Fazıl Say / Yalnızlık Kederi
Resital
Sabah kalkıp havaalanına giderim
Check-in’di pasaport kontrolüydü her birinden geçip
Telaşlı bir “airport-cafe”de kahvemi içerim hızlıca (daha fazla…)
Resital
Sabah kalkıp havaalanına giderim
Check-in’di pasaport kontrolüydü her birinden geçip
Telaşlı bir “airport-cafe”de kahvemi içerim hızlıca (daha fazla…)
Her sabah olduğu gibi yorgun kalkıyorum yatağımdan; Her gece uzun uzun öpüşüp sevişiyorum umutlarımla bundan olsa gerek bitip tükenmeyen halsizliğim. Yüzümü yıkadığım tulumba kurumuş tıpkı göz çapaklarım gibi… Karşımda yükselen meşhur Şahin Kayalıklarını ve saçlarımının arasından bana nanik yapan iki tek beyaz saç telimi selamlıyorum ayna karşısında… Hava sıcak tadı da yok peynir-karpuzun, bu yüzden kokunu azık ediyorum kendime…
Sessizce titreyen telefonumun ekranında ki Günaydın Hayatım mesajı ile acı bir tebessüm sarkıyor yüzümden, sahi zor olan İstanbul’a gelmek mi, yoksa İstanbul’un Fatih’i kalabilmek mi? Beynimi meşgul eden soru trafiği bütün can alıcı ve cinnet getirici haliyle başlıyor. Bütün yollar tıkalı, çalışmıyor trafik ışıkları ve zincirleme sorular dökülüyor dilimden…
Kolay mı sanıyorsun seni senden uzak da ama seninleymiş gibi yaşamak? Bu dayanılmaz ızdırab-ı hasrete dayanmak ne mümkün… Otobüs durağında hiç bilmediğim yerlerin çok oturgaçlı götürgeçlerine binip, en ıssız İzmir sokaklarının metre karesini alıyorum şimdilerde…
Konak-Karşıya vapuruna bu 8. binişim, her bir martıya senin adınla hitap ediyorum. Yüreğime sığmayan kara sevdamı, fırından çıkmış bir simit gibi atıyorum körfeze ve martılara yem ediyorum. Yesinler ve ayaklarına bağladığım notumu sana getirsinler diye… Gözlerimden dökülen yaşların ardından içimden kopan kızılca kıyametler vapur düdüklerine karışıyor… Seni o çok sevdiğin İzmirle tanıştırıyorum…
Boş ve anlamsız adımlarımın ardı arkası kesilmiyor, Konak İskelesinden, Alsancak kaç adım biliyor musun? II. Kordon’un varlığını ben senin sensizliğinde fark ediyorum… Kalbimin orta yerine kurduğun koloni genişledikçe genişliyor ve dar geliyor şu koca umman bile…
İşte bak imbat zamanı!… Tıpkı hasretten kalbim gibi tunç rengine dönen denize bakıp iç çekme zamanı… Ne vardı şimdi burada olsaydı? Ne vardı Yunan ordusu gibi gönlümün İzmirini işgal etseydi? Beni emel-i aşkına göre parçalayıp yönetseydi? Gönlümün haritasını tekrardan çizseydi? En ağır Sevr’i imzalamaya hazırım ben; İyi günde, kötü günde, hastalık da, sağlık da…. Evet memur bey alayına evet!
Güneş terk ederken İzmir’i ben gözlerimden dökülen ve hasret ateşiyle ‘cısss’ diye anında buharlaşan göz yaşlarım ve dilimde o aynı kelimeyle geri dönüyorum 32 metre karelik teras katıma…
Yine uyku tutmayacak en zifiri saatlerde ve ben yine kağıt toplayan çocuklara semaver çayı yapıp vereceğim, Belki yine ‘Abi Allah seni sevdiğine kavuştursun’ derler diye..Gözlerim uykuya teslim olurken ben senin hayalinin koynundayım işte. Alnından öptüğüm sen olmalıydım bu uçsuz karanlıklar değil…
Dilimde o cümle ile bileklerimi uzatıyorum sensiz uykulara ve teslim oluyorum. Sen benim kara sevdam değil, İstanbulumsun!
Saygılarımla
Ateş etmeyin teslim oluyorum!
Evet teslim oluyorum komiserim kelepçe istemez, nezareti biliyorum… Ayrılıkçı yüreğimin tek üniter sevdasını gömüyorum sevdalımın sol yanağında ki gamze çukuruna… Kimlik arama komiserim Çünkü kara sevdanın kafa kağıdında Aşık yazar, GBT’si sorgulanmaz. Aramayın üstümü boşuna 4 lira 85 kuruş para, yarısı kullanılmış selpak ve kırılmış bir kalbi taşıyorum sadece ceplerimde…
Boşuna sormayın ne oldu diye. En dolaylı tümleçleri ve en sıfatsız cümlelerimi kendime saklıyorum. En büyük haykırışımda gizliyorum sessizliğimi…
Tırnaklarımın arasında kalan mutluluk kırıntılarının üzerine basılan mürekkeple dokunduğum kağıtlarda çıkmıyor parmak izim. Her bir molekülüm bile onu neşrediyor komiserim.
Nöbetçi savcıya sevk edin beni, benim aşk nöbetimi o anlar belki. Kifayetsizliğimin kokusuyla haşrolan 3 kelimeyle ferman edilsin kararım. Kurulacak darağacına ”Suçu ‘Seni Çok Seviyorum’ demektir” yazılsın.
Yazın vasiyetimdir!
En umulmadık zamanda ama en bilindik yerde vurulmak isterim. Kapamayın gözlerimi, Al-i Cihana gelirken açılmamıştı bari giderken açık kalsın. Kafama değil göğsüme sıkın da vuruşmuş olalım. Ruhuma dar gelen alem, bedenime dayanamaz. Öldükden sonra yakın gitsin… Simsiyah küllerimi savurun bembeyaz umutlara!…
Saygılarımla
Seni kırdım mı Meduz? Neden artık gelmiyorsun? Oysa hala fısıltılı sesin kulaklarımda çınlıyor. Çaresiz zamanlarımda yanımda olmana o kadar alışmıştım ki… Şimdi yine çaresizim. Olacağım, oluyorum derken aşık oldum. Hani sana uzak durmanı istediğim kız vardı ya işte ona. Kalbiminm alıcılarıyla oynamadan ilk defa acısız ve ayrılıksız bir aşk filmi çekiyorum… Başrol oynarmısın demek istiyorum ona. Yardımına ihtiyacım var Meduz, bu sefer bütün vazgeçilmişliklerimi 4 metrekarelik bir mezara gömmek istemiyorum…
Unutturulmuşluklarım kalbime sığmıyor artık, beynimin kıvrımlarından dökülen zehirli kelimelerle mantıklı cümle kurmak zorunda olmakdan daha iğrenç ne olabilir ki? Irzına geçilmiş bir çocukluğun ardından, lanetlenmiş bir cenin-i zina gibi ortada kalmak nedir ki? Uzattığın eller Tanrı tarafından birbir kırılıyorken ve kuşatılmışken benliğinin bütün sokakları, hala direniyorum.Çünkü o kabul etmesede ben onu çok seviyorum…
Hatırlıyormusun uçmayı öğrendiğim günü, uçmak isteyipde burnumun üstüne çakıldığım günü… Tüyleri bile çıkmamış bir serçe gibi savunmasızca ve acizce çırpınışlarıma tahammül edemeyen Tanrı merhamete gelmişdi.Şu iğrenç göğüs kafesimden fırlayan kalbim bir uçurtma oluverdi şimdi. Ne olur indirmesinler yere, ben kopardım ipini o konacağı Everest’i biliyor Meduz…
Bir şeyi çok merak ediyorum? Biz ins’in kullanım klavuzu icat edilmedi mi Tanrı nezdinde? Bütün tükenişlerimi ektiğim tarlayı artık hasat etme zamanı; İşte güneş, işte su,işte toprak, işte saban, işte tırpan…. Köklerine vurmak istiyorum bütün acılarımın…Söyle buğday toplamak bu kadar zor mu Meduz?
Aşk nelere kadirmiş? Eskisi gibi kuru-sulu karıştırmıyorum, gerekde duymuyorum. Beynimde ki bütün nöronlar onu zikrediyorken, aşkın çoğul halini yaşıyorum. Bu çakırkeyf halim ondan olsa gerek… Ben hiç ayılmak istemiyorum Meduz!
Sevmediğim şeylerde var tabi… Sevmiyorum onun adını tekil halini… Çünkü ilk defa içinde Aşk,Ben,Sen geçen ve olumlu yapım eki ile nakışlı cümleler kuruyorum.Bu sefer ilk cümlenin arkasından AMA gelmesin ne olur…
Saygılar….
Not: Meduz ismini ben uydurmadım, o söyledi adı buymuş…
Kalktığım her yatak gibiydi yine gökyüzü, tıpkı en son 3 yaşında düzelttiğim yatağım gibi buruşturmuştu yüzünü bana. Tüm bu sıfatsızları hatırlayıp banyoya koşup kustum öfkemi lavaboya ve havlu çekmecesinde bulduğum iyimserlik maskesini takıp çıktım yollara. Güneşin oluşturduğu gölgemi yağmur ıslatıyordu.Üşüyordum kemiklerimin içinde mahkum ve yalnız iliklerim.Taksilerin hepsi dolmuş çokdan.Küçüklüğümde ki gibi biniyorum bir bulutun üstüne, yolda canım sıkılmasın diye yaptığım belli belirsiz bütün suratlara tükürüyorum. Rüzgarın kulağıma attığı tek imza olan o Isssssss şeklinde ki sesin içinde ki çığlıkları dinleyerek geçiriyorum yolculuğumu ve herşeyin bittiğini sandığım.Aksine bir alyans yüzük gibi bittiği yerden başlayan ve başladığı yerden biten hayat olgumun ironik istasyonuna gelmişim. Gözlerinden billur iki yaş akan bir çocuk vardı orda. Nedendir bilinmez yaklaşmak gelmedi içimden. Devam ettiğim yolum dönüp dönüp aynı noktaya çıkıyordu. Mecburen bulutumu park ettim bir yıldızın kenarına ve korkarak sordum. Sende kimsin?Aman tanrım.Evet evet o bendim.Aslında o bendi veya ben kendimi ben sanarken onda yaşıyordum.Oda içinde ben olduğunu bilmeden beni yaşıyordu.Bunu ona anlatmalıydım.O benim geçmişimdi.Bende onun geleceği.Geleceği bu kadar iğrenç olmamalıydı ama olmuştu işte. Bişeyler yapmalı ve geçmişte ki benim, gelecekteki ben olmaması için onu ikna etmeli hatta eğitmeliydim.Tıpkı rüzgar yemiş kavak yaprakları gibi havada uçuşan benlikler, teker teker düşmeye başlamıştı üstüme….
Yaşamak nedir ki, topu topu 1,24 saniyelik oksijenin karbondioksite dönüşmesi işlemi….Ama sonuçta yaşıyordum çünkü gözlerimi yaşlı bir mumya gibi yavaş yavaş açılıyor ve etrafımda duyduğum ”….kahretsin yaşıyor…” sesleri ile anlıyordum yaşadığımı, öyleyse basit bir hesapla 25*365*24*60*60=7884000000′tü ama 7884000000=0′dı.
Kollarımda ki bunca çiziğe bakılırsa boşuna gelmemiştim bu havasız ve kasvetli yere.Pardoooon bakarmısınız? …….. Aloooo ……. Kimse yok mu ulan!…… evet kimse yok. Sadece; benim gibi dertli, gamlı hatta nemli bir duvarda duran yarısı kırık ayna… Tek kimsem o.
Yaklaşıyorum ona ve ona anlatıyorum asıl olan gerçekleri.
Aslında ben, ben değil senim ve sende bensin ama sen, senin aslında ben olduğunu bilmeden yaşıyorsun.Tıpkı benim aslında sen olduğum ve sen olduğumu bilmeden, seni yaşattığım gibi.Biliyorum karışık gibi ama değil.İnan! İnanıyorsun değil mi? Başını salladığına göre inanıyorsun demektir.Birazdan kendine doktor diyen ahmaklar gelecekler, onlara da anlat aslında benim sen olduğumu! Lütfen! Sana yalvarıyorum.Bana inanmıyorlar.Belki sana inanırlar.Cevap ver bana.Lütfeeeen!……
Üzerinde beyaz girinti ve çıkntıların olduğu bir yeri görüyorum. Amaa bu benim odamın tavanı. Doğrulduğum zaman farkediyorum ki rüya sandığım gerçekler tırmalamaya devam ediyor elimde kalan ten nöronu. Sıcak çorba kokusunun eşliğinde gittiğim lavaboda gördüğüm yüz bana ait değil, bu ben değilim.Aynı bedende başka bir ruh var ve o başka ruh beynimi ele geçirmiş gibi. Biri yardım etsin artık bana. Yine aynı ses çınlıyor beynimin koridorlarında. Aslında sen, sen değilsin!….
Saygılarımla
Gözlerim kaymış, donuk donuk bakıyor belli ki ölüyorum. Esrar dumanlarıyla doldurduğum akciğerlerim yetmiyor artık nefes almama! İçime çektiğim oksiyen, ciğerlerime yapışıyor, belkide bundan hızlı hızlı nefes alıyorum. Son dümtekadümtekler geliyor artık kalbimden… Üzerimden akan terler benden önce düşüyor toprağa… Tırnaklarımı geçire geçire tırmandığım hayat dağından tepetaklak düşüyorum!…Doktor çağırın Hakim Bey...
Sahi ne olmuştu bana?Hatırlıyorum Hakim Bey!Bir Aşk Perisinin Eros’a nisbet yaparcasına zehirli hançeriyle kalbimden vurmasıyla olmuştu herşey!… Akşam yaptığım yara sayımında, muhasebecim fazla verdiğimizi rapor ediyordu. Yıllardır sakladığım tendirtüyotla sildiğim bu son yara kangren gibi yayılıyordu, kokuşmuş ve çürümeye yüz tutmuş bedenimde! Kaç yüzyılda kapanır diye düşünürken, kapandı, hemde açıldığı beedene bile sormadan… Ne olduysa ondan sonra oldu Hakim Bey!…
Belki yara kapanmıştı ama AŞK zehri bütün alyuvar hücrelerimi bile işgal etmişti. Bütün antikorlarım bile ihanet ediyorken bana, bütün vücudum beyaz bayrak sallıyordu artık!… Her hücrem hatta atomlarım ve atom ötesi moleküllerim bile toz pembe hayaller kuruyor Hakim Bey…
Hangi antibiyotik dayanır böyle bir saldırıya? Bütün ordularıma silah bıraktırılmış, bütün komutanlarım tutuklanmış, her bir askerim terhis edilmişti… Melankolinin kol gezdiği sokaklarım, hatta atmosferi kasvetli cigara kokan dünyam, AŞK SİLAHSIZ KUVVETLERİ tarafından işgale uğramış ve MUTLULUK FEDERASYONU tarafından ilhak edilmişti!
Bunun tek bir adı var Hakim Bey… AŞK ZEHİRLENMESİ
Saygılarımla
Daha çok okur ve daha çok yazarla daha nice uzun yıllara…