ADIM FİKRET – 9
Nefretin evlatlarıyız biz. Tiksinmenin. Tamamıyla hayvani güdülerin. İlk çocuklar hariç birçoğumuz evlilik tarihlerini çocuklarının yaşlarından hesaplamaya çalışanların tohumlarıyız.
Çıkmasına kırk beş dakika vardı henüz. Caramel macchiato ve Verry berry muffin aldım. İyi bir tercih değil farkındayım.
İlki başarısız olmak üzere toplam iki doğum yapmış bir kadın. En son ne zaman kuaföre gittiğini bile hatırlayamayan. Kat kat göbeğinin üzerinde sarkmış göğüsleri. Tıpkı Hintlilerin yaptığı tanrıça resimlerindeki gibi. Orantısız kalçaları. Sıkça kına yakılmasına rağmen beyazları gizlenememeye başlamış, gün boyu başındaki örtüden yıpranmış, sabun kokan saçları.
Üç ila beş dakikada bir telefonumun ilk önce saatine bakıp sonra menüsünde dolanıyorum. Akşamüstü olmasına rağmen güneş gözlüğümü hala takıyorum.
Asgari maaşla evine ve çocuklarına bakmaya çalışan bir adam. Hayatında hiçbir çaba göstermeden sadece ama sadece şansının yaver gitmesiyle bir evi olmuş. İdeali olmayan bir insan olur mu hiç? Hiçbir vasıf gerektirmeyen, sıradan bir fabrikanın giriş-çıkış sirkülâsyonunda hata olmasın diye, aslında fabrikanın içerisinde araç varken bir başka araç içeri girmeye çalışmasın diye kapıda duran bıyıklı işçi.
Doğruyu söylemek gerekirse bu kafede daha önce de oturup bekledim. Çıkışını, yoldan karşıya geçişini, minibüs beklerken telefonuyla oynamasını izledim. Oval masaları yol kenarına yerleştirmişler bu kez. Genelde benim oturduğum tarafta olurlardı.
Dokuz ay geriye saydığımda yaz aylarından birine denk geliyor. Bıyıklı işçi on iki saatlik mesainin ardından kan ter içinde eve gelir. Altı yaşındaki çocukla birlikte yemek masasına hatta yer sofrasına oturulur. Ne yemek olduğunu bilmiyorum ama kuru fasulyeden nefret ettiğim için muhtemel olarak o yenmiştir. Ve haliyle de soğan. Elde yapılmış ayranında etkisiyle ufaklık esnemeye başlar. Çünkü kadın, hemen hemen bütün akşam yemeklerinde ayran yapar.
Sandığımdan fazla mı geldim acaba buraya diyorum. Hesaplamaya çalışıyorum. Parmaklarımla saymaya başlıyorum. Kapının yanındaki rahat koltuklarda oturanların yüzü yabancı gelmiyor. Çalışanları hesaba katmıyorum bile. Gözlüğün sap menteşelerine saçım takılmasın diye sürekli düzeltiyorum.
Ufaklık uyuklarken koltukta, yemekten sonra yapılacak en mantıklı ve en eğlenceli şey yapılır. Kadının demlediği çay eşliğinde televizyon izlenir. Kapıdan içeri girer girmez yemeğe oturur, bir yerlere yetişecekmiş gibi yemek yer, sonra da televizyon izler. Çünkü adam, hemen hemen bütün akşam yemeklerinden sonra bunu yapar.
Kahkülümü işaret parmağıma dolarken telefonu kurcalıyorum, diğer bacağımın üstünde olanı istemsiz sallıyorum. Karşı masadaki gençle göz göze geldiğimde, gözlüğün üstünden baktığımı fark ediyorum. Dalga geçer gibi bakıyor ama bu kadın tedirginken hemen hemen hep bunu yapar.
Kadın, ter kokusunu almasına rağmen kocasından duş almasını isteyemez. Zira adam çaba sarf etmeyi sevmez, biraz baskı hissettiği an vazgeçip bırakır. Üstüne üstelik söylenip, homurdanır. Ama kadına bir buçuk aydır hiç dokunulmamıştır. Yedi yıldır hiç tatmin olamadığı gerçeği bu sıklıkta olan bir cinsel yaşamda sitem konusu bile olamaz zaten.
Kolunun altında leğen olan genç kısık sesle alabilir miyim diyor bana. Kahve kalsın diyorum. Yüzünü hatırlamıyorum. Bakmadım çünkü.
Akşam yemeği boyunca sofrada kurulan diyalog çok az dersiniz ya; işte bunu yatakta olan diyalogla karşılaştırdığınızda az diyemezsiniz. Kadın klor ak kokan elleriyle adamın çoraplarını çıkartır. Uzun paçalı don ve sararmış kolsuz atletiyle adam uzanırken, kadın yatağa oturup sırtı dönük soyunmaya başlar. Üç yıldır giydiği dantelli sutyenin kenarları aşınmış, lastikleri deformasyondan saldığı için düğüm atılarak denkleştirilmiş. Altında kendi diktiği iç çamaşırı. Koltuk altları sürtünmeden tahriş olmuş kıpkırmızı. Kasıkları da.
Sepetten dergi alıp geldim. Boş boş otururken depresif bir izlenim bırak istemem. Ama şansıma moda dergileri bitmiş. Kültür-sanat dergisinin resim sergileri bölümlerinde yavaşlıyorum sadece sayfaları değiştirirken. Ben bir ressam olsaydım duygularımın resimlerini yapardım sadece.
Kadın cinsellikten uzaklaştıkça dine yakınlaştı evliliğinde her geçen gün. Seksin sadece misyoner pozisyonunda yapılan bir eylem olmadığını ne zaman keşfetti çok merak ediyorum. Kadın soğanlı ter kokusunda tavanı izlerken, adamın homurdanmaları erotik çağrıştırmaya çalışıyordu. İşini bitirmeden önce rahatlamaya konsantreydi. Adam da aceleci değildi gerçi. Sonundaki keyif sigarasının muhteşem hazzı için sevişenlerdendi. Atletini bile çıkartmamıştı.
Nefretimin resmini yapardım en başta. Griyi çok kullanırdım. Kömürün saçma sapan yakıldığı gecelerdeki sis gibi gri.
Adamın nefesi hızlandı. Kadın farkındaydı. Bitmemesi için bir şeyler sordu adama. Ama adam oralı bile olmadı.
Kızgınlığımın resmini yapardım sonra. Sarıyı çok kullanırdım. Sonbahar yapraklarının sarısı. Güneşin batarkenki sarısı. Ama turuncu değil.
Adam kükredi. Kadın buruktu, konuşamadı. Hemen doğruldu adam, sigarasını yaktı.
Hayal kırıklığının resmini de yapardım. O kadını çizerdim.
Kadın yan yattı. Komodinin üzerindeki resme daldı bir süre. Kalkıp abdest aldı sanki bozulmuş gibi. Ve birkaç saat sonra bir mucize oldu ve ben yumurtalığına ulaştım. İlahi bir mucize değil bu. Nasıl öyle hızlı olabildim bu gerçekten mucize.
Sevginin resmini yapmak zorunda olsaydım beyazı kullanırdım sadece. Kör edici bir beyaz. Başka hiç bir rengin yoksunluğunda insanın gözlerine batıp hırpalayan beyaz. En ufak bir lekenin rahatlattığı, huzur verdiği ama hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı kör edici bir beyaz. Fakat ilk çizerken lekeyi de eklerseniz işte o zaman belki bir umut olabilir.
Ben nefretin evladıyım. Başarısızlığın semeresiyim. Hayal kırıklığının ürünüyüm. İşte bu yüzden ne zaman yağmur yağsa şemsiyem olmaz. Aksinde de yağmur yağmaz.
