Yerde yatan kim ?

-Sabah erken kalmanın huzursuzluğu içinde lavaboya doğru ilerledim, su soğuktu.

- Kahvaltımı yaptıktan sonra kendimi dışarı attım. Kaldırım üstünde bir başıma başım önde yürüyorum. Amerikan filmlerinden fırlamış bir ses geldi kulaklarıma araba saatte 180 km/hz yapıyormuş ve birden firene basar ya işte o ses.

-Aradan yarım saat gibi bir süre geçtikten sonra bir ambulans sesi duymaya başladım, aynı zamanda içimden geçiriyorum tamda filmlerdeki gibi bir sahne. Adam resmen parçalanmış bir biçimde belli ki fazla yaşamayacak, bunu oradakilerde biliyor ambulansın hızlı gelmesi bence bu yüzden anlamsızdı. Ama bir umut yada birilerin kahraman olma telaşından olsa gerek.

-Yerde yatan adamın telefonu çalmaya başladı, aksilik ya tamda arabanın çarpacağı zaman arayacakları tuttu. Sanırım adam benim gibi erken kalkmış olacak ki daha uykusunu atamamıştı üstünden ve sanırım yine bu yüzden olsa gerek o arabayı fark edip en azından bir kaçma manevrası sergileyememişti. Şimdi aklım o çalan telefona takıldı melodisi bilindik ve klasik nokia melodi siydi. Tesadüf ya benimde aynı.

-Acaba arayan kimdi ? Sanırım sevgilisi ile buluşmaya gidiyordu. Erken kalkmıştı çünkü bir pazar günü erken kalkmanın sebepleri arasında en sağlamı sevgili yanına gitmekti ve erkenden gitmenin sebebi de sanırım ilişkilerinde bir problem olmasıydı, bu yüzden dalgın ve dikkatsiz gitmesi normaldi.

-Yada sevgilisi değil, iş görüşmesi için erken kalkması gerekliydi ama pazar günü bir iş görüşmesi olmayacağı için bu olasılığı göz ardı ediyoruz.

-Belkide bu yağmurlu hafta sonunda çalışmak zorunda kalan bir işçiydi ve pazar günü çalışılmasından dolayı stresli olan bu adam müdürüne küfür ede ede yürüyordu. Belli ki kendisini çok kaptırmış.

-Yada hiç biri, bütün olasılıkları sayarak bir yere varamayacağımız kesin.

Özetle, Adama arkadan feci bir şekilde araba çarptı, ve tam bu sırada telefonu çalmaya başladı aradan yarım saat geçmeden hızla olay yerine bir ambulans geldi, bilindik kalabalık ve bilindik telaş görüntüleri, olduğum yerden iyi gözlemleye biliyorum. Şimdi savcı bekleniyor…

Keşke gece geç yatsaydı ve sabah erken kalkmak zorunda olmasaydı, yada telefonu sadece 2 dk önce çalmış olsaydı belkide araba iki metre önünde sadece duvara çarpacaktı.

Şimdi sorumluları bulmaya çalışalım.

-adam erken kalktı çünkü bir işi vardı ve kalkması gerekiyordu ve olması gerektiği gibi kaldırımdan yürüyordu. Cadde kenarı olmasından dolayı belki dikkatli olmalıydı ama bu olay onu sorumlu yapamaz. Adamın suçu yoktu.

-Araba adamı duvarda sıkıştırdıktan sonra telefon çalmaya başladı sadece 15 saniye sonra, eğer arayan kişi bir yada iki dakika önce aramış olsaydı yada sadece 20 saniye önce aramış olsaydı telefonu açıp cevap vermek için bir iki saniye adımlarına ara verecekti ve buda büyük olasılıkla arabanın adama çarpmasını engelleyecekti. Sadece 1 metre önünde gerçekleşen kazaya tanıklık edecekti ama sanırım telefonun geç çalmasından dolayı şimdi ölümüne tanıklık ediyor. Telefonu kazadan sadece 20 saniye önce arasaydı adam yaşıyor olacaktı. Sorumlu belki arayan kişi ( mi? )

-Peki ya araba ? Neden okadar hızlı gidiyordu ve hakimiyetinin kaybetmesinin sebebi ne olabilirdi.

- Büyük bir ihtimalle genç bir sürücü, hızlı gidiyordu çünkü yol boştu ve hızı seviyordu. Virajı aldıktan sadece beş saniye sonra müzik kanalını değiştirmek için eli radyoya doğru yöneldi, bu kısacık zaman diliminde isteksiz de olsa refleks olarak gözleri kanalın frekansına kaymıştı bu sadece bir saniye sürmüştü, Hava kapalı ve geceden çok yağmur yağmıştı yollar ıslak ve zemin kaygandı. Gözlerini tekrar yola çevirdiği vakit bulunduğu şeritten sadece bir metre sağa kaydığını fark etti, panik olarak direksiyonu tekrar sola çevirdi. Araba pahallı ve bir hız canavarına benziyordu bundan sebep direksiyonu da hidrolik ti buna ek olarak yollarında kaygan olması eklenince geç sürücü hakimiyetini kaybetti ve kaldırıma çıktı, sonuç olarak adama çarptı. Suçlu kötü müzik veren radyo kanalı mıydı yada pahallı bir araba olmasına rağmen direksiyona entegre etmedikleri radyo kontrol paneli yüzünden otomobil firması mı veya genç sürücüyü iyi eğitemeyen sürücü kursu mu ? belki de henüz ehliyeti bile yok. Bu yüzden suçlu sürücü olabilir. Sonuç itibari ile, sürücü o arabayı almamış olsaydı, hız limitini aşmasaydı ve müzik tarzı o an dinlediği şarkı ile uyuşmuş olsaydı bütün bunlar olmayacaktı.

– Telefon ardı arkasına çalmaya devam ediyor, kimsede açıp durum hakkında konuşmak istemiyor ve bence de haklılar da böyle bir olayı kim nasıl anlata bilir ki ?

-olay yerinde bulunan polislerden biri telefonu aldı ve açtı. Telefonun karşısındaki sesi duymamam gerekiyordu ama nedense sanki yanımdaymış gibi duyabiliyordum. Duraksadım…

-Ses çok tanıdık geliyordu…

(telefondaki ses polis memurunun sesini duymadan )

-Oğlum nerede kaldın ya sabahtan beri arıyorum, uyuya mı kaldın ?
( bu ses… Tanrım)
-Ben polis memuru Orhan ÖZ kiminle görüşüyorum.
( şaşkın bir ses tonu ile…)
-Özür dilerim efendim ben ben Sercan, sanırım bir yanlışlık oldu, ben arkadaşım Emre’yi aramıştım. Tekrar özür diliyorum kapatıyorum hemen.

Cep telefonundan arıyordu ve numara çevirmesine gerek yoktu Sercan’ın bu yüzden yanlış bir numarayı arama olasılığı gök yüzünde bir uzay mekiği ile uçağın çarpışması kadardı.

-Hayır Sercan bey bu telefon sanırım arkadaşınız Emre’ye ait kendisi
Üsklüp lü kavşağın da trafik kazası geçirdi, eğer bu muhite yakınsanız gelmenizi rica ediyorum…

-Hemen geliyorum !
( der ve telefonu kapatır… )

Bu ses Sercan’nın sesiydi,

Şimdi fark etmeye başladım, Nefes almıyorum, üstelik hava soğuk olmasına rağmen üşümüyorum… Farkında değilim olay olduğundan itibaren insanlar içimden geçiyor, tanrım…

Çocukluk yıllarım, hatalarım, sevinçlerim…
lisede ilk günüm….
Annem…

-Anne? …

İnsan müsvettesi (Yazdıklarım değilim, yazmadıklarım hiç değil.)

İnsan müsvettesi

Yazdıklarım değilim, yazmadıklarım hiç değil.

Dans

Girişine tutuluruz bir şarkının, bazılarınınsa sonu iyi biter. Hiç biri eşit değil, denk değil, özdeş hiç değildir ama öyle gelir hep, hayatımızla ritmik müziğinde dans eder, provasını tamamlar ve gider. Tarifsiz bir his oluşur içimde, dans ederim; fiyaskodur parmaklarını yere sürüyüşü, hâlihazırda cevap bulamaz belindeyken elleri ve en çok adım atışını severken geriye de gitse mühim değil, nasılsa o iki kişilik bir yükselme resmidir.

Doz

Demir bir kalıp gibi kurulduğunda önüme, kapanan ışığımı görebilmem için zıplamam gerekti. Oysa ben tünel kazmayı, köstebekleşmeyi kör gözlerime daha çok yakıştırdım. Kendi yolumu kendim bulacağıma inanıyordum ama senin kapladığın alandı var olmaya çalıştığım yer. Sınırları belirli bir kara parçası: vatan. Vatkalı an: Omuzlarımın kabartan duruşu. Aşağısında kullanamadığın delik ceplerin. İçinde bir avuç toprak umdum ama delikleri unuttum.

Düş

His denilen şeyi yitirdiğimi sandığımda, parmaklarının şekilsizliğine biraz göz gezdirdim, hala umut var, eskisinden de güzel çalarsın. Aslında zaman çalıyorken günlerinden, fark etmeyecek kadar büyüdüğünde düşün evine bir gir, düşün sana anlatacağı şeyler şeker gibi parmaklıklar -tıpkı masaldaki evler gibi-… Sevdiklerinin sayısı fazlaysa sevmediklerinden, sevmediğin şeyler daha çok dikkatini çekiyor yeni yetme bir ormanda üzeri siyah, karanlıkta görünmeyen ağaçlar…

Dur

İsminde değil hissettiğim, dilimden dökülene bakma sakın. Sadece bugün aynı anda hem mutlu hem sinirli nasıl olunabiliyor anladım. Nedenini bilmesen de olur. Şarkılarla inatlaşıyordum biraz önce, şimdi şarkıların büyüsüne yeniden kapılıyorum. Gözlerimdeki dikenleri bir bir fırlatmama neden oluyor. Kimseye isabet etmese de bu şey, ört bas edilecek kadar içime sinmiyor.

Dil

Bir öykü başlayacak içimde, sayfa sayısı sınırsız. Ölüm yok. Başa dönebiliyorsun, istediğin sayfada kalabiliyorsun, tabi bu da diğerleriyle karşılaşmanı daha da zorlaştırıyor, çünkü uğradığında onlar da evde olmuyor. Kişisinden bıkıp hepsine dayattığın sinirine dur de, sözünde duran senin gibi çok düşünmez zaten.

Diğer…

Üstüne yakışmıyorsa kalsın; taşımak zorunda hissettiğinden toplayamadığın kılcal damarlarınla yaşamaya devam ederken, bir gün Rus ruletinde görüyorum seni, gözlerin bağlı elinde bir silah ve karşında hesaplaşmak istediklerin… Diğer gün hepsiyle yeniden barışmış kendinle küsmüş buluyorum.

Sonsuzluk bulutların birleştiği beyaz pamuk

Derler tepeden inme, yıkılan rüyanın ensesinde horoz

Turunç

Turunç

Esen bir rüzgardan yayılan turunç kokusu… Güneşin en yoğun olduğu zamana nasıl da denk gelmiş. Geçip giden bir hayranlık duygusu bu. Dört başı mamur, birazdan filesine sığan mandalinalardan intikam alacak. Duygulu bir gülümseme ile karşıdan karşıya geçen bir adam, neredeyse zedelenecek. Esen bir rüzgardan arta kalan yere saçılan mandalinalar. Savrulup giden bir torba meyve, havada uçuşan bankadan çekilmiş kefen parası, gözlük, kartlar, arabanın anahtarları. Kaza geldi.

İlk isteği yaşamak olan ve bunu ağlayarak ifade eden her insanın bağırmasında yatar umut, ya da biz öyle sanırız. Ömrünün ne kadar olacağını bilemediğinden cezanın en ağırı da budur; umudu saklayan çirkin bir yüz ve sonrasında etrafı izlediğini sandığımız bir çift göz. Boşlukta bir yalanın içine sığan, sonrasında yerleşecek yer arayan, kapı nasılsa açık; sorular soruldukça daralan. Kapının bir anahtarı olur sanılır ama birçok yöntem kapıyı açabilir, kim bilir, içeride bir ölü; başında bir çocuk, elinde bir gaz lambası, yüzüne vuran ışığa baktıkça alevlerle bütünleşen birkaç parça şaşkınlık.

Lamba söndü, yandı. Birbiri ardına yandı, söndü.

Döndü sandım yeni bir kuş yeni bir haber dilinde. Uzaklara giden bir meram sesinde…

Bir yere giderken kendinden uzak olmak nedir bilir misin? Seni artık kimse öldüremez. Kendinden uzak bir yer o yer senin yanın. En eski halinle elinde bir şemsiye; siyah, uzun ve büyük. En eski sesin eşlik eder buna; en kalın, genç ve canlı. Sırtında taşımaktan usanmış ki yağmurları; en yürekli kalıbıyla kapandı. Girişe yaslandı.

Nicedir düşündüğüm bir buluş var, insanlığa mal olmuş, asrın buluşu; kalıplarımızın adamı olamıyorsak kalıba girmek için küçülmeliyiz. Boyutlarımız insanlıktan çıkmalı. -Zaten olmuş ama ifade edilemiyor-Yeter ki rahatça girebilelim o kapıdan. İki satır için satır altında kalmaya değer belki… Olmuş, yeni bir konum almış, sırasını beklemeye koyulmuş.

Neden korkayım gelen yelden, her zaman hikaye yazdıramaz ki her duygu. Başa dönemeyecek olmanın hüznü vardır nostaljinin vücudunda. Sıcak bir esinti bu kez üstümdeki, hissettiğim çocuk zamanları geri getirdi bana. Edilen bir yemin yok, gözle gördüğüm, sadece bir gurur örtüsü var gözümde, bir daha dönüş yok geçilen sokaklara. Eklemli bir hastalık bu, gittikçe genişleyen bir boşluk, yayılan bir turunç kokusu…

Parçacıklar…

Parçacıklar…

Kendi ölüm sahneni düşleyebiliyor musun? Ancak o zaman yaşamının keşfini hatırlayacaksın; o unuttuğun bir devri alem… Çare senin suya atlaman da değil, bağlanıp birbirimize atlamamız da… Kendi toprağını belledin mi hiç, dağıttın mı yeniden üretmek için, hava almak için onu bir kürekle? Mecalinin sevincinde üstünlük var, kaderini ancak böyle yenebilirsin! Makarasındaki hayatı çektikçe yerin altından ne de kolay yükseliyormuş bedeni, nasılda artıyormuş sırtının onca yüküne rağmen baş dönmesi.

Faydalı, hava bugün ciğerlerine ve ilk işaretini vermiş, bu nefes ona yeni bir yaşam damarı ekleyecekmiş. Kim demiş? Mor bir çiçek, akşamın bir vakti, bütün adımlar gizli bir takibin eseriymiş. Sümbülmüş kokusuna kapılıp da geldiğin, şimdi düşünüyorum da ifadelerinden kırptıklarım esaslı bir filme kapak olurdu; boy aynasında kendini izleyen bir insanın elindeki demete gülümsetecek yakınlığı -sanki mikrofon elinde şarkı söyleyecekmiş gibi- ancak yağmurlu bir güne mahsus olabilirdi.

Yüzü bembeyaz, yeni yağan yağmurun otobüste kurumasıyla saçı daha da kıvırcıklaşan alnı açık bir adam, diğer elinde çantası, kahverengiye bürünmüş. Benim şemsiyeyi sevmeyen ruhum –eskiden de sıra altında unutulmaktı kaderi- bugün nedense ona ihtiyacı olacağını anlamışçasına küçülüp de çantama girmiş. Her zaman ki kalabalıklığı üstünde, her yolcuyu içine alarak bizi kendisine esir etmekte olan otobüsün bugün keyfi yerinde, günümüzün tuhaf şarkıları eşlik etmekte bu duruma, biraz önce ineceği yeri binerken söylediğini iddia eden yüzü tanıdık gelmeyen bir teyze şoförle kavga ederek indi basamaklardan, az kalsın düşüyordu şoföre söylenmekten. Bir söylenmede o indikten sonra şoförden…  Nasıl da sıradan bir doku bu derinlemesine derinin derini.

Acının nedenleri var, oysa ben sorduğumu sanıyordum; acı çekiyormuşum. Dinlensem huzur dolar mı fiyakasından içeri? Gidip hikayesini elinden alıyorum, ilacından saklıyorum kendimi, nihayetinde koşarak iktidarımı yeniden elime geçiriyorum. Kıl payı adanmış yaşama koca bir tomar tüy takıyorum; mısır gibi püskülü olduğuna seviniyor, bakınıyorum kimse yok, zıplıyor nur yüzlü pişkin kabak…  Hangi böcekten duydun haberimi, kısılmış gözlerinde çıplak bir yankı, büyülü ışık, kimse onun kadar güzel parıltı veremiyor yaşama ve kimse onu göremiyor hala; gecenin parlak ilhamı, böceğin ateşi…  İşittiğim bir mahrumiyet türküsü, esmer tenli adamlardan geçen kurşunlarda büyüyen kızıl güneş, kara büyüye kaptırmış gibi yapıyor bahtını. Üstünde dayanılmaz ağırlığım, göle eğilmiş bir gölge gibi içime abanmış zaman, fırkatasında esirler…

Mürekkebe batıyor gözlerim üstündeki kabarcıklarda hayat belirtisi var, dışında göremediğim bu hayatı içine girince anlıyorum ancak; kalem gibi hissedemem kendimi uzunca bir süre önce emekli ettim kendimi senden, yazılmayacak satırlardan af diliyorum. Dudağında iki mutluluk payı bırakmış gonca bir gül, sevmediğin tek çiçek belki de, hissiyatına güvenirim oysa dikenli çiçeklerin; kan alarak büyür, rol çalarak ölür ve hep aynı yerde bitirmez varlığını, toprakta bulacaksa son demi bunun için bütün çabasıyla direnir kurur dalında, ancak bir bahçıvan makasına emanettir başı, kaç seyirlik ömrü olduğunu bilmeden…

Yıkılan bir köprü, hem de içimdeki turlamaya hazırken çevreyi, yine bağını yitirdim dokuz doğuran sevincimin, hırkasına bürünmüş üşüyen sohbetsiz bir yemek, kaşığı ağzına götürene kadar donuyor, ruhunun imkansızlığına aşkının da faydası yok. Çırpınan mahmur gözlerin bir tek sıcak olan ve çocukluğuna dönerken biriktirdiklerini yakmak, meçhul bir yolcudur artık dönüşsüz yolun bilinmeyen bir yerinde başına gelenler…

Buz Dağı

Sessizlik kokuyor her yer ve uzun yolculuk başlıyor. Yollar çağırıyor beni ve ben bu
çağrıya kayıtsız kalmayıp bütün anılarımı yüklenip birçok şeyi geride bırakarak bir
başlangıç yapıyorum bu çileli yolculuğa. Bütün mutluluklara el sallayıp adım
atıyorum boşluğa. Sessizlik ellerimden tutup uzaklara doğru sürüklüyor beni.

Önümde Sessizlik, ardımda bizi takip eden Gölgeler Ordusu ve sırtımda taşımış
olduğum anılarla birlikte meydan okuyorum korkularıma. Yürüyorum umarsızca ve hiç
ardıma bakmıyorum. Her şey yolunda ve aşılması gereken mesafeler bizi bekliyor. Bir
yanımda hüzün ve bir yanımda sevinç beliriyor. Karmaşık duygular sarmalıyor
etrafımı. Epey bir mesafe kat ettikten sonra bir yorgunluk çöküveriyor üzerime.

Sessizlik ve Gölgeler Ordusu dört bir yanı kuşattıktan sonra mola veriyoruz ve
gözlerim kapanıveriyor ben her ne kadar açık tutmaya çalışsam da. Kapıyorum
gözlerimi ve sessizliğin sesini dinleyip uyuyorum. Rüyalar âleminde kısa bir
yolculuğa çıkıyorum.

“Yolun sonuna varmışım ve her şey çok güzel. Öyle bir yerdeyim ki içim huzur dolu ve
mutluluktan uçuyorum adeta. Dağlara tırmanıyor, sularda yüzüyor, kırlarda
geziniyorum. Hiç tatmadığım an’lara kavuşuyorum. Gökyüzü her daim masmavi ve kuşlar
uçuşuyor. Deniz çok canlı ve balıklar ise bir o kadar mutlu. Güneş sıcaklığıyla bir
sevinç dalgası gönderiyor doğanın üzerine ve çiçekler bu anın tadını çıkarıyor. Ve
ben açıyorum ellerimi, dönüveriyorum etrafımda, haykırıyorum sevincimi ve doğayla el
ele verip koşuyorum sonsuzluğa doğru.”

Kıvranıp duruyorum olduğum yerde ve gözlerimi hiç mi hiç açmak istemiyorum bu rüya
bitmesin diye. Bir sarsıntı kuşatıyor bedenimi. Bir titreme hissediyorum. Birileri
beni dürtüyor ve aniden yerimden kalkıp açıyorum gözlerimi.

Birden bir çığlık kopuverir ve sessizliği bozar. Karanlıklar Ordusu pusu kurar ve
savaş başlar.

Çığlık ve Sessizlik birbirine girer. Karanlıklar Ordusu ani bir hışımla Gölgeler
Ordusuna saldırıverir. Ortalık kan gölüne döner, toz ve duman ortalığı kaplar.

Sessizlik burada son bulur ve çığlıklar etrafa hâkim olur. Sessizlik Çığlık’a yenik
düşer. Esaret sessizliği kanatları altına alır ve sessizliği karanlığın içine bir
daha hiç çıkamayacak şekilde hapseder.

Gölgeler Ordusu yalnız kalmıştır ve Çığlıklar da Karanlıklar Ordusuna dâhil olup bu
savaşı kazanmak için birlikte hareket ederler. Korku dolar gece ve bir sonun
başlangıcını işaret eder. Gölgeler Ordusu bu birliğe karşı daha fazla direnemez ve
yenik düşer. Etrafta zafer şarkıları söylenir ve ellerime kelepçeler vurulup zindana
atarlar beni.

Artık içimdeki huzur bitmiş, Sessizlik ve Gölgeler Ordusu ise beni terk etmek
zorunda kalmıştı. Yeni dostum benimle baş başa olan yalnızlığımdı. Zaman geçmek
bilmiyordu. Karanlığın içine hapsolmuş korkularla boğuşurken bir ses duydum ve
doğruldum. Bu ses kulağa o kadar hoş geliyordu ki beni benden alıyordu.

Doğruldum birden. Bu sesin sahibini arar oldu gözlerim. Görüverdim onu karşımda ve
kendimden geçtim. Bir anda kalbinin derinliklerine indim ve kalbinin derinliğindeki
okyanusun sularında gezindim. Yeni bir yolculuktu bu benim için. Karanlıklar içinden
yeni bir gün doğmuştu aniden. İçimde yeni bir güneş doğmuştu ve martılar uçuşuyordu.
Çiçekler açmış ve yeniden bahar gelmişti dünyama. Kendimi okyanusunun serin sularına
kaptırıp yüzüyorken birden irkildim.

Aniden güneş battı. Etrafa karanlıklar çöküverdi ve soğuk bir rüzgâr tozu dumana
kattı. Leylekler daha güneye doğru yola çıktı. İçimde başlamış olan bahar burada bir
son buldu. Üzerime kara bir kâbus çöktü.

İçindeki okyanusun derinliğinde adeta kaybolmuştum. Yolumu bir türlü bulamıyordum.
İçinde estirmiş olduğun fırtınalar işimi bir hayli zorlaştırmıştı. Kara bir kıştı
içinde yaşatmış olduğun ve bu okyanusta ben bir buz dağına dönüşüvermiştim. Kalbinde
bulunan okyanustaki yerimi bir buz dağı olarak almış durumdaydım.

Bir buz dağı da olsa bu okyanusun bir parçası olmak yetiyordu bana. Her durumda
senin bir parçandım. İçinde bulunan okyanusun tek parçasıydım ve bu bile beni mutlu
ediyordu.

Sen buna bile müsaade etmemiştin ve ani bir ısı yaydın, eriyip yok olmama sebep
oldun. Belki bu sonuçla sen de bir zafer kazanmış ve ben bir kez daha yenilgiye
uğramıştım. Ama sen farkında değildin, ben eriyip okyanusunun her yerine dağılıp
sularına karışmıştım ve artık tek bir parça değil bin bir parçaydım. Aslında yok
olmamış aksine yeniden var olmuştum.