Belki

Hayat çok zalim ve bir o kadar da acımasız bir şekilde devam etmekteyken sen ardına
bakmadan yoluna emin adımlarla devam ediyorsun. Yürüyorsun ve yolun sonu hiç gelmek
bilmiyor. Pes etmiyorsun çünkü durduğun an kaybedeceğinin farkındasın. Yürüyorsun ve
hafiften bir rüzgâr esiyor, güneş kara bulutlar arasından yansımaya çalışıyor, bir
de yağmur yağıyor. Bu karmaşa sonucu oluşan gökkuşağı birden dikkatini dağıtıyor ve
gözlerini bu renk cümbüşünden alamıyorsun.

Belki, ayağın bir taşa takılacak ve yürümüş olduğun bu yolda bir çukurda birikmiş
olan suya düşüp üstün başın çamur içinde kalacaksın. İşte bu andan itibaren bütün
planlarında bir değişiklik meydana gelecek ve geri dönmek zorunda kalacaksın.

Doğruluyorsun geri dönmek için ve derin bir of çekiyorsun. Bu nasıl bir şans diye
sitemler edip söylene söylene yürümeye devam ediyorsun. Eve vardığında üzerini
değiştirip çıkmak için adım attığın an içeriden kahkahalarla dolu sesler dikkatini
çekiyor. Kapı aralığında içeriyi gözetliyorsun ve içerdeki sıcaklık yüzüne yansıyor.

Belki, odada yanan soba ve sobanın üzerinde bulunan kestaneler aklını alacak ve
içerideki koyu muhabbet seni içine çekecek. Sen de bu ortama dahil olup kendini
içerinin sıcaklığına kaptıracaksın. Bir köşeye geçip oturacaksın. Derken gözlerin
birden pencereye takılacak ve camdan akan yağmur taneleri seni başka diyarlara alıp
götürecek. Birden oturmuş olduğun pencerenin bir köşesinde bulunan ve kimsenin daha
önce fark etmediği ufak bir delikten bir rüzgâr esecek. Yüzüne vuran serinlik seni
dışarı çağıracak ve çıkacaksın.

Dışarı çıkıyorsun ve tekrar kalmış olduğun yerden yoluna devam ediyorsun. Sararmış
yapraklar tüm yolları kaplamış durumda. Bir hüzün bulutu sarmalıyor etrafını ve
geçmişe doğru kısa ama bir o kadar etkili bir yolculuk yapıyorsun.

Belki, karşına geçmişte seninle beraber olmak isteyip de reddettiğin biri çıkacak ve
tanınamazlıktan geleceksin. Geriye dönüp baktığında bir yerlerde ona karşı bir
şeyler hissettiğini anlayacak ve onun ardından koşacaksın ona yetişmek için ama
yetişemeyeceksin. O çoktan kaybolmuş olacak ve sen bin bir pişmanlık içinde
hıçkırıklara boğulup ağlayacaksın. Birden dengeni kaybedip olduğun yerde yığılıp
kalacaksın.

Gözlerini yavaş yavaş açıyorsun ve etrafını şöyle bir süzüp nerede olduğunu anlamaya
çalışıyorsun. Bulunduğun yeri daha önce hiç görmemişsin ve buralara yabancısın.
Gözlerin yanmakta olan şömineye takılıyor ve o an bir titreme beliriveriyor
vücudunda. Şömineye doğru gidip yanmakta olan ateşin önüne oturup ısınmaya
çalışıyorsun. Arkandan bir el uzanıp gözlerini kapatıyor. Bir şaşkınlık sarmalıyor
seni. Bu ellerin sahibini merak ediyorsun.

Belki, geçmişte yapmış olduğun bu hata telafi edilmiş olacak ve bu ellerin sahibi
peşinden koşup da bulamadığın kişi olacak. Kalbin deli gibi atacak ve dilinden bu
kişinin o olması için dualar dökülecek.

Belki de bir hayal kırıklığı yaşayacaksın. Birileri seni buraya hapsedecek ve sen
ömür boyu dört duvar arasında mahkûm kalacaksın. Bir kuş misali kanatlarını
çırpacaksın özgürlüğüne kavuşmak için ama kafesinden asla uçamayacaksın.

Elleriyle gözlerini kapatmış olan kişi birden ellerini çekiyor ve kulağına eğilip
bir şeyler mırıldanıyor. İşte o an mutluluktan havalara uçuyorsun. Kaybettiğini
düşündüğünü yeniden kazanıyorsun. Artık için rahatlıyor ve içinden derin mi derin
bir oh çekiyorsun. Gözbebeklerin gülümsüyor, yüreğin hayata meydan okurcasına
atıyor. Heyecanda düşüp bayılıyorsun.

Belki, bir rüya görüyor olacaksın ve uyandığın an yeniden bir hayal kırıklığı ile
karşılaşacaksın.

Belki de bir kuş misali kanatlanıp beyaz bir güvercin gibi mutluluğa uçacaksın.

Ardımda hikâyem, elimde değnek

peri slahşör değnekArdımda hikâyem, elimde değnek

Açılması için önünde diz çöktüğün sandıktan seni rahatlatacak cevap geldi sonunda. Provalarında tekrarladığın her şeyi eksiksiz yapman söylenmişti, sayısı belli sanılıyor ya doğuşun; palavra. Nasıl ifade edebilirim, üzerimde yazdan kalma askının diğerlerinden dolu kadehleri, hurafe değil ki…  Kabuğun tek zar, kışa doğru gafil avlanarak bir adım öne geçmek istiyorum. Av olmayı bilerek seçtim, bazen ölmek için iyi bir silahşör beklersiniz, nasip olmaz; kör Osman’ın topal sevdiği Fatma’nın hayal edemeyeceği kadar hızlı bir at. Ne o koşar ardından ne de diğeri koşarken onu görebilir. İlk sancıyı yıllar önce duyduğunu biliyorum, istediğim şey şikesiz bir tezahürat; gerçekten mutlu olduğunda bağıracaksın! Hısımına bakmadan. (daha fazla…)

Püff…

image001

Püff…

Bir bedeli var diyordu, yaşıyorsan sevmek zorundasın hayatı. Sevmesen de yalandan güleceksin ki güçlü sanıp yaklaşmasın yanına. Sızacak bir çatlak bulsa daha mı iyi olurdu yalanıma? Uzaktan sevmek olur mu -bilmeden barış çubuğu uzatılır mı- yazık değil mi güvercinin gagasına, kuşandığı dalı verecek daha kıymetli başka birini bulamaz mıydın, seçme şansın kime tutsak, ne zaman açılır düğüm, haber verecekler mi bana iznim çıktığında görüşebilmem için yetkili ile… Bir parmak bal çalındı ya ağzına hemen şekerleme yaparsın kovanın altında, bundan daha da artıyor işbirlikçiler, bir gün fark edeceksin, tuttuğun bekleme nöbeti bir senin başına dert açacak. Her yeni başlangıç için diyeceğin kelime bir sonrakini aratacak: Bu bir işaret olmalı! Kendi işaretini kendi kaybeden usta bir uyuşuğa zamanın sonsuzluğunu nasıl anlatabilirim… İstediğin izi sür yine de kendi izini yaratmadıkça -köpek gibi- koklayacaksın çobanına yaranmak için vurduğu avı. Yeter ki bul diyordu, arıyorsan bir yerlerde o mutlaka vardır.

(daha fazla…)

Asaleti astılar, gören olmadı…

image002

İçinin sıkıntısı nasıl taşar gözünden, kaç zaman öncesinin nasır tutmuş yaşları bunlar? Ne kadar küçük, o kadar parçalı, bulutunu kendi beslemiş… Gitgide azalıyor mu hassas sandığın duyuların, ertelenerek… Yüreğine eşlik eden gözlerinde kaç mevsim yaşatabilirsin, süresiz? Patlamayı andıran bu ses bu kadar kısa süremez.  Yine mi sesini kısmışlar hoparlörün, geride kalan; duyma yetisini kaybettiğini sanan kulakların sırasıyla terk ettiği canlılık…  Kimse görmemiş olamaz, yaralılar ölüler görünüyor oradan, tartışma yarattığına göre, bu bir yanılsama olabilir; çocukların ve delilerin dikkatini çeken bir tür ayrılık, her saflığın içinde barınan karşılıksız sevgi gibi. Onlar da sıradan değil.

(daha fazla…)

Karanlıklar Şehri

Tanımlanamıyor içimde kopan fırtınalar. Görmeden de korkutuyor beni “Karanlıklar
Şehri”.

Bir yangın var içimde ama bu yangını söndürmeye dökecek su dahi yok. Acı bedenimin
her tarafını kuşatmış durumda ve bu acı yolun sonuna yaklaştıkça şiddetini
artırmakta. Yolculuk bitmek üzere ve “Karanlıklar Şehri” beni yudum yudum içine
çekmekte. Etrafımı sarmış olan ışıklar etkinliğini yitirmekte, güneş gücünü geçen
her saniye kaybetmekte ve ben korkularımla mücadele etmekteyim. Ama nafile.

Giriverdim “Karanlıklar Şehri”ne, ufak ve sessiz adımlarla yürümeye başladım. Yere
ayak bastığım ilk anda bir bataklığa saplandığımı anladım. Kurtulmaya çalıştım içine
düşmüş olduğum bataklıktan. Etrafı kuşatmış olan bir yanık kokusu vardı. Güneş hiç
uğramıyordu bu şehre. Ay iki büklüm olmuş ışığının sadece yüzde ellisini
yansıtıyordu üzerime. Yıldızlar nadir sayıda ve çok ama çok cılızdı. Gökyüzü üzerine
kara bir tabaka çekmiş adeta ağlıyordu.

Hüzün kokuyordu etraf. Dallarında yaprak dahi kalmamış olan ağaçlar korku salıyordu
dört bir yana. Sessizlik ise bu korkuyu daha da şiddetli bir hale büründürüyordu.
İki büklüm olan ay birden kayboldu. Nadir ve cılız olan yıldızlar daha da uzaklara
gidip bir nokta halini aldılar. Etrafta hiç ışık yoktu. Artık hiçbir şey eskisi gibi
değildi.

Etrafa karanlıklar tamamen hâkim olmuştu. Sessizlik bozulmuş, acı dolu sesler
ortalığı inletmeye başlamıştı. Yalnızlık peşime takılmış adeta bir gölge misali beni
takip ediyordu. Gece beni hiç sonu gelmeyecek yollara doğru sürüklüyordu. Ağaçlar
hareketlenmeye başladı ve üzerime doğru sinsi adımlarla yürüyorlardı. Beni
oluşturdukları bir çemberin içine hapsettiler. Uzatmış oldukları dallarla ellerimi
ve ayaklarımı bağladılar. Ellerine düşmüş, onların esiri olmuştum artık.

Gözlerimi açtığımda ellerim ve ayaklarım çözülmüş bir halde sanık sandalyesinde
otururken buldum kendimi. Yargıç iri gözlerini bana dikmiş, beni sorgulamak için can
atar bir vaziyette ilk celseyi açmıştı. Etrafımda tanımlayamadığım korkunç
yaratıklar belirmişti. Hepsi bana bir suçlu gözüyle bakıyordu. Anlaşılan karanlıklar
şehrinin tüm huzurunun kaçmasına sebep olmuştum.

Yargılanma sürecim başlamıştı ve etrafımda bulunan her yaratık beni yok etmek
istercesine korku saçan gözlerle bana bakıyordu. Bense bu bakışlar altında ezilmiş,
o an sadece bu durumdan kurtulmayı hayal etmiştim. Yargıç tüm tanıkları dinlemiş ve
son sözü söylemek için hazırdı.

Gereği düşünüldü:

“Sanık, sahibi olduğumuz ‘Karanlıklar Şehri’ne hiç umulmadık bir anda giriş yapmış
ve bunun için herhangi bir izin almamıştır. Ayrıca bu şehrin kurallarını ihlal
etmiş ve kural tanımaksızın yoluna devam etmiştir. Bu ihlal sonucu şehir içinde
düzen bozulmuş ve şehirdeki huzur kaybolmuştur. Sanık, her şeye rağmen yapmış
olduğu bu duruma bir son vermeyip bu hatayı ilerletmeye devam etmiştir. Tüm bu aksi
sonuçlar dolayısıyla sanığın bu sandalyede oturması gereği sonucuna varılmıştır.”

Tüm bunları duyduktan sonra ne kadar büyük bir hata işlediğimin farkına varmıştım
fakat bunun geri dönüşü yoktu. Suçlu sandalyesinde oturan bendim ve beni haklı
çıkarmak için savunacak kimse de yoktu.

Yargıç son kararını vermişti anlaşılan. Herkes suspus olmuş yargıcın ağzından
çıkacak olan son sözleri merak dolu gözlerle bekliyordu. Kalbim hızlı hızlı atmaya
başlamıştı. Belki bunlar hayatta geçireceğim son anlarımdı, belki de son bir
kurtuluş yoluydu benim için. Ve yargıç kararını açıklamıştı.

Hüküm:

“Sanığın işlemiş olduğu bu suçun ehemmiyetinin farkında olmaması ve işlenen bu suçun
farkında olmasa bile bu suçu işleme teşebbüsünde bulunmasından dolayı ‘Karanlıklar
Şehri’nde ömür boyu kalmasına ve bu süre boyunca ‘Karanlıklar Şehri’ adına hizmette
bulunmasına, eğer verilmiş olan bu hükümler dışına çıkılması durumunda ‘kör kuyuya’
atılmasına karar verilmiştir.”

Çıkan sonuç herkesi mutlu etmişti ve ben adeta yıkılmıştım. Artık hiçbir şey eskisi
gibi olmayacaktı. Her iki durumda da bir çıkmazın içine sürüklenmiştim. Umutsuzluk
dört bir yanımı sarmalamıştı ve ben yenik düşmüştüm. Bu duruma katlanamıyordum.
Bunun bir çıkış yolu olmalıydı. Karanlıkları yenmenin bir çaresi olmalıydı. Bunun
çaresi karanlıkları aydınlığa çevirmekti.

Kim bilir belki bir gün “Güneş” bir yerlerden benim için de doğacak ve beni içinde
olduğum bu durumdan kurtaracaktı. Karanlıklar Şehri de burada son bulacaktı. Kim
bilir?

Kum – Ağaç – Deniz … sorular…

Kum – Ağaç – Deniz … sorular…

İnsanın ruhu büründüğü havasında mı gizli, doğasının? İçimi saran bu sıcak havanın kaynağı güneş mi mesela, yağmur yağsa ne olur? Düşünceme vuran gökyüzü kaşını çatar belki. Rüzgâra üflemesi için ney’i veren başımdan attığım göç yorgunluğu mu? İçimden taşan ırmakla tanışalı çok olmadı. O, hikâyesini kendi yazmak isteyen usta bir yazar edasındayken, önüne çıkacak irili ufaklı çakıllardan habersiz mi dersiniz? Hayır, haberi var, kendini kandırıyor inatla, geçici bir süreliğine dışarıya kapalı; servis dışı… Aldığı görevi tamamlamak için savaş veriyordur belki ya da vazgeçmiştir sorumluluklarından… Bütün minnetlerden kurtulmuş başına buyruk ve bir o kadar da mağrur hali, hangi edasında saklı o kadar çalı çırpı bunu kendisi de bilmiyor, utanmadan hepsini taşıyor yine de.

Tanımlayacak bir şeyler arıyor dolambaç gibi hissettiğinde kendini. Oysa alışkanlığından mıdır, kendi canını acıtmayacak şeyler ne kadar da sahte görünüyor gözüne. Gerçeğin bir yüzü koluna asılı bir çanta gibi ağır; ne kadar büyükse o kadar çok şey alıyor içine. Terazi küfesini hatırlatıyor bu durumu, hep bir yanı fazla çekiyor, ne kadar da yüksek bir çekim gücü var saplanıp kalmış bir bıçak hoşluğunda bir yanına. Acıdan çok, keyif veriyor bıçağı oynatmayınca. Peki ya oynatırsa? Kafasını mı bıçağı mı? Ve artık bir omzu diğerine göre aşağıda, gerçek bir görüntü istemişti, oldu sonunda, yüzleşince bunu da beğenmedi, şimdi aynalarla kavgalı. Ya öteki yüzünde kim bekler kavganın? Gerçeğin diğer yüzünde sen varsın. Seni tanımlamayı seçiyor iştahı. İyice acıkmış baksana, görmedi diğer acıkanları… Sen kenarında çiçekler açan bir nehir dinginliğinde, üstüme geçirilmiş bir kumaşla bütünleşen sonsuz bir gözyaşısın.

Nankör bir vaka değil, sahiden kör bunun gözleri. Bilerek kaçmıyor hiçbir şeyden, sanki bir zaman kumunda bir düz bir ters çevrilip duruyor, önce düz, çünkü kazanacağını düşünüyor; zamanın kumu yeni alınmış bir eşyanın beyaz köpüklerinde gizli, yıpratmamak için gizli, kimse bilmiyor kaçı kaç geçiyor birbirini kovalayan saatin dalları, zaten takılmışım ucuna bende, boyuna aynı yerden geçiyorum. Yelkovan, akrep, yengeç, börtü-böcek… Hepsi bir olmuş zehirliyorken dakikaları, zaman kavramından kovuluyorum: artık suçlu değilim ama kapatamıyorsun yıprananları…

Sadece dinlemek için geçmiyordum oradan kuşlara söyleyeceklerim var; sevdiğim bir melodinin tiz sesi değilim artık; beni de aranıza alın. Niye meraklısın, neyin raporunu veriyorsun her saat başı? Ding-Dong. Bağışladım bu alana çocukluğumu, köprünün bir ayağından sulara bıraktım yazılmış her şeyi, kendimi özgürlüğün kanadına taktım. Daha umutla tanışmadığımı sandığım o dakikalara bir haller oldu, rüyanın ortasındasın diyordu bir taş, tam ortasında. Uyandın ama yine uyutacağız seni. Konuşmayan bir o kalmıştı deme, ben bile konuştuktan sonra… Bugün hepsinin dili çözüldü. Ellerime uzanan ağaç dalları yılların sırrını veriyordu bana. Yolculuğum artık bir ağaç dalı sırtında, çizilerek geçecekti. Mevsim döngüsünde üşümeden önce, vedalaşma yaşanmadan… Dedeler torunlarını göremeyeceklerini bildiklerinden bir bahar hüznü saklarlarmış çamın sakızında, ağladıklarında ondan güzel olurmuş gözyaşlarının kokusu…

Şimdi de deniz oldu buralar, ne çok hüzünlü ağaç varmış geleceğini görmeyen. Gelecek misin, geçtin mi? Biriken bozukluklar da buradaymış, bunlar dileklerin gerçekleşmesinin bedeli sanırım. Denizin bereketi de buradan geliyor olsa gerek… İçine daldığın suyun tadından önce kokusunu duyduğun iple çekilen bir yaşam gökyüzüne. Ölmeden önce hava ile kavga eden bir kahramanın son çırpınışları; biri denize girince ölüyor diğeri çıkınca; canlı olmak, ölmekten meşakkatli bir yaşama duvarında. Duvarlar çok mu yüksek? Kalelerini düşman askerlerini beslemeye açmışsın savaş devam ederken. Hiçbir canlının hayatta kalması mümkün değilken, duyguların beşiğinde nasıl uyusun çocuklar! Bir iskambil falı değil, yaşam döngüleri içerisinde kaybolmak. Bileceğin bir geleceğin yokken. Bakışların sesinden tok, hangi doğasında, ne zaman kaybedeceksin içindeki vahşiliği? İfadesine ekleyemediğin bir işlem var hala çözülmeyi bekleyen. Yanında durması seni sinir ediyor, itiyorsun omzunla elin bağlı, siliyormuş gibi yapıp kopyalar hazırlamakla da kaçamıyorsun, pek fark etmiyorlar sanıyorsun, ne yazık ki yanıldın, önündeki soruyu görüyorum.

Bin Düş ve Bir Dilek…

her düş kırıklığında kendimi kaybettim ben
her seferinde yeni bi ben yaratmak zorunda kaldım
adımı unuttum
şahsıma dair hiç bi kalıntı bırakmadım
geriye dönüp bakamadım
geleceğe dair düşler kurdum
ve her seferinde karalanmış sayfalarla karşılaştım
odamdan dışarı çıkamadı ruhum
hayaller kurup büyütemedi kendini
şarkıları sevemedi
ezberleyemedi yazdıklarımı
dilim bi türlü ona söyletemedi beni
kabullenemedi
her yeni bi günde kendimi kaybettim ben
çok çabuk eskiyordu sabah
çok çabuk kararıyordu gökyüzü
beni bulup çıkarıyordu derinlerden birisi
yine beni bulup bi köşede
batırıyordu en dibe birileri
ellerim titrekti buz gibiydi hep
renkten yoksun şeffafımsı bi kanı vardı
aktığı belli değil acı çektiğim belli değil
ki fazla dayanamadı yüzüm
çökmeye başladı
kararmaya başladı bu gökyüzü gibi
sözlerim benden bişiler bulmak için hırpalandı
ben susuyordum
ben susuyordum …
eskilerle dolu bi tavan arasıydı sayfalar
anılarla,hatıralarla dolu
küçük bi penceresi vardı dünyaya açılan
ve bendim tutup dünyamı ordan savuran
gözümü kırpmadan yerle bir ettim
dilleri uzanamasın diye
silip sürmesinler beni diye
yok ettim …
susuyordum
kelimelerimi çalmasınlar diye
beni bulup içimden çıkartıp işte bu sensin demesinler diye
rüzgarın en şiddetli haline bürünüp beni savurmasınlar diye
korkuyordum
ve her seferinde kendimi siliyordum
baştan yazmaya gücüm kalmadı kimi zaman
yerdeki toz tanesiyle göz göze geldiğim zamanlar vardı
ki arşa çıktığımı sandığım dakikalar
ben kimdim ki ?
yaşama hakkım vardı benim
neye dair savunacaktım bu hakkı
elimdeki neydi ?
bi dilekti belki
gelecekte gelip beni bulucak birisi …
sanmamki yanımda uzun süre kalsın
kimse dayanamaz bunları dinlemeye
kimse alışamaz benim olan herşeye
bi dakika sürmez yok olması çünkü
ben umudumu üstüme örtüp kıvrıldığımda bi köşeye
sabahı beklemeye koyulduğumda
biliyorum
biri açıp odamın kapısını üşütücek beni
yüzümdeki herşeyi alıp kırıp yere fırlatıcak
dayanamayacağım yine
ağlayacağım kimse duymayacak
çıldıracağım kimse aldırmayacak
bi dilekti beni herşeye rağmen ayakta tutan
meleğim..
o gelecekti ..
gelip bana senin adın bu diyecekti
inanmaya kararlıydım ilk kez
onun kurduğu dünyaya adım atmaya kararlıydım
ve bir daha hiç çıkmamaya
bekledim..
her düş kırıklığında yeni bi dilek diledim
her kapı ona çıktı
her yeni bi gün de gitmemesi için yalvarırken
kendimi buldum ben …

E’e

BİLİNMEZE SALLANAN EL

BİLİNMEZE SALLANAN EL

Yüzüne arada bir bakarak yanında yürümeye devam ediyorum. Susunca tamamlanıyor çerçeve, gülümsememiz söylenmeden çekiliyor fotoğrafımız bir dilenci tarafından o anda giriyoruz uçları belirli karenin içine. Meğerse ücretini istemek içinmiş elini açmasının nedeni, yüzüme bakıyor çirkin çıktığımı söylüyorum anlamıyor, yaşadınız ödeyin der gibi ayağını yere vurarak istiyor bedeli, sinirleniyorum gül de almıyorum çiçekçi kadından, zaten o da yaşını bilmeden abla diyor sana.                 Susarak ilerliyorsun ellerimin arasında, sen de susunca fark ediliyor sessizliğim, o da anlıyor artık yüklenmiyor daha fazla, ne zaman kollarını geriye atıp arkasına yaslansa içine daha çok müdahale eden bir senle karşılaşmak onu rahatlatmıyor, biraz yüzü değişiyor konuşmaları aksıyor, sanıyorum ki bir şey düşünüyor ama ses çıkartamıyor bana… Bakıp da yüzüme öyle bir şaşırıyor ki ne zevkli onu öyle izlemesi, daha yeni yeni tadıyorum bu duyguyu…

Nasıl bu kadar sıkıştırmış beni kendine, üzerimdeki sis bulutunu parçalayacak bir güler yüz göndermiş de geç görüyorum onu… Yaş-l-anası olmuş çıkmış oyunun adı, aradığım şeye yaklaştığımda bazen bilerek yakalamak istemem, sesini duymak isterim ona yaklaşırken ki soluk alıp verişini mesela… Sislerin geldikçe gelmiş üstüme, ben de çekilmişim kendime… Kısaltmaya çalışmak zaman kaybıydı benim için parolanın boyunu, uzadıkça uzuyormuş vermezsen ağzının payını, cüssesini şimdiden aşmış boyu, kaçırdığım onca zevkli ana acıdım şimdi, dalgaya alacak kadar güzelmiş seninle uğraşmak… Eskiden uğraşınca senle, benim gibi olacağını sanıyordum, bulaşınca bana hastalanacağını düşünürken bulaşmadan hastalanmışsın, bu kadar da basit değilmişim, sadece bir zırhımı düşürdüm o da seni görebilmek için, gözümü bile kapatmışım sana bilmiyordum.

Gördüklerimden pişman olma yaşım daha erken belki, uçurduğumu sandığım aklımda yerine oturunca sıkıcılaşan hayata bir tekme attım, hırçın bir ilişkiydi bizimkisi; dalgasında boğulmadan önce ses çıkartmadan bekleyip birden çığlık atıyordum, şimdi iğne batsa elime yaygara kopartıyorum. Amaç onu sessizliğime alıştırmamak, ne zaman öğrendim geriden takip ettiğim kendi rolümmüş, rol yapmasını bilmeden oynamaya çalıştığım tiyatro sahnesini andıran deli kalabalığı unutup gittim, görünmekten ibaret değil yaşamak, hissetmek de gerek, elime iğneyi de bundan batırdım. Duymayı unuttuğum kendi sesimi insanlardan önce kendime duyurmak için…          Daha açık söyleyeyim soyuyorum hayatı, kendisinden vazgeçmeme sinir oluyor, yoldan geçmeme de; duyduğum her seste afallıyor, müdahale edemeyince çıldırıyor. Elinin içinden serçe parmağını kopartarak iniyorum koşuşturan insanların arasına, yine sahnedeyim, tanımadığım insanları anlıyorum geçerken çok da umurumda olmuyor hatta tanımadan daha çok seviyorum onları, ama tanıdığım kişilerin başkalarında bıraktıkları hasarları görmek beni sinirlendiriyor, bu kez de kulağını ısırıyorum, duyman lazım beni! Izdırap sahası geniş, mantık sahası dar olan vurdumduymazın beni duyacak hali yok, hala kendi ritminde yürüyor insanlar; ama biraz önce biri öldü, diğeri kaçtı, yine tehlike saçıyor, bunu göstererek yapıyor, çekinmeden…

Gizlice kuşattığı belirsiz bir zarda kaybolan, kendini ifade etmemeye zorlanan, dinleseler bunun tersinde oldukça başarılı olduğunu anlayacakları bir kıza rastladım geçen gün, düşünmeden geçtim karşısına oturdum bana dokunmaya çalıştı ama izin vermediler, ona bir yol açmak istedim eline bir kalem verdim, onu da kırdılar. Başlangıcını göremediğim sonlara yenildim o an, asırlık umutların gerçekleşmesi için bir dilektim, kalabalığın başını döndürdüğü aslında ıssız olan dar sokaklardan geçtim, bekar yalnızlıklar tanıdım ve sevdim, ayrılmak her seferinde zor oldu kendimden, tükenince umutlarım nasılsa dönecektim, farklı dünyaları yaratan içimdeki kötülüğe kızdım, savaşan insanların hep çocukları vardı; olacaktı da… Dünyaya açılan her kapıda bir eşik olacaktı, atlamak zorunda kaldığımız evreler, geçmekte olduğumu devreler… O sana okşattığı saçlarında hüküm sürdüğü zaman mutlu… Bir durak sonra ineceksin düşlerimden ve ben kaldığım yerden geriye saymaya devam edeceğim acaba kaçıncı durakta mola vereceğim?