YAŞLANACAKsın ÖLMEden

YAŞLANACAKsın ÖLMEden

Yorma kendini neden değsin ki hayata? Yarıştığını sandığın her adımda eksilttiğin ömrün bugün seni çağıyor yanına, unuttuklarını karşında görünce sevinecek misin bakalım? Kaybedip de ceplerinden çıkan onluklara benzemez ki bu buluşma. Neden değişsin ki senin için bütün doğru bildiğin yanılgıların? Sen de takılacaksın o pürüzlü zemine, yaşın büyüdükçe daha da büyüyecek ağrıların, yaşlılık bile armağan değil sana, hep en sevdiği beyazları yanına çağırırmış ya hastalar, bir de bakmışsın zamanın doktoru olup çıkmışsın… Göreceksin ki bildiğin soluk alış verişi yaşanıyormuş toprakta, acizliğin yine gözler önünde, neden insan olmak için uğraşıyorsun, doğmadan? Göbeğin yağ bağlayıp gözlerin görmez olunca daha kolay kabullendiğin kusurlar, hiçbiri çıkmaz sokak kadar ürkütmedi kimsesizliğini…

Kalabalık bir şehirden kopmak neydi bilir misin, herkes üstüne gelirken? Hiç tanımadığın insanlarla büyük bir kazanın içinde buluşmanın, sanılan amacın tersine bir yemek yarışı olmasa da düğün, aç insanların çok olduğu şişmanlayacak geleceklere inat, sevdiğimi sandığım onca hayat, aslında çok da mühim değilmiş senin yanında… Kadehine konulan bir zehirde bile seni ürküten en az iki şey var; o bile seni iki kez ihanete uğratıyor, kaderine terk etmekle kalmıyor bir de öldürüyor. Gülmekle ağlamak arasında kalan bütün oyunların sahneleneceği meçhulken hayat neden sahnelenmeyecek bir sürü yaşamları bize tekrarlattırıyor? Seni çok incitmeme rağmen neden gitmiyorsun benden, vicdanımda mı bütün zehrin, kanıma ne vakit düşecek bu kıskançlığın, beni de al derken ki hasretin ölüme, hep kaçtığın yarım ağız konuşmalardan biri yine. Hayat seninle oyun oynuyor, seni kendi yaşıtı sanmış bunu bile saklıyor, yoksa neden bu kadar küçülsün ki? Yediğim tatlının şerbeti bile olamazken senin cümlelerin, benden nasıl vefalı bir kompozisyon yazmamı bir üstüne üstlük oynamamı istersin, gerçi herkese farklı bir rol verdin farkındayım da bu neden karakterlere göre seçilmedi onu anlamış değilim? Doğaçlama oynayanı neden sevmez hayat, üzerine oturduğumuz hangi taşıysa artık, kalk oradan burası senin değil der gibi bakar yüzüne bazen aval bazen bilmişçe…

Bulamadın değil mi, daha ne arıyorsan hayatında? Huzur deyip denediğin sonra kendini de kaybettiğin onca satır yaşadın. Pişmanlıklarının olması kadar doğal bir şey yok; yaşamak bu. Seni ele veren hüznün değil, sevincin; o kadar solgun yüz tanıdım ki hayatta, hiç biri senin kadar büyütmedi beni. Büyürken tanıdım yaşlılık çizgilerini, ileri de benim de olacağına dair bir sürü yalan söyledin, ölümü getirme dedin aklına, sen yaşadıklarının ölümünü göreceksin, orada bile dışladın beni…

KAYBOLMAK kendi KARARLARINDA kararır

KAYBOLMAK kendi KARARLARINDA kararır

Dilini bilmediğim bir şehirde kaybolmak; işte bugün tam da bunu yaşıyorum: çocukluk yıllarını unutan insan geleceğini planlayamaz mı? Sahici sandığın onca insan senin yakının olmaktan vazgeçerse ve sen kendine yeni tanıdıklar bulmaya cesaret edemezsen yalnız kalacağını mı sanıyorsun? Yalnızlığın sana arkadaş olabileceğini düşünmen kara bir kutu; içinde sakladığın gülümsemeler yerini belli eder diye korkma! Sen asıl burada yabancısın; küçükken geldiğin bu kulübenin gitgide sana sarılması ve onu iterek yoluna devam etmek istemen yadırganır bir tavır değil; hür savaşçılar kendilerini sakladıkları ölçüde özgürdürler.

Günün birinde asıldığın bir dalın altında kalan izleri merak edebilirsin; bunlar senin ağaçtan kalan köklerin mi yoksa ayağının değdiği ve sadece bastığın için oluşan cisimsel kabartılar mı? Yumduğunda gözünü yeni izler düşüncesine; bir de bakmışsın ki canlanmış sarmaşıklar, alıp götürmüşler tarif edemediğin karanlığına çünkü en yalnız kaldığın zamanda özlüyormuşsun geceyi. Yokuşunda canlanacak ve ezilmeme kararlılığını gösterebilecek sadece izinli düşlerin mi, nerede kaldı konuşkanlığın?

Sen gerçekte nasıl görünüyorsun, bu insanlar sana bakarken hangi gözünü kullanıyor? Anladığım kadarıyla yeni düşmedin bu cehenneme; içi neyle doluysa artık, için neyle doluysa? Arkana bakmadan koştuğun yıllar fark etmeden önüne geçerse, kendini o kılıkta görürsen sen nasıl bakarsın ona? Göğsünde ellerini büzüştürüp sallanma karşımda, yetiştirdiğin hiçbir fikirden memnun değilim derse küçük kızın bir gün sana; tutacak bir el bırakmadın diye titrerse dudakları, kaçmak için gün sayarsa o da kendi sarmaşıklarındaki saklılığına…

Kaybetmek hiç bu kadar güzel olmamıştı seni; hüzünlü karanlığımın sakat yanları… Eksiğini bulup küfretme cesaretini gösteremeden benden kaçışın yok mu hiç unutamam. Lisanını yeni yeni öğreniyorum senden daha da nefret ederek; bütün acımasızlığına rağmen iyi dayanıyorsun kendine. Yeni okuduğum bir kitapla hemen korkup küçülüyorsun; dinlediğin her ses beynine kazınıyor; sen hiç olmadığın kadar uzaklaşıyorsun yanımdan. Sevmediklerime uzaksın en çok da; kimi sorsam seni tanımadığını söylüyor ama biliyorum ki korkutmuşsun onları da bir şey diyemiyorlar. Bir yere varmak istemiyorum; vardığım yerlerden sıkıldım, ne için bu hayatın saçma saplantıları…

Kimseyi görmeseydim kendimi yine hapsolmuş hisseder miydim, aynaya bakmasaydım kendimi bilebilir miydim, konuşmayı bilmeseydim duyabilir miydim içimdeki sesleri? Onlara inat dolaştım ritimlerine uymadığım hayatın, uygunsuz olmayı ben seçmiştim ama önce onlar zorladı beni kirlenmeye, kaçmak için seçtim bu yolu. Kime ne diyeceğim beni ilgilendirirdi ya artık ilgilendirmiyor; isteyenler bana sorma nezaketini göstermeden tavır alıyorken benim de onlar gibi olmamı bekleyemezsin benden, bu kadar bir yapmacıklık bile bekleme, sırıtmayan yüzümde asıl o zaman sırıtır düşünceler…

Sormasaydın da söylerdim hapsettiğim sevinçlerin güzünü, yaratığa dönen sevinçler tanıdım yaşlarını sormaksızın arkadaş olmanın derin keyfi vardı peşimde, kendimi savunduğum iki ruh arasında, süratle doldurdum boşlukları, yer açtım zihnime ve seni tanıdım; rüzgarla gelen müthiş bir koku duydum yüreğimde, sabahın erken vakitlerinde güne aşkını ilan etmek için tüneyen bir kuş bile vardı dalımda ama kapsadığım dürüstlüğü sattım o an. Yalandan ibaretse yaşadıkların, giderken ardında bıraktığın her şeyden biraz daha keyifsiz, biraz daha ölümsüz olacaksın, bulunduğunda bir nöbetçi kulübesinde geri dönemeyeceksin telefon etmek istediğin yere, elinde küçük bir defter ile kalemsiz kaldığında ne yapacağını bilemediğin yazılası değil de oynanılası ezber bir hayat geçiverecek önünden; işte bu kaybolmak.

GİDİŞİNİ SEVEMEDİM; YIKIK EV, SAHİBİ, SAHİPSİZLİĞİ

GİDİŞİNİ SEVEMEDİM; YIKIK EV, SAHİBİ, SAHİPSİZLİĞİ

En çok bu şarkıda yazıyorum seni; kör parmaklarımın aziz ışığı… Küçük bir oğlan çocuğu en güzel böyle sarkıtılır herhalde balkondan, ‘bakın burada ne var?’ diye… O gün ne çok uyuyup uyanmıştım, her daldığımda yeni bir yerde sanıyordum kendimi. Anlatabilmek her şeyden güç, ben koparılmış bir yaprak kararsızlığındayken, rüzgarla uğraşmakla da bitmiyor iş, bilmezler çare yok yakarışlara, umutlar birbirine karışır gökyüzüne açılan yeni kapılarla. Kendinden uzun her santim için daha bir nefretle baktım yüzüne. Beni sarkıtacak cesareti sarf ettiğin cümleleri ince topuklu ayakkabılarının tıkırtısı altında, sen bir türlü yerinde duramazken, dinledim. Az geliyor artık kaçtığını sandığın küçük adımlar sana, daha büyük adımlar için toplamaya çalıştığın umutlarınla yeni kapılar açıyorken oda da sessizdi artık, ikimizi de büyüleyen yeniden doğduğun o sabahı unutamam. Gündüz düşlerini sevdiğimi bildiğin halde yanıma yaklaşarak gidiyorum demene veremediğim anlamı hala anlamış değilim…

Tam da sessizliği dinlerken duyuldu sensizliğin. Düşlerimin kilitlendiği o an, gözlerime bile yabancı. Bir insanın umutlarının önünde nasıl durursun? Bir umuttur gidiyor bana hiç uğramadan hayırsızca, çoktan verilmiş bir kararın kabulüyle sevinen ve üzülen ayrı bedenler de değildik; kuracak olsam nasıl bir ev sahibi olmak isterdim?.. Kapanacak olan bir dairenin başka insanlara kiralanması gibi bir burukluk vardı içimde en iyisiyle; ama sandığımdan fazlasıymış meğerse… Evet, tam da bir taşınma sancısı vardı içimde. Ama büyüyordu. Kimin nereden taşındığı sadece ev sahibini ilgilendiriyordu; ben bu kadar kötü bir emlakçı olamazdım, ticaretten oldum olası anlamazdım, kiracı yeni bir ev bulmuştu bulmasına da ev sahibi evi boş bırakma niyetindeydi uzun süre; her gidiş yeni bir başlangıç olamayabilir, yıpranmış duvarlara bakarak veda ediyordun, belki gerçekten de çok istemiştim bu kez kirayı, çok gelmişti faturaların, daha fazlasını istedin, bir daha çıkarılamayacak kararlılıkta çakılmıştı çiviler iki el arasındaki bütün sözcüklere…

Her şeyin fazla geldiği anlardan biri daha, ortak bir zemine oturtturulamayan kalıplar nasıl havada asılı kalırlarsa o gün ben avizenin yerinde öylece asılı idim, senin haberin yoktu.  Sadece aşk değildi bu, belki de aşk değil, bağlılıktı sana. Boynumdaki halata değiştim seni. Ayaklarımın altından tutarak destek olmanı beklediğim günlerde sen valiz topluyordun. Bazen yaşamak kaybolmaktır belki de; kaybetmek hiç bu kadar kutsal olmamıştı gözümde. Kazandığım tavla turnuvaları, en olmaz dediğin zamanlarda tutup tutmadığım şüpheli mistik zarlara olan hayranlığın, sallamaktan usanmadan her seferinde köpürttüğüm içeceklerin ortaya saçılmasıyla takındığın tebessüm, yapmaya üşenmediğim icatlarıma; “Buzlu Meksikalar” deyip geçmen; çünkü hala ateşten buzlar üretiyorum, değdiğinde yakıcı bir ses çıkarmadan kendi içinde eriyen, kahvenin ‘kırk yıl hatırı’ saçmalığını saymıyorum bile, ağıma taktığım minik balıkların su ile buluşma ümidi bile varken hep en ummadık anlara taktığım soru işaretleri, daha uygun bir yer yok muydu içimi daraltacak, hepsi bir anda nasıl zihninden geçer insanın? Kesici bir çoğunlukla senin galip geldiğin ezici ayrılıklar, olmuyormuş; bir yerden kırılan dalın tekrar filiz vermesi güle ait bir özellikmiş, zaten kim söyledi ki bunun ilişkiler üzerinde de uygulanabileceğini?

Ümitlerin kaybedilmesiyle keskinleşen rutubet kokusuna daha fazla dayanamadım, çıktığımda karanlıkla bir kez daha yüzleşmenin hiç de tedirgin olmadığım havasıyla yürüdüm. Geçen otobüsleri seyrettim hepsinin yolcusu var ama onlar da yalnızlar, geçen insanlara baktım yanlarında birileri vardı ama onlar da yalnızdı. Yalnızlığın acı bir tebessümü vardı aslında, yetişecek bir yeri bile olmayan, hesabı baştan kesilmiş. Terk edilmek daha farklıydı; o kanunun olmadığı boş bir anayasa kılığında bende hükmediyor, gidince kaç yıl yatacağım bilen yok hücrede, içimden bir şeyler kopacak sandığım o dakikalar uzadıkça uzadı, sadece yitirme duygusu değildi bu, kanıma susamış bir vampirin damarlarımdan yaşam sıvımı alması gibi idi, cesaret isteyen bu esaretin bir mükafatı yeniden hayata dönebilme umudumun olmasıydı, tabi tamamını almazsan içimden geçen her hücresini yaşamının… Kaçacak bir yerim kalmamıştı, sokaklar eskisinden daha da yabancı, görmek istediğim en son istimlak bedeli hücremin elimden alınmasıydı; birini daha kaldıramam bu akşam. Hayat hiç bu kadar kara görünmedi gözüme, hiçbir karanlık bu kadar sen görünmedi, yalnızlık bu kadar benden olmadı, bulup yitirmek daha kötü her zaman, bu kolay bir göç değildi yüreğinin sahilinden, kayıp gitmeye mecbur değildi yıldızlar, dememiştim ki daha kimse bilmiyordu bu neyin kutlaması? Anlamlandıramadığım mutluluklara karşın bugün içimden geçen sessiz bir yıkım, enkazı kaldırmaya gelen araç, evi ne zaman götürecek diye beklerken beni, ben daha ne kadar sürdüreceğim bu oyunu, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmem gerektiğini söyleyecek insanlar, peki ama ruhumun hastalığını da taşıyacak mı o araç?

O gün güzelce salınmaktan başka bir şey yapmadın o evin içinde,  oradan oraya toparlanma telaşı içinde olan sen, kafatası iyice belirginleşen bir kaybın derisine yapışarak zayıfladığını bile görmedin, hiçbir şeyi büyütmeyi beceremedik, acınılası sevdalar dışında, onu da iyi besleyemeden gitmeye teşnesin çoktan, benim halim yoktan. Görmek için uğraştığım bütün kareleri kesip attım, beynim bu kadarına alışık değilken geldiğim yere dönüyorum. Çıkmaz bir sokağa dönüşmeden gitmek en iyisi, haklısın. Seni, evi, kaldıramayacağın bağlılıkları ben terk ediyorum; şimdi ihtiyaç olan ikinci bir enkazı kaldırması için başka bir araç…

Deniz, Özlem, Eylül ve Aşk

Aşkın ne demek olduğunu” söyleyebilir misin bana sevgili?
O diyalektik tutkuyu “gözyaşlarının hüzünle dansı” olarak dile getirebilir yahut “kahkahaların mutlulukla enstantanesi” olarak adlandırabilir misin?
Denize yakılan özlemi”, “eylüle duyulan aşkı” hangi söz öbekleriyle açıklayabilirsin?
Hangi “deyim”, hangi “atasözü” özetleyebilir içimizdekileri?
Hangi “yeraltı edebiyatı” sonsuzlaştırabilir “okyanusumsu duygularımızı”?
Hangi “melankolizm” hesaplayabilir “yüreğimizin debisini”?
* * *
Deniz” de var şu an içimde, “özlem” de var, “eylül” ve “aşk” da var…
Sensizliğin kıyılarına” vuruyor artık gemilerim, “kapitalist sandalların meteliksiz balıkçıları” benim için söylüyor deniz türkülerini…
Bir “balıkçı meyhanesi” oluyor hüzünlerim, “içtiğim birkaç bira” neşelendiriyor beni…
Aşkın kördüğüm sahilleri” yakamozunu saklamakta şimdilerde…
Ağlıyorum aslında ben, sözcüklerim dile getiriyor “içimdeki özlemi”…
Biraz “hüzün” kokuyor nefesim, biraz “masal”, biraz “şiir”…
* * *
Ağlıyorum durmaksızın, “gözyaşlarım sözcüklerim oluveriyor”…
Dokunmak gerek o “gözyaşlarına”, dokunmak!
O “sözcüklerden” nice anlamlar çıkarmak gerek!
Çünkü o “gözyaşları” ve “sözcükler”, eylülde dökülüyor “gözlerimden” ve “kalemimden”…
Şiirlerin hangi dizesinde yer almalı sence, “o ketum çığlığım”?
Hangi mısrasında alevlenmeli “hecelerim”?
Hangi şairin gözyaşlarına karışmalı, “aşkımtrak özverilerim”?
Aheste aheste”, hangi seste yükselmeli dilimin ucundakiler?
* * *
Deniz özlemle”, “eylül aşkla” beraber bu akşam…
Deniz” ve “aşk”… “Özlem” ve “eylül”…
Hepsi “sana olan tutkumun sözcüksel bir görünümü” sadece…
İster öyle, ister böyle…
Her türlü dile getirebilirim bu “dörtlüyü” ben…
Denizin özlem ve eylüle olan aşkını”, “aşkın ve eylülün denize duyduğu özlemi”, “özlemi aşk denizinin mavisiyle buluşturan eylülü” dökebilirim kelimelere…
Senin içindir çünkü bu “cümlelerim”, senin içindir çünkü bu “benzetmelerim”…
* * *
Deniz”, “özlem”, “eylül” ve “aşk”…
Bir deniz kıyısının “hüzünlü bir akşamı”nda buluşuyorlar yine…
Ne “deniz özlemsiz”, ne “eylül aşksız” olabiliyor bu mevsim…
Deniz özlemi”, “özlem denizi” ya da “eylül aşkı”, “aşk eylülü”…
Duyguların eylülle buluşması”, “kaygıların aşkla vedalaşması”…
Ve daha nicesi nicesi…

KALACA(K) ARA(N)LIK

KALACA(K) ARA(N)LIK

Üstüne sinmesini beklemeden, gitmek en iyisi bir şehirden

Hayatla bağlarını koparacağını hissettiğinde durursa an

Dünyadan önce dönmene izin verirse biri

Yaşayan onca insana rağmen esir olduysan kırmızılar içinde bir dilbere

Güzel, zarif parmakları varsa bir de, gitmek en iyisi bir şehirden

Bakıp da görmezken o, sen siyah puslu bir taşa aldandıysan

Yalnızlığına sığınma, daha ne öğretecek sana?

Diyemeden uzaklaşmak zorunda kalacaksan…

Bir İspanyol meyhanesi, güzel kadın ve sen,

Mutluluk denilen “la alegria” uğramamış sana,

Parçaya kattığın hüznü okuyan dilin değil gözlerin,

Kendine söz geçiremeyen sızılı kadın,

Bakalım huzur bulacağın bir yer yaratabilecek mi parmakların?

Kaçında mutlu olacaksın, kaçından pişman tanıştıklarının

Sormaya gerek bile yok hala yalnızsın senin için ölmeye hazır onca adımdan…

Kopmaya çalıştığın daha eskilerde bir salkımsa,

Kesecek kadar güçlü değilse bileklerin

Ve hala sıkıntıdaysa yüreğin

Onu bekleme lütfen o yok, öldü, dediğin gibi öldü.

Onu sen öldürmedin, ben öldürmek isterdim ama geç idi vakit;

Sen karanlığın içinde bir kaybolup bir yanan ışığındasın dünyanın,

Bense o sigaranın bir nefeslik dumanı,

İçine çekemediğin, bir türlü sende kalamayan

O kısa duman aralığı olmayı bile ne çok istedim…

Ardımda bir şey bırakmadım bilesin

Kimden diye düşünme pencerenin altındaki su dolu kova, bu eski dosya, kenarı kıvrılmış örtü…

Tanımak için izsiz, habersiz, görüşmeden, hesapsız gidiyorum;

Ne ekmek arasında resmin,

Ne ucunda hecelerin esmer kaplar, içi boş

Ne sevdalı türkülerde kalan güzel hatlar…

Yeni bir şarkıda ispiyonlandığın güne inat yürümeyi beceremeyen umut

Uçan kelebeğe ait gri denizler

Kıyındaydım tuzlarınla sendelerken ayaklarım,

Hep bir karşılığı olmalı, karşılaştığım insanların

Bilmediğin kıyılarını keşfettim zamanın.

Seni Heceliyorum

Yalnızlığım ellerimden tutup karanlık
sokaklara doğru götürüyor beni ve sonrasında ise yalnızlığım beni kaderime terk
edip çekip gidiyor. Yapayalnız yürüyorum boş sokaklarda. Her adım atışımda bir
sarhoşluk sarmalıyor bedenimi. Durup bekliyorum ve o masum ama bir o kadar da
hırçın geceyi dinliyorum. Gecenin sessizliğinde kaybolup bilmediğim uzaklara
gidiyorum ve her anımda seni heceliyorum.

Hafiften serin bir rüzgâr
esiyor ve bana şöyle bir dokunup geçiveriyor yanımdan. Ardından bir yaprak ani
bir hışırtıyla yere düşüveriyor. Yıldızlar yaramazlıklar yapıp beni
kıskandırıyorlar. Tatlı bir bahar kokusu yayılıyor etrafa. Birden ellerimde
ellerin varmış gibi hissediyorum ve kapatıyorum gözlerimi, kulağına eğilip aşk
şarkıları mırıldanıyorum yanımda sen varmışsın gibi. Gözlerinin içine bakıp
seninleyken bile seni heceliyorum aşkımın her parçasında.

Birden
ihtimaller denizine dalıyorum hiç çıkamayacakmışçasına. Her türlü ihtimalde ve
ihtimalsizlikte yine sana geliyorum. Denizin mavi suları, martılar, yalnızlığım
ve tabii ki her zaman olduğu gibi bir de ‘sen’ varsın o an gözlerimin önünde ve
aklımın her köşesinde. Bir sessizlik sarmalıyor her yeri ve seni anıyorum
kalbimin her atışında, seni yaşıyorum almış olduğum her solukta. Seni
heceliyorum yaşamış olduğum her anımda.

Bu aşk, içimde yaşamış olduğum
hiç bitmeyecek bir savaş gibi esareti altına almıştı tüm kalbimi. Ne kadar da
direnmeye çalışsam ve her ne kadar da kendimi savunmaya çalışsam bu savaşın da
galibi sendin. Kalbimin her köşesini fethetmiştin artık ve tek sahibi ben değil
artık sendin. Her köşesini yıkıp yeniden inşa etmiştin. Kalbimin yeni mimarı
sendin artık.

Tarifi olmayan karmaşık duygular sarmıştı etrafımı. Her
yer kuşatılmış ve tek bir çıkış yolu bile kalmamıştı. Kalbimin sahibi olan ‘sen’
her yönümle bana sahip olmak istiyordun. Ruhum, bedenim ve her şeyim senindi
zaten ama anlaşılan o ki sen hala bunun farkında değildin. İşte o an kalbimden
gelen ve dilimden dökülen şu mısraları yığıveriyorum önüne;

Seni
heceliyorum

Akan gözyaşlarımın her damlasında

Seni heceliyorum

Kanımın her damlasında

Kalbimin her atışında

Esen
rüzgârda

Doğan güneşte

Seni heceliyorum

Hayatımın her
anında

Seni heceliyorum senin her bir bütününü bin bir parçaya ayırarak
ve her virgülünde durup soluklanıyorum. Her soluklandığım anda seni içime
çekiyorum ve kalbime hapsediyorum. Seni ayırmış olduğum her parçanı
tamamladığımda noktayı koyuyorum. Ve noktalar bile seni benden ayıramıyor işte.

İşte o an her şeyin farkına varmıştın ve ben kalbinin derinliklerinde
kaybolmuş senin içinde yaşamış olduğun savaşı kazanmıştım. Aslında kaybeden
yoktu ve de hiç olmadı. Çünkü her ikimizde kazanmıştık ve bu savaşın galibi
bizdik. Kazanan her yönüyle aşktı. Ve aşk her zaman kazanmaya devam edecek ve
birileri her daim birilerini hecelemeye devam edecektir benim seni hecelemiş
olduğum gibi.

Demir Özlü’den “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”

Ne kadar da güzel özetliyor Onat Kutlar, Demir Özlü‘yü…
Diyor ki onun için:
Berlin, Paris, Prag, İstanbul, Stockholm, Amsterdam arasında mekik dokudu… Ona edebiyatımızın en ilginç erotik pasajlarını yazma fırsatını veren kadınlar gibi, kentler de Demir Özlü’nün sevgili kahramanları oldu… Ve yolculuklar elbette…
Bir bahar gününde tanımıştık onu…
O romantik insanı Çukurova Üniversitesi‘nin bir konferans salonunda içselleştirmiş, edebiyat edebiyat bakan gözlerinde evrensel sözcüklerinin heceleri oluvermiştik…
Öylesine dikkatli dinliyorduk ki, sanki bir saniye kaçırsak çok şey kaybedecek gibiydik…
Romanlardan, öykülerden bahsediyordu Demir Özlü
Dostoyevski‘den bahsediyordu, onun “Kumarbaz”ından…
Kitap okumazlığın bir toplumun başına neleri açtığına ve açacağına ilişkin örnekler veriyordu durmaksızın…
Goethe‘nin de çınlatıyordu kulaklarını, Victor Hugo‘nun da…
Birkaç saatlik bir buluşmaydı oysa, ama üzerimizde derin mi derin bir etki bırakmıştı….
Şimdi ise eylülü soluyorduk birlikte…
Sen bir köy evinde, bense denizin hemen berisinde “eylülün hüznüyle” demleniyorduk, kendi sessizliğimizde…
Şehirden uzaklaşmak bu olsa gerekti, belki de…
Şehrin “monotonluğundan”, şehrin “sıradanlığından”…
Hem senin için, hem benim için…
* * *
Demir Özlü‘nün seçme öykülerinden oluşan bir kitabı var şu an elimde…
Denizin esintisi eşliğinde “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz” (Dünya Kitapları) adlı kitabını okuyorum, eylülün pullarıyla bütünleşircesine…
Berlin, Paris, Prag, İstanbul, Stockholm, Amsterdam arasında mekik dokuyan Demir Özlü‘nün iç yolculuğuna tanık oluyorum…
Deniz kıyısında dolaşıyorum ardından…
Balıklarla deniz kabuklarının koklaşmasını Demir Özlü‘nün sözcükleriyle eşdeğer buluyorum…
Yürüyorum iskeleye doğru, balıkçılar yok ama ben onlarla konuşuyormuş gibi yapıyorum…
İç konuşkanlığımı” kelimeleştiriyorum “hüznün yelpazesinde”…
Hazan mevsiminin yelleri” esiyor ve beni üşütüyor…
Denizin dalgası” tenimle özdeşleşiyor ve beni “eylül eylül” titretmeye başlıyor…
Ne çok şey öğretiyor “eylülün yalnızlığı” insana, ne çok şey aşılıyor “olgunluk çağlarına”…
Katre katre “gözyaşı”, katre katre “yalnızlık”!
Deşifre ediyor tüm hislerimi ve aşkın kanatlarında buluşturuyor her metrekaremi…
* * *
Aşk” ne demektir ki bir eylül buluşmasında canlandırsın yine duygularımızı…
Önce ağlatsın bizi, ardından güldürsün ve sarsın tüm bedenimizi…
Bizi bize tutsak etsin, biz konuşmasak bile konuştursun “sessizliğimizi”…
Sessizliğimizin altındaki “çoksesliliğimizi” çıkarsın ortaya…
Çıkarsın ki “farklılığımıza ilişkin bağıntı” dışa vursun kendini…
Yalnızca bizim için çözümlensin “denklemler”, yalnızca bizim için çalsın “aşk şarkıları”…
Sezen Aksu “Gülümse” şarkısını yalnızca bizim için söylesin…
Demir Özlü bizim için de yazsın bir öykü ve kelimeleştirsin “içimizdeki dışımıza taşamayanları”…
Dolup taşsın “mürekkebi”, dolup taşsın “gözlerinin ardındaki derin sezgileri”…
Ah, ah!” desin Nazlı Eray bir kez daha, Fazıl Say “Yalnızlık Kederi”ni (Doğan Kitap) yeniden konçertolaştırsın…
Ataol Behramoğlu “Bir Gün Mutlaka” şiirini bizim için yeniden okusun, Zülfü Livaneli “Güneş Topla Benim İçin”i seslendirsin ve susmasın sevgililer…
Gözyaşları” da aksın, “mutlulukları” da…
Biz yine “hüzünlerin adresinde” buluşalım, biz yine “eylülle” kucaklaşalım…
Olsun ve bitsin işte…
* * *
Demir Özlü‘nün “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”ü çok uzaklara götürüyor beni yine…
Sensizliğin coğrafyalarında volta attığım günlerle” buluşturuyor…
Sonbahar yalnızlıklarımı” çoğaltıp “kış yağmurlarında” ıslatıyor hüzünlerimi…
Roma‘da karşılıyor beni İtalyanca bir şiirle, ardından Paris oluyor gözlerimde, Stockholm‘de titretiyor kar beyaz eldivenlerle…
Caddelerinde ıslandığım kentlere gidiyorum Demir Özlü‘yle birlikte, kaldırımlarda gitar çalarak para kazanan insanları getiriyorum gözlerimin önüne…
Ardından kitaptaki kimi öykü başlıklarını bir kağıda yazıyor ve okumaya başlıyorum:
Tiyatro”…
Sokak”…
Kaldırımlarda”…
Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”…
Konyaklar”…
Paris’te”…
Akşamüzerleri Gidilen Bir Bar”…
Charlottenburg”…
Pia ile Bir Öğleden Sonrası”…
Sözcüklerdeki birleştiriciliğini” seviyorum, Demir Özlü‘nün…
Bir yaşantı”, “öykücülük”, “aşk” ve “romantizm”…
Hepsi bir arada… Hepsi çizgileşiyor bir ufukta…
* * *
Demir Özlü‘yü “Ona edebiyatımızın en ilginç erotik pasajlarını yazma fırsatını veren kadınlar gibi, kentler de Demir Özlü’nün sevgili kahramanları oldu…” şeklinde anlatan Onat Kutlar, şöyle sonlandırıyor Demir Özlü öykülerine ilişkin sözcüklerini:
Şimdi tıpkı bu güzel eylül gününün gülümseyen hüznü gibi, bir ‘melankolinin’ peşinde… Kalabalık içinde, dostlar arasında bile çok yalnız, çok güzel ve öznel bir yazarın bitmeyen iç yolculuğu…
Tıpkı bu güzel eylül gününün gülümseyen hüznü gibi”…
Melankolik” ve “karmakarışık”…
Her “yazarda” olduğu gibi, her “aşkta” olduğu gibi, her “yalnız kentte” olduğu gibi…
Eylül, eylül, eylül işte!
Bu yazının mayası da bu “hüzün”den oluşuyor…
Bu yazı da besleniyor “eylülün gözlerinden”…
Birkaç “güzel sözcük”, bir tutam “yalnızlık, bir dirhem de “sessizliğin sesi”…
Yoksa, Demir Özlü‘nün “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”ü bu yazının sadece bir bahanesi…

HEP BÖYLE KOKARAK KALACAKSIN

HEP BÖYLE KOKARAK KALACAKSIN

Nedendir bilinmez bugün yeniden beynimdesin. Esintisinde bulduğum koca hatıralardan bir çırpıda geçivermek yürek isterken birden en olmaz dediğim zamanda buldum kendimi. Hatırlamam sandığım gölgelerden ibaret siluetlere inat çok netti o. Küçük bir ağaç eşiğinde uzanmış yatan eskimiş elbiselerini hep ağaç için sakladığın sahici sen. Yakaladığında koşar adım düşlerini, iplerini hep o deniz sandığın huzur boşluğunda öğrendim. Meğer hayallerin hiçbir yerde yokmuş uğultusu; sadece kokusu varmış uzuna kısaya bakmadan kök verenlerin. İlla güzel kokması da gerekmezmiş, bu en büyük lütfu! Sen iğde yaprağının keskin kokusuna saklanmış iğneyi doldurmayacak kadar küçük burun deliklerine sahipsin; neden az hayal kurduğunu yeni yeni anlıyorum.  Anlamamak için kapattığım kapılarımın anahtarı hiçbir kilitle uymaz ben istemeyince, açıklaması olması gerekmez bazı durumların; sen öylesin işte.

İçime işleyen her gıcırtılı kokuda gözlerimi kaparım, uzaklaştığım yerle hı hı bağları dışında hiçbir ışıltı koymam dudaklarıma, uyandığımda nerde olduğumu unutmanın tedirginliği altında çok mu konuşmuşlardı ben yokken orada? diye düşünmek de çok umurumda olmaz, çünkü çoktan geçer kaybettiklerim gözümün önünden, çünkü uzanıvermişim göğün yüzünü görebileceğim yere, sadece kaybettiklerim değil kazandıklarım da buradalar ve ben hep kavuniçi rengindeyim; kabak tadı vermeye başlayınca ayrılıklar…  Burnuna yenik düşen bir insan gördünüz mü? Ben birçok koku sunarım insanlara ve onlardan beslenirim uzunca süre, yakasında kalan kuru çiçekler değilim kıyafetinin ya da vazonu zengin göstermek istemem hiçbir zaman ben ancak kırda hayat bulabilirim; senin eski kıyafetlerinin çim olmuş lekelerine değerek.

Üzülecek bir şey yok hatta sevin; belirli bir mevsime ait olmadığına, belirlenmiş bir yerin, zamanın, yükseltin olmadığına, sıkışıp kalmayacaksın bir yerde, vatandaşı olmayacaksın hiçbir toprağın belki ama istediğinde her topraktan geçeceksin her ölümü tadacaksın her güne yeniden başlayacaksın; filizi olacaksın yeni bir aşkın ya da nefreti olacaksın kabahatsiz parfüm şişesinde dostların… Zamanın durduğu yerde olacaksın arabalar durmazken trafik polisine, eski gün özlemlerinde olacaksın gözünün yaşı kurumadan avuca dökülen ve yeni umutlarda olmanı dilerim en çok eksilse de yenilenen ilkbahar sabahında.