yatakta çok iyiymiş gibi davranırlar. Geç boşalabilmek için bir sürü kimyasal kullanırlar. İktidar takıntısı cinsel hayatlarında net bir şekilde hissedilir. Çok sık araba değiştirirler. Görmedim hiç ama eminim ki annelerinin dizlerine yatıp ağlıyorlardır kesin.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

“Merhaba. Kaçta çıkıyorsun.”

“…”

“Mesain kaçta bitiyor yani?”

“Altıda hanımefendi. Neden sordunuz?”

“Çıktığında yan taraftaki kafeye gel. Konuşmamız lazım.”

“…”

“Tamam mı?”

“Olur…”

Şiddete en mehilli olanlarıdır bu türler. Otuzlu yaşların sonlarında olmalarına rağmen başlarında gibi görünmek için gerdirilen yüz derileri. Uzak durmalı.

Anlaşılan alışmışım, bin an, birkaç ay, sesler çoğaldı, geliyor mu?

 

‘Belli bir yaş’ı doldurmuş,

İçimdeki çocuğa yenilmiş…

Kim olduğumu sormadan

Çocuk olma düşüncesi ile yenilenmiştim… Ne mutlu bana.

‘Belirli yaş’ sınırını toplum gözünde belirginleştirmek için imalarda bulunmaya da gerek yok. Yaşını başını almış kadın/erkek için söylenip bak sen şunun yaptığına! Derler ya… İşte o yaştanım.

Ayrıca şanslı insanlardan… Çünkü umudumu dağıta dağıta çoğaltıyorum. Sanki hiç büyümemişim de pantolonum kısalmış gibi… Hala şekerleri diğer çocuklara vermekten, onlarla mutluluğumu paylaşmaktan çekinmiyorum.

Bütün gece esir aldığım kirpiklerimi serbest bırakırken, sabaha karşı, uykuya teslim oldum. Sanırım aşık olmuştum. Sersem gibi görünüyordum. Yine de mutluydum. Gözümün açık olmasını tembihleyen annem yanımda olmasa da mutluydum.

O gece gelmemişti…

Kıvırcık saçlarım kısa, gözlerim siyah ve iri, yuvarlak bir yüze sahip uzun boylu bir adamdım.  Çizgi film karakterleri gibi hareket ediyordum, yara bere içinde kalmama rağmen en başa dönemiyordum.

Güçlüydüm ezmiyordum, dertliydim yansıtmıyordum ama aşk beni başka bir dünyaya ait hissettiriyordu. Sadece sevince mutlu olabiliyordu insanlar. Belki de içkiyi biraz fazla kaçırmıştım, başım dönüyordu. Yoksa hiç içmemiştim de aklımı mı yitirmiştim?

Olayların kendimden bağımsız geliştiğini fark edinceye kadar mutlu giden yaşamımı artık tanıyamıyordum. Hissetmediğim şeylere zorlanınca sinirleniyor, nedenini sorunca dalıyor, gülünce de tuhaf karşılanıyordum… Küsmüştüm galiba. Ne zamanın geçtiğine ne de bir daha bu kadar saf olamayacağıma üzülüyordum…

Gelecek iyilik ve kötülükler üzerine düşünüyordum ara sıra. Sıramı salmıştım iyiliklerden, korkuyordum gelecek haberlerden… Geç saatte gelen telefon ve zilden… Umudunu yitirdiğinde hayat, gözlerimde arıyordu mutluluğu… Hayat bile korkmuştu benden, benim gibi olmaktan… Bundandı korkusu, ümitsizliği, boş bulunması…

Boş olarak bulunuyordum her yerde, yanımda kim olursa olsun, herkes de boştu benimle birlikte… Her şeyin ‘hiç’ sayıldığı bir zamanda hissediyordum kendimi. Para eden tek şey aldığım nefesti burada… Dengeler tümüyle bozulmuştu.

O henüz yoktu…

Masalsı bir ülke kurmuştum zihnimde, kimse mutsuz değildi burada. Ele avuca sığmayan düşünceler bile serbestçe konuşabiliyordu. Savaşmıyordu insanlar ekmek için, çocuklar hep gülüyordu. Kıvırcık saçlarımı getirdim gözümün önüne, onları okşayan güzel ellerini, başucumda özlediğim bir ses duydum. Dinlemeyi özlemiştim, hiç anlatmadan susup dinlemeyi…

‘Yapılması gerekenler’den bıkmıştım, bunca yıl yaranabilmek için mi susmuştum, bırakın da uyuyayım diye mi bakmıştım insanların yüzüne? Hayır, ben hep konuşmuştum…

Kim gerçekten anlamıştı birbirini, benim elimi yakan sıcaklığı nasıl hissedebilirsin ki sen? Eksiklikler içinde tam olduğumuzu sanmamış mıydık? Herkes böyle yapmamış mıydı, neden yüzüme bu kadar anlamsız bakıyorsun o halde?

Gecelerden bile şüphe etmeye başladım sonunda, gerçekten kara mı acaba? Yaralarımın derinliği belirmeye başlayınca acı limitimi tanır oldun… Fena mı, bir görünüp bir kaçan endişelerim yok, hep benimle düşünceler, bana sadıklar… En azından nerde olduklarını biliyorum, bir süre sonra sıkılmıyorlar…

Sonunda geldi…

Arabasından bir inişi var, sormayın. Topuk seslerini takip ettim aylarca… Kaç adımda evine vardığını, yanında biri olup olmadığını, acelesi olduğunda kaç adım fazladan yürüdüğünü söyleyebilirim… Görmeye gerek mi var, arabasının sesi bile diğerlerinden farklı…

İnsan sadece seslerden oluşabilir mi? Görmüyorsa evet… Benim gözlerimi kör eden onun bir şeyi değil, onun bütün sırrı bana ulaşabilmesinde…

Yıllarca uzak durdu insanlar benden, ben de onlardan, o bu duvarı yıktı, ya da duvarı ben yıktım onun haberi bile yok… Savurduğum düşüncelerimi birkaç ayda toparladı… Her gün geliş gidişini bekler oldum penceremden, iş saatine yetişmek için onunla uyanıp akşam yemeği için telaşa düşüyorum mesela… Kıvırcık saçlarımı tarıyorum, masaya iki bardak koyuyorum, hoş kokular sürüyorum.

Olur da gelirse diye…

Özledin mi Beni?

“Gördüğüm en güzel rüyasın ya hani,
Sana sarılınca gözlerimi kapatıyorum.”

Sokak dilencilerini örgütledim Lulyeta. Artık hepsi Allah sevdiğine kavuştursun diye dua ediyorlar. Seni özlemem için hiçbir engel yok önümde. Sadece bir koro kurup hepbir ağızdan “Amin” diye bağırmamız gerekiyor. Tabii şarapçıların da desteğini unutmamak gerek. Çünkü daha içten dua eden başka birilerini tanımıyorum. (Buna din adamları da dahil.) Ve gözlerinin verdiği yetkiye dayanarak seni çok seviyorum. (Buna ellerin de dahil.)

Dinlediğimde özleminden iç organlarımın yer değiştirdiği şarkılardan geliyorum. Yine sana böyle yıkıldığım günlerde seni sakladığım dizelerden çıkarmak için çeşitli intiharlar seçsem de, hiçbiri bakışlarını üzerimden çektiğin zamanki gibi etkili olmuyor. Sen de biliyorsun ki gözlerin en favori intiharım hala.. Derdimi kimseye anlatamıyorum bazen. Kendi nefesinde boğulmak bu olsa gerek Lulyeta. Sadece nefes alıp vermekten başka bir işe yaramayan bir organa başka anlamlar yüklersen (özlemek gibi) olacağı budur işte. Seni akciğerlerime varana kadar özlüyorum işte başka nasıl anlatabilirim ki ? Başka nasıl anlatılabilir adının canıma batması ?

Peki ya sen?
Bugün Cumartesi.
Özledin mi beni ..?

ADIM FİKRET – 7

Hiçbir bağımlılığım yok.

Birçoğu bilinen isimlerden olan mağazaların önünde yürürken düşündüğüm tek şey buydu. Oje koklayan kızı düşündüm. Manikür yapıyordu çalıştığım kuaförde. Adanalı. Konuşması farklıydı hep. Adını hatırlamıyorum ama muhtemelen unisex bir ismi vardı. Kelimelerin ilk hecelerini gırtlaktan çıkarışını taklit ederdim bir şeyler söyleyip çıktığında. Müge’nin söylediği taklitten farklıydı ama. Her boşlukta ojenin kapağını açıp ilk bir kaç nefesi burnundan alıp, devamını ağzından uzun uzun soluyarak uçmaya başlardı. Cılız esmer vücudu yaprak gibi titrerken bir yerlere tutunurdu. Hırslı bakışları yerini anlamsız hüzünlü gözlere bırakırdı. Ustabaşıyla ağda odasında ilişkiye girdiklerini herkesin bilmesine rağmen bütün çalışanlar bilmezlikten gelirdik. Evinden kaçmış bir bağımlıyla, işi kadınları güzelleştirmek olan çirkin bir kadının kocasının ortak noktası olmasına gerek yoktu zaten. İkisi de çoktan kaybetmişlerdi. Hepsi bu.

Sigaraya başlamayı düşündüm hatta denedim. Bazı kadınları çok çekici yapıyordu. Fakat babamın dişlerini düşünüp vazgeçtim. Alkol midemi bulandırıyor. Midem küçüktür zaten. Esrarı ise tıksırmaktan içime bile çekemiyorum. Vücudumun herhangi bir yerine şırınga iğnesi saplayacak kadar gaddar da değilim.

Alışverişten nefret ediyorum. Erkekler neyi ne kadar giydiğinden değil de neyi ne kadar giymediğinden ilgililer. Ama takip etmek zorundayım. Dev topuklularla bile manüel bir arabayı çok rahat kullanabilecek kadar alışığım. Tek sorun kumda yürümek.

Müge kokain kullanıyor. Eğer ilk kullandığınızda kanınızda alkol varsa kusturması çok doğal. “Normal canım bu. Zehirlenmedin telaş etme.” Ertesi gün ishalseniz o da normal. İyi yanı diyet yaparken çok yardımı dokunur.

Alışverişlerden değil sezon sonu indirimlerinden nefret ediyorum. Stoklarını eritmek için uygulanan taktik. Birkaç ay önce şuan ki etiket fiyatlarının üç katına aldığım elbiseler yarın birçok kişide olacak. Üçte biri fiyatına da kâr ettikleri bariz bir gerçek. Fakat mühim olan herkesin katlanabileceği bir fiyat olmasıdır. Sezon sonu indirimleri yapılmadan önce, sezon içinde alışveriş yapanlara sorulmalı.

Hava bulutlu arada yağmur çiseliyor. Kaç saattir yürüyorum bilmiyorum.

“Demliğin altını yaktın mı?” sorusunu anlayamazken, doğru bir dilde anlatılan her şeyi anlayabilirim. Mesela bu kuma batma olayı fiziksel bir olay ya da kimyasal. Kısacası bilimsel. Müge’nin akrabasının soğutucu sprey çekmesi gibi bilimsel. Sonra sevgilisi terk ediyor. Hepsini çekiyor. Ciğerleri, donup yere düştüğünde paramparça oluyor. “Ölemedi” dedi Müge. “Hemen ölmedi. Gözlerindeki acıyı gördüm”.

Islak kaldırımlarda kaçıncı kez gittim bilmiyorum. Havadaki gri bulutlar kaplamış gökyüzünü. Mağazalar vitrinlerin ışıklarını erkenden yaktılar. Islak kaldırımlar parlıyor. Ankara’da yağmur yağmaya başlar başlamaz kendimi attığım bir minibüste Adanalıyla karşılaşmıştım yıllar sonra. Göz göze geldik ve aynı anda gözlerimizi kaçırdık. Birbirimizi tanımazlıktan gelmiş iki insan gibi olduğumuz yerlere hiç bakmıyorduk. Sürekli onunla konuşabileceğim sohbeti kendimle yapıyordum zihnimde. Eminim o da yapıyordu. Aynı yerde inememeliydik fakat yağmur da yağıyordu. Belki de kafası güzeldi. Kaybolmak istedim. Onun orada oturması ıstırap olmaya başlamıştı. Minibüsün sürekli dur kalk yapmasına sinirlendim. Ayakta duranlara sinirlendim. Her şeye laf atan, sohbet edenleri dinleyip laflarına giren yaşlılara sinirlendim. Yağmur yağar yağmaz trafik kilitlenir. Otobüsler, taksiler dolar. İçerisi tıklım tıklımdı. Menopoza girmiş yaşlı kadınlar yelpazelerini çıkartmıştı. İyice çileden çıkıp katlanılmaz bir hal alan bu durumdan sıyrılmak için inmeye karar verdim. Yanından geçerken “İniyorum! Rahatça gidebilirsin!” diye haykıracaktım. O kadar dolmuştum. Arkamı döndüğümde orada olmadığını gördüm. Çoktan inmişti. O benim kadar sabredememişti bile.

Üç ay olmuştu Mügeyle sinemaya gittiğimiz günden bu güne. Ve hiçbir uyuşturucuya bağımlılığım yoktu.

Bir ay sonra tekrar gittim, bu sefer yalnız. Bilet alıp beklemeye başladım. İki saat vardı filme. Elimde alışveriş poşetleri, oturdum. Bu sefer plan yoktu. Sadece onu görünce bir şeyler soracaktım. Bu arada adını öğrenecektim. Bekledim. Filmin saati geldi. Yoktu. Bileti yırtıp attım.

Ne zaman hislerim hareketlerimin kontrolüne ulaşsa, beynim bedenimi aşağılar. Arka arkaya sorular sormaya başlar. Kendimden utanırım. Öyle bir puşttur işte zihin. Dayanamam. Dayamak. Bir yerlerden destek alıp mevcut konumunu korumaya çalışmak. İlkokuldayken “esnemek” kelimesini bilmiyordum. Ağzının açılıp, ağır ağır derin bir nefes alma eylemine “ha-lamak” derdim. “Dayanamam” deyince de tam olarak onun yerine kullanılacak başka bir kelime var ama sanki bilmiyormuşum gibi hissediyorum. Bütün bu sorulara dayanamıyorum ama devam ediyor her şey. Sadece bu konuyu düşünmeye son veriyorum hepsi bu. Zihnimin duygularımı aşağılayıcı sorular sormasını düşünmeye “dayanamayıp” son veriyorum. Kısmi bir son ama bu kelimede ağır bir son varmış gibi, büyük bir final.

ADIM FİKRET – 6

Bütün film boyunca tek düşünebildiğim bu söz. Bütün yaşadıklarımı çevirip çevirip tersten tekrarladım ve her biri yine aynı sonuca çıkıyordu. Ne büyük bir kısır döngüymüş meğer yazık. Yaşaman gerekenleri yaşıyorsun. Birileri geliyor saati çeviriyor ve yine yaşaman gerekenleri yaşıyorsun. Bu böyle ölene değin gidiyor. Kim bilir belki insanın içindeki sürekli bu düşme hissini de açıklıyor olabilir. Kum taneleri gibi düşüyoruz. Bizler zamanın geçtiğini kanıtlayan birer zerreleriz. Ne kadar da büyük bir acizlik hissidir bu. Birbirine tutunmaya çalışan zerreler. İçim öfkeyle doldu bunları düşünmekten ve düşünmekten kendimi alamamaktan. Ona gününü göstermeliydim. Hadsiz! Sen kim oluyorsun da bana bunları yaşatabiliyorsun. Cüretsiz! Bütün öfkemle ona bağırıp amirlerine şikâyet edecektim. Hatta “Bana sarktı, numaramı istedi!” diyecektim. Onun acı çekmesi için elimden gelen yalanları söyleyebilirdim. Mimiklerime hâkim olacaktım bu sefer. Sonuçta benim gibi bayana mı yoksa onun gibi bir eziğe mi inanacaklardı.

Tırnaklarımı yemeye kaptırmış kendimi, ışıkların tekrar açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Hem aile terbiyesi kimin umurundadır ki. Asıl terbiyesiz olan o ve haddini bilmeli. İşinden olabilirdi belki ama sanmam kulağını çekerler biraz. Bu da ana ders olur en azından. Yıllar geçtikten sonra bile beni hatırlar “İyi ki bana haddimi bildirdi o kadıncağız…” der ve bana hak verir. Gözünde aptal hırslı bir kadın olmam aksine zeki akıllı bir kadın olurum. Gerçek ismimi bile söylemem sorarlarsa. Gerçek ismimi bile öğrenemesin. Gerçi işten kovulsa bile sorun değil. Belki gerçek bir işe girer ve bana yine müteşekkil kalır. Her sonuç ona gerekli olan dersi verebilmemi sağlıyordu. Hayat insana böyle dersler verir. Buna alışmalı ve olgunlaşmalı. Bir şeyleri kanıtlamaya çalışır gibi konuşmayı kesmeli. Bu çocuğun sesini birileri kesmeli. Çok okuyan değil, çok gezen daha iyi bilir bence. Ki insanlar okullardan sonra gereksiz öğrendiklerini eleyip hayatlarına devam etmek için psikologlara gitmezler mi? Ben gereksiz olanlarla vaktimi harcamadım. Hayat bana en keskin olanı, en gerekli olanı öğretti. Tamam, ben ondan bile daha cahil olabilirim ama hayat bana gerekli terbiyeyi verdi. Bu yaptığı düpedüz terbiyesizlikti…

Işıklar açıldı ve kulaklarımda belirsiz bir basınç birikmişti, çınlıyordu hafif. İntikam çanları çalıyordu kısacası. Merdivenlerden aşağıya yöneldik. Yanımdakinin filmle ilgili görüşlerini duymuyorum bile. Ellerim titriyor. Yanımdaki sürekli konuşuyor. Ellerim titriyor. Konuşuyor. Titriyor. Gözlerim sulanmış, yine o şuursuz eminlik zihnimde belli belirsiz görünmeye başlıyor. “Ne yapıyorum ben?” diyorum kendime. “Ne yapıyorum ben?” değil “Ne yapmalıyım ben?”.

Son basamağı da atladıktan sonra, dışarıdan gelen ışık çizgisinin hizasındaydı artık gözlerim. Kısmam gerektiğini hissedince gözlerimi, yeteri kadar kısık olduğunu fark ediyorum. Yavaşlıyorum kapıdan çıkarken onu arıyorum etrafta. Göremiyorum. Biraz daha öne gelip duruyorum. Yanımdaki şaşkın bana bakıyor. Sanki bütün orada toplananlar bana bakıyor. Sanki O bir kenarda gizlenmiş bana bakıp gülüyor. Orada bulunan başka bir görevliye yöneliyorum.

-     Girişteki çocuk nerede?

-     Çıktı… Sorun mu var?

Kafamı yok gibisinden sallayıp çıkışa yöneliyorum. Sivil görsem tanıyabilir miyim? Tanısam ne olacak? Gidip ağzıma geleni söylesem, buradaki gibi alttan alacak mı sanki. O da cevap verecektir kesin. Ukala çünkü. Yapar. Dönüp aynı görevliye “Çıkalı çok oldu mu?” diye sormaya yelteniyorum, bir saniye kadar yavaşlayıp. Sonra vazgeçiyorum. Mimiklerime hiçte hâkim olamadığımın farkındayım. Yanımdakinin şaşkın bakışlarından belli oluyor. Tam bana bir şeyler sormaya yeltenirken, ağzından alıyorum lafı:

-     Adı ne acaba?

-     Kimin?

-     Girişteki çocuğun… Adı ne acaba…

 

ADIM FİKRET – 5

Bazı işler, meslekler insanların aptallığından ya da fırsatçılığından var olurlar. Tıpkı, kapının önünde duran ve girenlerin biletlerini kontrol eden bu çocuk gibi. Eğer bir köpeğim olsaydı ve onu eğitseydim o bile eminim bileti biraz yaladıktan sonra doğru salona girebilirdi. Bileti inceledim ve altında yazan salonu okudum. Bu kadar basitti. Ben zeki bir insan değilim. Ufacık bir beynim var. Okulu çok erken yaşta bıraktım. Hatta birkaç memur gelip babama beni neden okula göndermediğini azarlayarak sordular. Bu çocuğun tek yaptığı ise; bileti kontrol edip sahte bir gülüşle onaylamaktı. Sahte gülmekten yorulmuş olan gözlerinin altı şişmişti. Birkaç kez benimle göz göze gelip kafasını utanarak şaşkın bir ifadeyle çevirdi. Onu beğendiğimi veya istediğimi düşünmeye başladı sanırım. Gülüş bölümü bittiğinde yüzü normale dönüyor ve çok sinirli bir hal alıyordu. Normal bakışları bile çok kızgın gibiydi. Erkek dediğin biraz sinirli olur bence, sürekli aynı kanepenin aynı tarafında oturup haberleri izlerken tütün sarmakla geçirmez hayatını. Sinirli insan tavrını koyar ki bu da onun hayata dair tutkuları olduğunu gösterir. Maceracıdır en başta sinirli insan.

Bu isteksizliğimin ve seçeneksizliğimin sonucu içten içe köpürüyordum. Yanımdakini kıramazdım. Neticede alışverişe yalnız çıkmak zorunda kalırdım yoksa. Bu yüzden kapıda duran çocuğu gözüme kestirdim sanırım. Ki ondan önce birine patlayabilseydim belki o andan sonra ona olan ilgimi tamamen yitiriverdim. Bütün bunları sonradan düşündüğümde kurgusal geldi hep. O kadar yapmacık gülüyordu ki, sanki aldığı maaşı hak etmeye çalışır gibiydi. Çekiciliğin yanından bile geçmiyordu. Gözlerinin altı bu kadar şiş olmasaydı kim bilir belki gözlerine güzel denilebilirdi. Fırsatçıydı bence. İnsanların aptallığından açığa çıkan basit bir iş yapıyordu. Bu düpedüz fırsatçılıktır. Önemli bir işmiş gibi gülümsemesi, pür dikkat bileti okuması kendisini tatmin etmesidir. Onu aşağılamaya karar vermem zor olmadı kısacası.

Onu sürekli incelediğimi fark etmiş olmalı ki yanına yaklaştığımız sırada gözlerini kaçırdı ve utanmaya benzer bir hal aldı yine yüzü. Ben ise ne yapacağımı çoktan kurgulamıştım. Kesinlikle yapmalıydım çünkü iki saat boyunca neden yapmadım diye içeride kendimi yiyip bitirirdim. Sonra filmdeki bir karaktere kafayı takıp ona küfrederek geçirirdim bütün zamanı. Tam karşısında durdum, “hoş geldiniz” dedi yine o sahte gülüşle. Yüzümde hırslı bir gülümsemeyle bileti uzattım ve tam kavramak üzereyken bıraktım. Yere düşen bileti, kavrayamadığı için hatayı kendine görerek eğilip aldı ama ben bilerek yapmıştım. Onun önümde eğildiğini, sırıtıp kontrol etmekten başka bir şeyler de yaptığını görmek bana muhteşem bir haz vermişti. Uzun süre taşıdığım ağır torbaları ellerimden bıraktıktan sonraki hafiflemeyi hissediyordum. Sonra doğrulup bileti bana geri uzatırken alay eder gibi “pardon” dediğimde artık zirvesindeydim bu hafiflemenin. Ve yüzümdeki alaycı gülümsemeyle gözlerinin içine bakıyor olduğumu görmemesine de imkân yoktu. Sonra tebessüm etti, gözlerime bakıp, “önemli değil… her şey olacağına varır… kum saati gibi tıpkı…”

Binlerce kelime vardı. Ki durumunun gereği kullanması gereken kelime sayısı binlerce bile değildi. Tek düşünebildiğim bunu söyledikten sonra yüzüm değişmiş miydi? Hissettiklerimin yüzüme ektisine her zaman hâkim olmak gibi bir takıntım var. Bilet kontrol etmekten başka bir şey yapmayan bir çocuğu bile aşağılayamadım. Tamam, zeki değilim ama o kadar kelimenin içinden seçe seçe bunu mu seçti? Ona nasıl baktığımı anlayıp bilerek mi yaptı bunu? Yüzüm değişmiş olmalı. Alaycı gülümseme, acı bir irkilme ifadesine dönüştü kesin. Bütün bir hayatımı her zaman bir şeylere benzetirdim. Seçimlerim, yaşadıklarım “kum saati” gibiydi ve ben bu benzetmeye bu güne kadar kendimi hazırlayamayıp, beni hiç tanımayan, aşağılamaya çalıştığım bir çocuktan duymuştum. Bunca yıldır duymak istediğim bir cümleyi, belki de bulmaya çalıştığım, çok yaklaştığım halde bir türlü yakalayamadığım bir cümleyi bu şartlarda duymak, bende bu denli çarpma etkisi yaratması ne kadar da taktığımın apaçık göstergesiydi.