Darbe

Merhaba Tanrım.
Demem o ki; sıradan bir bıçak yarası bile bunca yıl yer etmişse bünyede, var gerisini sen düşün artık. İpotek altına alınmış hayatların seni zerre kadar ilgilendirmediğini biliyorum  ama otuz iş gününü çoktan aştı içimdeki hüzün. Çok sevmiş beni, bırakmıyor bir türlü. Artık içimdeki kayıp ruhlara şarkı söyleyemeyecek kadar yorgun bütün telaşlarım…

Biliyor musun Tanrım (ki bildiğini biliyorum, laf olsun diye söylüyorum)  sana seslenirken nereye bakacağımı bilemediğimden gözlerimi kapatıyorum.

Yağmur yağıyor.
Senin gözyaşın olduğuna inanıyorlar yaşları üç ile beş arasında değişen çocuklar. Tanrı ağlamaz diyorum onlara. İki damla gözyaşının intihar nedeni sayıldığı bu coğrafyada, kendilerine başka yalanlar bulmalılar, gözbebeklerinde kendimi bulduğum çocuklar.

Ben senin gözyaşındım oysa. Belki de haklıydılar…

Merhaba doktor.
Buraya gelene kadar gözlerimi kapatıp onunla konuştum yine. Sadece dinledi, bir şey söylemedi ve senin gibi satmadı düşlerimi elli miligramlık haplara.. Ne o? Bir hayli kırılgan gözüküyorsun. Bakma bana öyle ve kaldır şu ayağını, çocukluğuma basıyorsun!

Sahi sen hiç sırt üstü uzanıp bulutlardan anlamlı anlamsız şekiller yapmadın mı? Yıldızlara salıncak yapıp sallanmak hiç geçmedi mi aklından? Belirli saatlerde hep selam verdin sağ ve sol omzundaki meleklere. Peki hiç “günaydın” demek aklına geldi mi bir sabah? Darağacında yetişen meyvenin adını sordun mu cellada? Sen hangi hakla inmek istiyorsun ki çocukluğuma?

Yağmur yağıyor.
Emanet ettiğim bütün düşlerim su alıyor. Teslimiyeti isteniyor adımın geçtiği bütün masalların. Ceza kanununun bilmem kaçıncı maddesine göre suçlu bulunuyor cümlelerim. Kanun namına tanklar giriyor masallarıma.

Tanklar masallarıma vuruyor. Tanklar çocukluğuma vuruyor.

İçim doktor, içim parçalanıyor…

Yolver

Söylenmemiş şarkıların melodisine  kapılıp gitmeliydim…

Dilim kendince yolcu,  arsız cümlelerin kahpeliğinde bozulmuş çocuk masumiyetinde, Üvey bakışlar sıvazlar bütün temiz sözcüklerini ve inancını mıhlamış yosun tutmuş cesetlere  her bir cesedin resmini çizmiş kalbinin morguna, her bir kalp odasında  dört ceset ve  her bir cesette bin cesaret !

(Bak kara fısıldıyor yine şeytan kulağına)

Farkedilmez sandığım içimdeki korkuların kokusu her bir yere yayılmış, dört cesedin her biri bin cesaret olsa ne fayda !

Şimdi yol ver üflesin  içine azrail alsın  ruhunu sıkışmış bedeninden. sıkılmış bütün iyi niyetlerin en beterinden!!!
Şimdi yol ver  dilindeki düğümlenmiş en ayıp küfürlerine!…
şimdi yol ver ! kalbine mıhladığın kahpenin siluetine !…
şimdi yol ver ! balgam iğrençliğindeki kahverengi hayatına !…

Sokak Çocukları…

Yarım kalmış  bir hayat, tükenmez ve acı dolu… Ne yanı başımda duran insanlar ne de bir başkası. Sanırım yalnızım. Gündüzleri sever, nefret ederim siyahlardan. Hani bir kış gelirse yine sevmem güneşi, yatma yerim, su içeceğim  yer bile sabit değil. O an nerede olsa uyumam gerek ve yer verirlerse bana. Azarlamasalar, konuşmasalar  güzel bir uyku çeksem, düşlerim bile sıradan olsun razıyım kimse olmasın “Bunu gördüm bugün diye” konuşmasın dilim tek bir şey için konuşsun. Aileme gördüğümde  Anneme sarılırken. Uyurken gördüğümde  gülümsemeli gözlerim ardından babamı görsem dizlerimi kırıp uyumaya devam etsem ve kardeşlerimi görsem sonra sonsuza dek uyusam… Uyanmak istemem o an ama uyandığımda herşeyin anlamsızlığını farkedecek ve susup kalacağım…Yürüdüğüm yerleri o kadar çok biliyorum ki şu kaldırımlarda şu kadar taş var, az ilerde güzel bir market var ve ardından gelen mağazalar. Ama onlar beni tanımaz beni akşam vardiyasından çalışanlar tanır ve arkadaşlarım. Yemek ne yesem diye düşünsem bile boş,  seçim hakkım yok ki. Kuru bir ekmek ya da yarım kalmış bir börek razıyım ama sonra ? Zamanın işkencesi başlar.  Senden kaçan insanlar, bir sigara istesem azarlayan insanlar  ama hepsi kötü değil verende var onlar güldürür beni, içerken her yudumda ayrı bir acı çekerim içime  yarıya geldiğinde söndürmeliyim tıpkı cebimdeki yarım ekmek gibi sonralara saklamalıyım, bitmeyen sonralara.

Kimi zaman herkes gibi ben de bir yerlere gitmek isterim. Param da var benim ama yanıma oturan insanlar  oturmak istemez ki… Pis kokarım, sakallarım upuzun, ayakkabılarım da yırtık ve inerim; güneş yeni bir yer bulmam gerektiğini söylüyor, peki nerede ? Annemin koynuna girip orda uyumak istiyorum bir elini atmalı omuzlarıma  ve sabah olunca babam “hadi kalkın” demeli kardeşlerim benim yumurtamı yemeli bunları istiyorum. Yağmur yağınca ıslanacağım kim üzerimi örtecek.. kimse.. Bulduğum kartonlara sarılacağım annem diye,sabah yerken bir kaç lokma birşey sessizce içimden “Afiyet olsun Anne, Baba ve Kardeşlerim” diyeceğim, dışlanmışlığın acısıyla zamana ayak uyduracağım sessiz yakarışlarım duyulacak ve oracıkta güle güle hayat diyeceğim. Kimse tanımaz ki beni. Kim kaldıracak oracıkta uyurken, hangi mezar benim diye seçim yapamazken. Bakıp geçecekler, belki üzülecekler ama kaldırın diyecek mecalim bile kalmamışken…

Gülüşlerim, acılarım gibi sessizce olacak ölümüm. Annem, babam ve kardeşlerim bile bilmeyecek. Alıp götürecekler ve sonra kim bu diye soracaklar “Ben Sokak çocuğuyum” diyecek sesim bile yokken “Gömün bir yere” denilecek ve ardından herzaman uyuduğum toprak, bu sefer o örtecek üstümü. Ağlayışlar yok, gülüşler yok. Annem bile bilmeyecek burda olduğumu ama cennette göreceğim onları. Hem orda üşümem ki sarılırım sonsuza dek… Ve yine karanlık bastı artık acıkmayacağım, üşümeyeceğim, mezarımda uyurken kim dışlayabilir ki. Sokaklar beni sevmeye devam edin Elveda size sokaklar ve diğer “ben”ler  devam edin sevmeye..

“Otistiq”

Lazım…

Şehvetin kurbanı olmuş arsız dillerin boş beyinleri, et yığını bedeniniz umrumda değil , melankolizm tatmış, duman altı beyinler lazım, acı dolu küçümser bakışları, yırtan neşterin sadistliği gibi , bana keskin ölümler lazım..
Umursar bakışlar , aptal yapmacık gülüşler, boş bakan gözler, onları yerinden çıkartmak için mantıklı bir sebep lazım. Mantıksızlıkların içinde mantık aramanın bir mantığını bulmak lazım bütün mantıksızlıklara rağmen…

Adam akıllı bu hayatı yaşamak lazım…
karakutu…

Unut !

Beyin damarlarıma aksetmiş intiharın en yüzsüz sureti, köprü üstünde gaza getirircesine sesleniyor sessiz naraları ile. Kansızlaşmış bedenimi kas kırıntıları ile sürklerken ölüme bu şehir, arkama bakamaz iken son bir kez daha, bir yudum daha içemezken seni bu şehirin gölgesi altında hani o eski köprünün altında.
Aldırışsız tebessümüm ile hatırla beni duvardaki devrim yazısına bakınca, soğuk suretimi alsın yerini geleceğe vaad eden, yaşama dair gülüceklerle dolu başka adamlar. Kirli ayak izleri ile bulanmış kalp odalarımı en sert alkol ile temizledim. Sıyırıp attım beynimin en hassas yerindeki anıları bir sadist neşter ile …

Unutmadan yazayım, köprü üstündeyim…

Aldırışsız tebesümüm ile hatırla beni duvardaki devrim yazısına bakınca … kısaca unut beni uğruna vurgunlar yediğim davamın aşk çiçeği…

karakutu

Cahil miyiz Neyiz ?

Bir makale ile gel bana, yarım kalmış mısralarına sıkıştır kahpe gülüşlerini, satır aralarında kaybolsun o rospu bakışlı göz yaşların, bir hayat ile gel bana esrar’ı yudumlayan aç gibi… Narsist tavırlar içinde bağlanma bana, vücudumun en ucra yerlerine…

-Canın sıkılıyorsa bana bir şarkı söyle…eşcinsel hayatların eşleri ile olmadığı ahlaksız hayatı, kısa menzilli ağır topları, hayatları, tez ile sun önüme.. Canın sıkılıyorsa dök içindeki şehveti en derin arzuların ile, bir fahişenin umursamaz inlemeleri gibi… sahte orgazm’ın en sahici yanı ile .. bana kendini anlat…

-Canın mı sıkılıyor hala, bana beni anlat ben dinlerim kendimi… En sahte bakışların ile süz beni, ahlaksız dilin ile tahrik et yalancı duygularımı…

-Cahiliye dönemine dönsün dört duvar arasında kalmış iki beden, sen ve ben… Cahil sözler ile kandırsın bu günahlar bedenini içindeki ve dışındaki sen…

-Bulunduğumuz an’ın dengesini bozan dengesiz hallerimizin resmini çiz kan ile siyah pis ve kirli duvarın en beyaz yerine, imzanı bas altına, altına girdiğin erkeklerin anısına !.. ne fark eder erkekler , İstanbul senin bacaklarının arasında !..

-Üvey şaşkın bakışı ile aptal gülüşün sinirimi bozuyor, üvey annenin öz evladı döver, sahnesi gözümde canlanıyor… küçük bedenine inen her bir haksız darbede üvey anneye sıkıyorum hayat dair en anlamsız zehir tadına küfürlerimi, akıtıyorum… işkence tadında karamelli çikolata hayatım, yediler bitti …

-Sen anlatmadan anlatıyorum kendimi , küstah halim ile beni baş başa bırakmadığın için teşekkür ederim..

-Her gece rüyamda yüksek yerden düşüşümü görüyorum boynum kırılıyor , hissetmemem gereken acıyı iliklerime kadar hissediyorum senin sahte bakışın kadar gerçekci oluyor. Her gece inadına tekerrür eden hadise, aklıma intiharı sokuyordu, çıkmaz sokakta sıkışmış belediye işcilerinden kaçan “sokak köpeği”nin yalvarır bakışları.. beni benden ayıran son saniyeler, fare zehire ile kokteyl yapılmış derin acılı türk kahvesi… nargile bahçesinde oysa o kadarda tatlıydı ki hayata dair anlamlı sözleri sarf ederken bu bedenin arsız dili … uslu çocuktum şimdi ne de olsa zehir bedenimdeydi artık, ölüme karşı arsızlık, terbiyesizlik olur bu saatten sonra.
……

Kusuyorum, bedenim panzehir salgılarcasına kusuyorum… ne kadar ezik bir haldeyim, ölmeyi bile beceremiyorum…

cahilmiyiz neyiz ?

“karakutu”

Anlamlandırabildiklerimden…

Güzeldi..

Dün yağan yağmurun ardından yollarda biriken sularda yüzümü görmek, güneş ışığını gözbebeklerime hapsetmek sonra birikintiye kavuşan gözyaşlarımla depremler yaratmak..

Güneşin aydınlattığı uzun yollarda kuşların gölgesini kovalamak.. Yüzünde yaşı kadar çizgisi olan o yaşlı amcanın o kederli gülüşüne tanık olmak..

Güzeldi..

Bakkaldan aldığı – neredeyse- boyu kadar olan ekmeği ısırarak yemenin verdiği hazzın neşesiyle gördüğüm o miniğin o savunmasız bakışları.. Kendi icadı olan üç tekerli arabasıyla  balon satan adamın dudağındaki ıslık, olmayan bacaklarına inat işe yarıyor olmanın verdiği sevinci.. Ve o günkü gibi yapraklar arasından kaçan rüzgar..

Güzeldi..

O antikacıda dinlediğim Özdemir Erdoğan şarkısı, plakların zaman savaşı… Paslı aynadaki yüzüm, fondaki hançer..

Güzeldi..

Sınır görünümlü o duvarın  arkasındaki tren yolu.. Yağlı boya resmine benzeyen gökyüzündeki pervane.. Bulutları benzetebilmek güzel şeylere..  Güzeldi..

Köprüden aşağı yürümek.. Sabahın bir vakti sıcacık demli çay buğusunda ısınmak..  Güzeldi..

Değerini bilmeli insan yaşadığı zamanların.. Yollar sadece yol değil yada yağan yağmur sade bir yağmur değil, anlamlandırabilirsek..  Güneş her sabah “can sıkıntısından” doğmaz mesela.. Her bitiş başlangıçları doğurur sonunda ve her başlangıç gebedir anlamıyla gelecek olan sonlara..

Yokluğun..

Baba..

Söylemek bile çok garip alışmamış dudak hareketlerim bu kelimenin telaffuz özelliklerine..  söylerken kendi sesimi yadırgıyorum..  en son kaç yaşındaydım ki söylediğimde…!

duygusalım bu aralar biraz evet.. melankolik hallerin enlerini yaşıyorum.. Özlemiş olabilirim mesela seni..

yıllar oldu sen gideli..ve yıllar oldu rüyama bile gelmeyeli..  Varlığın nasıl bir şeydi..  sesin nasıldı..nasıldı annemin gözlerine bakışın..  burnumda kaybolmaya yüz tutan bir tek kokun kaldı.. tütün ve tenin kokardı siyah kasketinin içi.. kahverengi bi atkın vardı.. kapı eşiğinde dolar boynuna,çıkardın kapıdan..

Ne acı seni hatırlayamamak.. bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az hatıraya sahip olmak..

Baba..

Kaç gündür toparlayamıyorum kendimi.. nasıl bir şeydi diye tekrarlıyorum “Baba” kelimesini.. öyle eğreti duruyorki dilimde..  sanki yeni bir kelime öğreniyorum.. sanki farklı bir dilde sesleniyorum sana..

Şehre sığamıyorum.. sen aklıma geldikçe yollar takılıyor gözüme..gitmek istiyorum.. bir şehir otobüsle kaç saatte gezilir bilmezdim.. şimdi biliyorum.. Şehrim 5 saatte önüne gelen bütün otobüslere binerek bitiyor Baba.. ama gelemiyorum bir türlü yanına.. çocukken söyledikleri “yatacağız,kalkacağız,yatacağız,kalkacağız baban gelecek”  yalanıda tutmuyor..  ben o kadar çok yatıp kalktım ki.. büyükler yalan söylemeyi çok seviyor..Yalan sözlerle dindirdiler yüreğimdeki özlemini.. sonra aklım erdiğinde Ölüm gerçeğine,üzerini kapattılar,soru sordurmadılar..

Saçmalıyorm biliyorum.. ama diyorum sana toparlayamıyorum kendimi..

hayatı yarım yaşamak ne demek anlıyorum şimdi.. sol kolum yok gibi.. sol gözüm görmüyor.. yürüyemiyorum sanki sol bacağım olmadan.. duymak zor hayatın fısıldadıklarını olmayınca sol kulağım..

………………………………………………………………………………………

…………………………………………………..                         ………………………………………………………………………………………….       ………………………. tıkanıyorum..  içimdeki özlemi dile getirecek cümlelerin hepsini tükettim sanki.. yada hiç öğrenmedim o cümlelerin nasıl kurulduğunu..

Seni özledim demek yetmiyor..  dizine yattığımda saçlarımı okşayışını hissedemiyorum.. kırmızı botlarımı almaya giderken elimi sıkıca tutuşunu.. işten geldiğinde beni kucağına alıp öpüşünü..

Ellerin nasıldı Baba.. Ellerini unuttum..

Sen gitmeden önceki akşam nasıldı.. ne yemiştik mesela akşam yemeğinde.. bana söylediğin en son söz neydi mesela..  sofrada yanında mı oturmuştum yine.. uyumadan önce televizyon izlemiş miydik..

anlatılmaz bir öfke var içimde.. Büyüdükçe ben, benimle büyüyor o da.. seni hatırlayamadıkça tanrıyla aram daha da çok açılıyor..  Tanrı bile düşünüyor “doğru muydu bu yaptığım” diye..

Baba..

içimdeki bu acıyı neden şimdi hissediyorum bilmiyorum.. neden şimdi seni daha çok arıyorum.. üzerini öyle bir kapatmıştım ki bu gidişin, bi gidiş bile yoktu düşüncelerimde..Ta ki duyana kadar annemin sözlerinde yaşamaya çalıştığın son dakikaları.. artık yaşamadığın an hayattan yığılışını..  kulağımda çığlıklar.. o hala nefret ettiğim ölüm kokusu..

14 yıl 10 ay  9  gün oldu..

yazarken nasılda basit geliyor..

Demem o ki Baba..  özlemden fena bu hissettiğim şey her ne ise.. Anneme en son  söylediğin

“çocuklar sana emanet.. ! “  lafı kadar kolay değil yokluğuna alışmak..  o yokluk öyle kolay değil..

senin anlayacağın Baba, eksiğim ben !…  Ve tamamlanamayacağım son gün olsa bile..

Biliyorum tutulmayacak elim.. saçlarım okşanmayacak ellerince.. sesini duyamayacağım hiç bir zaman.. şartların el vermediği zamanları yaşadığımızdan videoya çekilmiş bir sen de yok izleyebileceğim.. yürüyüşünü,gülüşünü görüp işte Babam diyebileceğim..

Canım çok yanıyor Baba.. yokluğun bir yokluk olduğu halde,yani yok olduğu halde,olmadığı halde yüreğimi parçalıyor..

Kızın yorgun artık düşünmekten.. her gece rüyasına beklemekten.. Kavramlar arasında gidip gelmekten.. Yorgun artık yoklukları bile kavrayamamaktan..  kavranacak yoklukların çoğalmalarından..

Kızın anlam veremiyor yokluğuna.. neden şimdi bilmiyor.. bilmek istiyor.. istemekle kalıyor..

Not : Sana dair kurulacak “özlem”li cümleler bile eksik kaldığından bir sonu olmuyor bu anlatının.. özür dilerim..