Profesör-3

Kaç gündür yağmur kesilmiyordu…
Pencereden dışarıyı izlerken buğulu gözlerinden yalnızlığın masalı dökülüyor, yüreğinin o masum hali sonsuzluğun şarkısını mırıldanıyordu…
O sabah erken uyanmıştı…
Haftasonu olduğu için evden dışarı çıkmayı pek düşünmüyordu, belki akşamüstü yağmurdan sonrasını yaşamak için cadde boyu yürüyebilirdi…
* * *
Güzel bir kahvaltı yaptı…
Uzun zamandır evde kahvaltı yapmadığını fark etti…
Birden aklına, sevdiği kadının, bu hallerini görse kendine kızacağı durumunu getirerek gülümsedi…
Ardından eline kahve fincanını aldı, çalışma odasına geçti…
Kedisi Tarçın‘ı aldı kucağına, sevdi kedisini; ona sımsıkı sarıldı…
İçinde hüzün ve mutluluk bir aradaydı…
Ev arkadaşı sabah erken çıktığı için sessizliğin sesi eşliğinde hoş bir cumartesi günü geçirecekti…
Önce internetten ulusal gazeteleri okudu, ardından uluslararası gazetelere göz gezdirdi…
* * *
Ulusal gazeteleri okurken üçüncü sayfa haberlerini gördükçe yüreği sızladı, “Bu ülke nasıl bu hale geldi!” diyerek hüzünlendi…
Bir şeyler yapmalı, bir şeyleri değiştirmeliydi…
Her koyun kendi bacağından asılır!” diyen insanları düşündü sonra…
Üzüldü…
Ama kızmadı…
Çünkü o insanlar da bu düzenin birer parçasıydı…
Böyle düşünmelerinden, düşündükleri gibi davranmalarından daha doğal bir şey olamazdı…
Fakat yine de üzüldü, bir an kendini çok “yalnız” hissetti…
* * *
Böyle anlarında aklına hep Alman yazar Stefan Zweig‘ın yaşamöyküsü geliyordu…
Stefan Zweig; kendinden yüz yıl önce -1881 yılında- Viyana‘da doğmuş olan yüzyılımızın önde gelen aydınlarındandı…
Stefan Zweig’ın neredeyse tüm kitaplarını okumuştu…
Yaşamı algılayış biçimi, savaş karşıtlığıyla bilinen hümanist kişiliği adeta kendisininkiydi…
Belki de o yüzden böylesine hırçındı “Her koyun kendi bacağından asılır!” diyenlere karşı… Böylesine kelime yüklüydü…
Böyle düşünen yahut konuşan insanların belki de hiç Stefan Zweig kitabı okumamış olduğunu, onu hiç anlamaya çalışmamış olduğunu düşündü…
Düşündü ve masasından kalkarak balkona çıktı…
* * *
Yağmur yağmayı sürdürüyordu…
Kedisi Tarçın olduğu için içeride içemediğinden bir sigara yaktı…
Bir nefes aldı, sigarasının dumanı büklüm büklüm karışıyordu havaya; sanki bir portede dizilmiş notaları anımsatıyor gibiydi bu karışmalar…
Bir cumartesi öğleye doğrusunda, evinin balkonunda, kedisi Tarçın’ndan kaçırdığı dumanlarla ezgisel bir enstantaneye dönüşmesi onun ne kadar yoğun duygularda olduğunu gösterir nitelikteydi…
Tekrar içeri girdi, Tarçın’la göz göze geldi, ardından masasına oturdu…
Kaldığı yerden devam etmeye başlayabilirdi…
* * *
24 Aralık‘ta öğrencileri ve arkadaşlarıyla birlikte kutladığı Noel gecesine gitti…
Hazırladığı ve geceyi şekillendiren “sıcak kırmızı şarap” ve elma dilimlerinin kokusu hala burnundan gitmemişti…
Bilgisayarından “Jingle Bells” parçasını açtı, kucağına Tarçın’ı aldı ve gözlerini kapatıp 24 Aralık gecesi yaşadığı o duygu yoğunluğunu yeniden yaşamaya çalıştı…
Öğrencileri ve çalışma arkadaşları için yaptığı tangonun, gecenin unutulmazlarından olduğunun farkındaydı…
Sevindi…
Böyle küçük mutluluklar çoğu zaman O’na yetiyordu; çünkü O, an’ı yaşayabilen nadir insanlardandı…
* * *
Bir ara eli takvime uzandı…
2009‘un bitmesine birkaç gün kalmıştı…
2010‘a Paris‘te sevdiği kadınla girecek olması kendini yeniden heyecanlandırmasına yetti…
Yeniden gülümsedi, Tarçın’ı okşadı ve Paris üzerine düşler kurmaya başladı…
Eiffel Kulesi‘ni düşledi önce…
Notre Dame Kilisesi‘ni…
Seine Nehri‘ni…
Paris Metrosu‘nda akordeon çalınarak aşkı kamçılayan müzikal ortamı, Champs Elysée‘de kanat çırparak yoğunlaşan aşk yağmurlarını hayal etti…
Ah, ah!” dedi sonra…
Aşk” için bu ünlemi kullanma vakti artık onun için de gelmişti…
* * *
Öğleden sonra yağmurun kesildiğini görünce cadde boyu yürümeye karar verdi…
Masasında okunmayı bekleyen iki kitap bulunuyordu: Biri Ernest Hemingway‘in “Paris Bir Şenliktir”i, diğeri Turgay Fişekçi‘nin “Hep Seni Sevdim: Bir Sürgünün Paris Günleri”si…
Paltosunu giydi, beresini taktı ve Tarçın’la göz göze gelerek Turgay Fişekçi’nin kitabında yer alan Fransız şair Apollinaire‘in “Mirabeau Köprüsü” şiirini okuyup dışarı çıktı:
Mirabeau Köprüsü’nün altından Seine Nehri akar
Geçer günler, geçer haftalar
Ama ne geçen günlerin
Ne de aşkların geri döneceği var

Profesör-2

O gece ofiste işleri bitmemişti…
Ertesi güne yetiştirmesi gereken bir raporu vardı…
Çalışıyordu…
Bir ara maillerini kontrol etti…
Bir yazı gelmişti mailine…
Okudu…
Ardından pencereden dışarı baktı…
Yağmur, şiddetini artırarak yağmayı sürdürüyordu…
Yalnızlığın şarkısını” duyar gibi oldu birden…
Ve o an gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı…
* * *
Tekrar okudu yazıyı, tekrar ağladı…
Ama bu ağlayış farklı bir ağlayıştı ve uzun zamandır böylesine içten ağlamadığını fark etti…
Üzüldü…
Tekrar okudu ve tekrar ağladı…
Zaman iyice ilerlemişti…
Hiç önemsemedi…
Melankolik bir hüznün” bayrağı dalgalanıyordu o gece duygularında…
Sabah olana değin de dağılmadı o hüzün bulutu, üzerinden…
* * *
Ertesi gün raporunu teslim ettikten sonra bir kuş gibi hafiflediğini hissetti…
Akşama doğru da çalışmalarının neticesini alınca pek bir neşelendi…
Kendine ödül vermeliydi…
Ve akşam bir şeyler içmeye gitti…
Giderken telefonla annesiyle konuştu…
Özlemişti annesini…
Annesi Viyana’da mimardı, babası ise çevirmenlik yapıyordu…
* * *
Annesiyle konuşması bitince cadde üzerinde kestane satıcısından kestane aldı…
Kestaneyi çok seviyordu…
Birden Viyana‘ya gitti…
Sıcak kırmızı şarap” ve “kestane” ikilisiyle Viyana sokaklarında dolaştığı kış günleri geldi aklına…
Hüzünlenir gibi oldu…
Her sabah içinden geçtiği; içinden geçerken de, o “yağmur sonrasındaki yaprak kokusunu duyumsadığı” parktan bir kez daha geçerek o çok sevdiği mekana geldi…
Kapıyı açtı ve kapıyı açmasıyla birlikte farklı bir ruh iklimine girmesi bir oldu…
* * *
Garsona hemen bir “bira” siparişi verdi…
Birayı içti…
Sessizliğin sesi” o akşam çok davetkar bakışlar fırlatmaktaydı…
Düşünceler yine kapıya gelip dayanmıştı…
Önceki gece okuduğu o yazıyı düşündü…
O yazıdaki hüznü ve melankolizmi aklına getirdi…
Daha sayfalar dolusu gözyaşı dökebilirdi o yazı için…
Bunun farkındaydı…
Bir kağıt aldı eline, bir de kalem ve yalnızca şu sözcüğü yazdı:
YALNIZLIK!
* * *
Evet, o yalnız bir insandı…
Yalnızlığı, yakışıklı bir yalnızlıktı…
Ona yakışıyordu…
Çünkü o “yalnız kaldıkça” düşünüyordu, “düşündükçe” üretiyordu, “ürettikçe” de mutlu oluyordu…
Yalnızlığı, onun “mutluluk kaynağıydı” bir bakıma…
Seviyordu yalnızlığı, yalnızlık da onu seviyordu…
* * *
Bira faslından sonra “şarap” faslına geçti…
Bulunduğu mekan duygularına hitap eden bir mekandı…
Sağ çaprazındaki “gramofon” ve “antika fotoğraf makineleri” içini titretiyor, hemen karşı tarafındaki yanan soba ise yüreğindeki yüzyıllık buz devini eritiyordu…
Sonra bir ara suskunlaştı…
Annesini düşündü tekrar…
Daha altı yaşındayken annesiyle birlikte katıldığı “kadın hakları yürüyüşünü” getirdi aklına…
Şaşırdı…
Edebiyatı” düşündü ardından, “politikayı” düşündü, “felsefeyi” düşündü…
Nasıl olurdu da bu kadar ayrı kalabilirdi edebiyat, politika ve felsefeden…
Uzun zamandır bu üç alanla ilgilenmediğini fark etti…
Sustu, sustu, sustu…
* * *
Devrimci bir ruha” sahipti aslında!
1789 Fransız İhtilali akımından oldukça etkilenmiş; düşüncelerini hep ilerici, aydınlanmacı mercekten ele alarak dile getirmişti…
George Orwell, Stefan Zweig, Ernest Hemingway‘e hayranlığı hep bu devrimci ruhundan ileri geliyordu…
Bir Server Tanilli‘ydi, O; bir Ataol Behramoğlu, bir Abidin Dino
Devrimleri hep içindeydi onun, devrimleri hep derinliklerindeydi…
* * *
Saat 12′yi vurmuştu…
Masasından kalktı, hesabı ödedi…
Evine doğru yol aldığında ise yılbaşını geçireceği Paris üzerine hayaller kurmaya çoktan başlamıştı…

Profesör-1

Yağmurlu” bir kış sabahına uyanmıştı…
Gece geç yattığı için gözlerinde “yorgunluk”, vücudunda “kırgınlık”, ruhunda ise “durgunluk” hakimdi…
Az sonra ofisine gidecek; belki onun için sıradan, ama başkaları için yararlı olacak çalışmalarını sürdürecekti…
Sıcak bir duş aldı, kıyafetlerini giydi ve yola koyuldu…
En sevdiği şey de, evinden ofise giderken içinden geçtiği parkın banklarına dökülen sarı yaprakların kokusunu içine çekmek, gencinden yaşlısına yepyeni bir güne başlayan insanların koşuşturmasını gözlemlemek, yaşıyor olduğu zaman diliminin hangi evresinde soluk alıp verdiğini irdelemekti…
* * *
Evinden ofisine yürüyerek yarım saatte geldi…
İçeri girdiğinde çalışma arkadaşlarını ve öğrencilerini selamladı, başındaki fötr şapkasını, paltosunu ve boynuna doladığı kaşkolunu çıkardı ve odasına geçti…
Yoğun bir gün onu bekliyordu…
Çok çalışmalıydı…
Sigarasından bir nefes aldı; rayları, makasları, vagonları gören penceresinden, bastırmakta olan yağmuru izledi…
Gözleri arada bir nemleniyordu; yağmur, şiddetini arttırdıkça sanki onun da yüreğine bir şeyler akıtıyor gibiydi…
Derin bir iç çekti, karşısındaki masaya baktı, oda arkadaşı henüz gelmemişti…
Çalan telefonla irkildi birden, sigarasını söndürdü, arayan diğer odadaki öğrencileriydi…
Onların yanına gitti ve başladılar çalışmaya…
* * *
Öğretmeyi seven bir yapısı vardı, bilgiyi asla esirgemiyordu…
İnsan ilişkilerinde, “hiyerarşi” kavramını ortadan kaldırıyor; öğrencileriyle sizli-bizli olmaktan senli-benli olmaya doğru bir akım başlatıyordu…
Öğrencilerine, olaylara farklı bakış açılarından bakabilmeyi öğretiyor, böylece yaşamı yorumlayış biçimlerini özgünleştiriyordu…
Konuşmaya doymuyordu; konular açıldıkça açılıyor, adeta birbirini kovalıyordu…
Konuştuğunda çevresindekileri içinde bulundukları atmosferden başka iklimlerin doğasına götürüyor, o tabiatta evrenselliğin doyum noktasını onlara yaşatıyordu…
O, bambaşka bir insandı, kendine ait bir tarzı vardı; yaşadıkları ve gördükleri yarattırmıştı ona bu tarzı…
* * *
Gün bitip, hava karardığında tekrar odasına geçti, kapısını örttü ve koltuğuna oturdu…
Oda arkadaşı ofisten erken çıkmıştı…
Düşüncelere dalmak için bu zamandan iyisi yoktu…
Sevdiği kadını düşündü önce; onunla geçirdiği vakitleri, şu an çekiyor olduğu hasreti, eski fotoğraflarına bakarken aklına getirdi…
Ardından, bu şehre gelmeden önceki zaman dilimlerine gitti…
Doğduğu şehir Viyana‘yı hayal etti; melankolizmin doruklarda yaşandığı, siyah-beyaz fotoğraflara kare olan o romantik Avusturya şehrini derin bir nefes alır gibi içinde hissetti…
Viyana ve Berlin Üniversiteleri’nde ders verdiği günlere gitti…
Hüzünlendi…
Thomas Mann ve Stefan Zweig‘ın yaşamlarını düşündü sonra; onların mücadelesini, hayatı algılayış biçimlerini ve sezgilerini aklına getirdi…
Aynı şekilde bundan yıllar önce okuduğu George Orwell‘in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabındaki Büyük Birader ve düşünce polislerini de yerleştirdi bu kurgunun içine…
Çantasından Ernest Hemingway‘in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabını çıkardı, içinden birkaç paragraf okudu ve tekrar kitabı çantasına koydu…
Hüzünle karışık olan ruh hali” ona bunları yaptırıyordu işte…
Ona bunları yaptırtarak belki de iç sorgulamasının tamamlamasını olanaklaştırıyordu…
Aslında bir artısıydı, bu ruh haline sahip oluşu ve bu ruh halinin duygusallıkla yolculuk edişi…
* * *
Oturduğu koltuktan kalktı, karşısındaki masaya geçti, pencereyi hafiften açtı…
Sokak lambası rayların üzerinde ışıldıyor, uzunca vagonlar gecenin karanlığıyla bir siluete dönüşüyordu…
Kapattı pencereyi, bir sigara daha yaktı, daha bitmemişti düşünecekleri…
Hayatında en zevk alarak yaşadığı ülkeye gitti birden…
Her gün bir paket sigara, iki şişe şarap bitirdiği, sokak tangosu yaparak günlerini geçirdiği ülkede buldu kendini…
Evet, o ülke Arjantin’di ve yaptığı tango da Arjantin Tangosu‘ydu…
Yedi yıl profesyonel olarak tango hocalığı da yapmıştı…
Yaşamı algılayış biçimi, tangoyu algılayış biçimiydi adeta…
Dans etmekti, hissetmekti; bu, algılarının daima açık olması demekti…
Tutku”ydu onu hayata bağlayan, tango yaparkenki yaşadıklarının en doyumsuz haliydi belki de…
* * *
Bir ara oturduğu yerden ayağa kalktı ve “Bir gün…” dedi:
Bir gün kitap yazacağım ben!
Kitap yazmalıyım, kitaplar yazarak bu dünyaya bir şeyler bırakmalıyım!” diye haykırıverdi…
Artık hislerini taşıyamaz hale gelmişti, düşünceleri ağır geliyordu…
Evet, yazmalıydı o!
Yazarak boşaltmalıydı içindekileri! Yazarak paylaşmalıydı insanlarla düşüncelerini!
Arjantin’de gördüğü, yaşadığı hayatları bir bir almalıydı kaleme!
Viyana kahvelerinde o özlem duyduğu sohbet ortamlarını yaratmalıydı mutlaka; kitaplardan, sanattan, tiyatrodan, festival filmlerinden, klasik müzikten konuşmalıydı da!
Evet, bunu yapacaktı, bir gün bunu yapmayı başaracaktı!
* * *
Yaşadığı yarı uykulu ruh halinden sıyrılıp ofiste olduğunun farkına vardığında saat epey ilerlemişti…
Gözlerini sildi, garip bir rüyadan uyanmış gibiydi…
Ayağa kalktı yeniden…
Sarhoş olmuştu adeta…
Artık çıkmalıydı ofisten…
Kaşkolunu boynuna doladı, paltosunu giydi, fötr şapkasını da başına taktıktan sonra ofisin kapısını kapattı…
* * *
Evet, O, bir gün ulaşacaktı hedeflerine…
Kurduğu hayallerini gerçekleştirebilecekti…
Ve bir gün bizler de kitapçı raflarında onun isminin yazılı olduğu kitapları bulacak, yaşadıklarını, “tangolaştırdığı” hayatını, tutkuyla bağlandığı yarınlarını onun kaleminden okuyacaktık…
O yüzden ne mutluydu bizlere, ne mutluydu gelecekteki öğrencilerine!

Ben 14 yıl, 10 ay, 3 günlükken…

Kapı kapandığında dört duvarın bir parçası oluyor. En çok da ben kapadığımda… Bulaştığım her işte kendimden bir şeyler bırakıyorum. Sıkı sıkı kapıyorum kapıları. Yamalı duvarlar yapıyorum yani. Sanmayın sonra masama oturduğumda durmadan ders çalıştığımı. Kanadığım zamanlar daha uzun. Yorganı başımın üzerine kadar çekiyorum. Nefes alamıyorum. Karanlığa doyamıyorum. Dedim ya hayatımı kendime benzetmek için bulaştığım her işte kendimden izler bırakıyorum.

Duvarları maviydi. Ben sadece tavanı görebiliyordum. Hapsedilen çocukluğum vuruluyordu. 14 yıl 10 ay 3 günlüktüm. Ve işte amaç buysa eğer ispatlamıştı benden güçlü olduğunu. Kimseler bilmedi o gün orda ne yaşadığımı, görmedi kimseler ruhumun yarasının o gün açıldığını!

Gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum. Canımı acıtana kadar… Hadi ama o kadarcık acıdan bir şey olmaz. Küçükkken saklambaçlarda gözlerimi çok sıkı kapadığımda beni kimseciklerin görmediğine inanırdım. Sonra… SOBE! Benim karanlığım içine yalnız beni alırmış, öğrendim.

Hadi herkes o iğrenç avuçlarını duvarlara bir kez daha vursun! SOBE!

Bir’in nasıl hem var olup hem yok oluşunu anlayamadım hala. Büyükler söylerdi bazen uyumadan önce. O zamanlar uyurdum. Uyuyup uyandığımda unuttuklarımdı dizimdeki yaralarım! Oyuna almadıklarında, saçımı çektiklerinde anneme anlatıp ağlar ve uyur unuturdum.

14 yıl 10 ay 3 günlükken ruhum vurulmuştu. Tuzdur bu yaraya iyi gelen, biliyorum. 4-5 yıl oldu ve ben kapadım üstünü tuzlarla artık o darbenin. Ama hani yağmur yağıyor ya bazen o gün olduğu gibi; işte o zaman su alıyor direncim. Islanıp batıyorum.

Ancak gülmüş gibi yapabiliyorum, özür dilerim.

Ruhu ince, kaygan bir zeminde öldü

Zamanları ardına katıp da ilerleyen bir düş kurdum bugün kendime. Bir kervan edasında yürüdüm arkasından. Benim için düş senin için bir ödüldü belki de. (Düşünmek bile bazen zamanından çaldığın için karşındakine ödüldür.) İçinde ben yoktum, kapılıp gidişlere baktım uzun uzun. Ben de kaptırdım kendimi, aklımı, seni. İsimsiz bir mektupla başlayan hikâyenin “mutlu son” diye bir isim altına girmesi ne mümkün! İşte onun gibi imkânsız olunca bazen istekler, ne kadar düşünüldüğüyle alakalı düşler. Düş o, düşmüş bir yağmur damlası, küçücük. Yükseldikçe içimdeki korkusu, yerimden fırlayacak gibi oluyorum geceleri; hikâyesine derdini anlatamayan adam hikâyesinde derdini anlatır mı?

Çukur sanıp da üstünden geçtiğin yollarda yatan hayvan cesetleri, bir kez de sen geç üstünden ne olacak, ortada öylece yatıyor nasılsa, oysa haberi bile yok kim tarafından ezildiğinin.

Bütün gün susup kaldın bir koltuk kenarında, yüzüne baktığın insanlarınsa yüzleri yoktu. İnsan kendini bu kadar büyük bir tiyatro sahnesinde neden yalnız hisseder ki, rol istememesine rağmen üzerine yapışan roller de cabası…

Seni anlamayan bir dünya düşlüyorsun; sen onu o kadar çok dinliyorsun ki buna alışmışken o da anlatmaya devam ediyor, seni görenler bu dünyada olmadığını biliyor. Bu dünyadasın ama bu dünyadan değilsin.  (Neyi dinlediğimi sanıyorsun, yağmurun sesini mi, hayır; o sessizce gelip gidiyor.) Arındığını hissediyorsun ya yağdığında üstüne, alıp gidiyor ya bir de onu senden, rahatlamak ne kelime gittikçe ıslanıyor git gide ağırlaşıyorsun. Kendimi geri getirmeyecek bir yola neden gireyim diye düşünürken sana doğru uzanan bir el: titriyor; istemiyorsun, korunmaya değil, yaş-lanmaya ihtiyacın var: yaş-landıkça kuruyorsun.

Durduğun yere yaydığın yılışıklıkla bütün dünyayı kendine seyirci bıraktığını zannediyorsun. Öyle yapış yapış yaptın ki ellerimi, kulaklarımı, dilimi. Seni dinlemek zorunda değilim! Abartılı neşe, içindeki mutsuzluğu saklamaya çalışmak gibi çoğu kez sahtedir, neden sahteleştiğin için bu kadar gülüyorsun? Ağladığını düşünürken gülüyormuşsun ardımdan. Etrafındakiler de kahkahanın koltuk altında bir oyana bir bu yana sürüklenen sarhoşlar. Şarkı söylüyorum arkanızdan neden konuşmuyor diye yüzüme bakıyorsunuz. Kendi kahkahanızdan başkasının da ses çıkarabileceği nereden gelsin aklınıza, boğulmak bu işte; küçük bir farkla,  kendim olamadığım yerde başkalarının da -kendi olmak istememesiyle -olmaya çalıştığı başka rollere bürünmeleri aslında her iki tarafında rol yaptığını gösterir.  İçinde olmaktansa yine de dışından izlemek daha iyi. (Ama ne kadar uzağa kaçsan o kadar dikkat çektiğin için bir de açıklama yapmak zorunda kalma rolü sırtında) Sustukça daha da komikleşen bir garip trajedi, sürünen insanlar vardı bir hayalin ardında ve onu göremeyecek kadar dünyalıydı gözler.

(Bir ömür tükenir mi böyle, hırsız gülmüş haline, çaldığın yeter zamanından hiç gitmiyor mu gücüne?) İliklerindeki aşkın izbe bir köşeye layık görülmesi en çok da bu yönünün bilinmemesiydi onu kıran. Sokağa yayılan bir ruh ancak yolun başında olabilir. Sıyrıldığı bedeninde onu ele veren küçük bir izdi. Sıyrılacak bir delik bulmak için canını taktığı dişlerini sonunda kırdı. Can vermesi muhtemelken; önce can almak istercesine yoğrulduğunu hissetti, yumuşamaya başlamıştı suyla. Minnet borcu yağmura, yağmur onun elinden aşkını aldı ama yerine başka birini bırakmayı da ihmal etmedi. Tanıyan var mıydı bu adamı? Düşünceli haline kızdı yağmur,  çiselediği anların kenarından alev gibi doğardı güne. Kız-gındı çünkü o da; kazandığını sandığı gün hala beni seviyordu.

Aralık Yağmurlarda Güzel

Akşamdan beri kesilmedi “yağmur”…
Nasıl da yağıyor, “bardaktan boşalırcasına”…
Elimde bir “kitap”, bir kafenin penceresinden dışarıyı izliyorum…
Çalan “müzik” eşliğinde kendi düşlerimleyim…
Sessizliğin sesi” çoğaltıyor hüzünlerimi…
Saatime bakmıyor, zamanın kaç olduğunu önemsemiyorum…
Sadece “kalemimle” bir şeyler karalamakta, “sözcüklerimle” bir şeyler hesaplamaktayım…
* * *
Akşamdan beri ne tuhaf dökülüyor, “deniz deniz ağlayışlar”…
Gürlüyor “gökyüzü” bir vakit, kesilmiyor “gözyaşı”…
Alev alev “yıldırım”, şimşek şimşek “yıldızlar”…
Çakıyor ve akıtıyor yüreğimize, “sahiplenmediğimiz her bir şeyi”…
Ne “biz” yağmursuz, ne “yağmur” bizsiz ve ne “aşk” insansız, ne “insan” aşksız…
* * *
Aralık yağmurları” ıslatıyor kenti baştan sona…
Kaldırımlar” ağlamakta şimdilerde…
Bir “kış” gece yarısını soluyorum belki de, belki bir “aralık” gök gürültüsüyle irkilmekteyim…
Yağmakta içime tüm “duyguları” kış mevsiminin, perçinlemekte şaha kalkmış tüm “arzuları”…
Hayır!” diyemiyorum bir türlü yüreğimin alt üst oluşuna, bir “yanardağ ağzı gibi” kızılımtrak tutkularım…
Sevginin”, “sevgisizliğin” coğrafyalarındayım belki de; iklimler Akdeniz‘i gösteriyor hatta ve bulutlar “Karadeniz Karadeniz” söylüyor türkülerini…
* * *
Yağmurun ıslaklığını” içimde hissetmek ne güzel…
Ah ne güzel yağmur damlalarıyla bir “senfoniye” dönüşmek…
Konçerto konçerto” akmak yarınlara ve yarının evrenselliğinde “uysal bir aşk” olabilmek…
Uysal bir “çiçek”, uysal bir “nota”, uysal bir “sözcük”…
Deryadeniz gözlerde” kaybolmak ah ne güzel yağarken yağmur…
Aralık aralık” aralamak perdeyi ve içeri süzülmek…
Duvarlarda bulmak “yalnızlık kokan eldivenleri”, siyah beyaz bir fotoğrafa yansıyan gölgelerde aramak “yaşamın anlamını”…
Ah ne güzel “aralık yağmurları yağarken” bu yazıyı kaleme almak…
Ah ne güzel, ne güzel…
* * *
Akşamdan beri kesilmeyen “yağmur” devam ediyordu hala…
Saat bilmem kaçıncı kez dönderdi “akrebini” ve “yelkovan” bir yerlerde kayboldu…
Bulmak zor şimdi o “yelkovanı”…
Bulup yerleştirmek “akrebin paraleline”…
İyisi mi bitirmek yazıyı burada şimdi…
Ve başlığını da atmak şöyle:
Aralık yağmurlarda güzel…

Kar-ın-canı

Kışın doğan güneşin buzları eritemediği; özünde çorak bir yerdeyim. Burası karlı, üstelik kışın geçmesine daha 2 ay var. Eteğine sığınan savunmasızlar bile soba kenarında oynamaya mahkûmken nasıl bir kader bana diyebilir ki; Dön! Kışın kime yararı olmuş ki sana olsun, küçük bir elektrik kesintisi ile dünyaya gelmiş aptal çocuk: Yaşlanıyor ama bunu kaderi sanıyor.

Çevre insanı nasıl şekillendiriyor, yoksa o da kendi şeklini başkasına mı borçlu? Dürüst davranıyor; hiç şaşırtmadı ki; ne kadar acımasız olsak da ona karşı, o, doğal tavrını sürdürüyor.

Yine ak güvercinlerle indi yere mutluluk tohumları. Saçılıyor içimden nefretin incisi, boncuk gibi dizilmiş nasılda kolyemin ucuna, dün parçalandı ya çekince hızla sinirden; hangi tarafa yıkılacağını bilmeyen bir binanın depremle una dönmesi gibi, topladığım onca çiçek, o unun altında kaldı bu sabah. Gömülmek değildi belki, çıkmayı bekler bazı zamanlar… Şanslıydık biz; çünkü kendi şansımızı yaratabiliyorduk. Yeni gelin gibi içeriye girince kış, tasını tarağını topladı bahar; bu kadar kısa bilmezdi ömrünü, herkese söylenecek birer yalan vardı; sahip olduğu şeylere yenisinin ekleneceği aldatmacasını yaptılar ona da, kabullendi çaresiz, ama suya ihtiyacı vardı; karın erimesine, beyazın çamuruna, güvercinin tüyüne… Raydan çıkmış tren ve onun yolunda duramayan hareketli ray… Evet, sen bu tanıma uyuyorsun. Savuruyorsun önüne geleni hay hay, sağır bir düdüksün; kendi sesinden habersiz, bilinen duraklara, mecbur bekleyişlere rağmen umuduna renk beğeniyorsun.

Karıncalar geçerken iz bırakırlar gölgelerindeki boşluğa, sen boşluktan da küçük bir yere sıkıştın kaldın, çık artık karın altından, karınca toprağı, karınca boşluğundan…

Sevdanın durağan yolsuzluğu; fışkıracak bir yer aradıkça kendine uzaklaşıyor. Sus-pus olup kus-küs olacak zemine dayanıyor; habersizce geliyor, haber vermeden gitmesi normal diyorsun. İyi de neden hemen gidiyor? Ayrılıklar kuşanmış bir ajan gibiyim; hem etrafı kontrol eden hem de kendinden korkan. Kahvenin en sıcak halinde genzim yanmışken; kavrulan kokusunda marifet, çekildikçe hücuma geçtiğinin farkında değil, salınır oracıkta. Zihnin tortusu kazınmayı bekler ayazda, tuhaflıklar onu bulur ya yoktan, sanır ki hiçbir parmağı yoktur bu işte; bağlarını gevşetmiş iskelesiyle bir sandal; su ile son anlaşmasını imzalarken…

İkimizin bir başı, iki sonu olduğuna kim inanırdı? Kollarını açmış iki yana bir yerlerden çıkıp gelmesini beklediği kişiye yanar durur, alışık bir tat var bu ılık havada, ölüme salan bir uçurum kıyısında duran ayaklarından taşlar ufalanıyorken, bir kayadan, bir bedeninden kopuyor parçalar sanki yolunu kaybeden taşların yeniden yerlerini araması gibi. Aşağıda da mı biri benimle aynı duyguları paylaşıyor yoksa? Başka bacalar başka duman mı üflüyor ki dünyaya?

Reenkarne Acılar

Ben mi?
Ölmek üzere olan bir rahibin dudaklarından dökülen mistik bir duaydım sadece…

Özür dilerim biraz geciktim. Ama buraya gelmeden önce kendime bir mezar taşı beğenmeliydim. Duymuşsundur sen de.. Kahramanlarının mutsuz masallara sürgün edildiği bir hikâyede bir şehir sırtımdan vurdu beni. Gayri resmi karakol kayıtlarından ve adli tıp raporlarından silip, kendi hikâyene yaz ismimi…

Adımı adının iki hecesi arasında sakla. Ne olur bu gece de vurmasınlar beni…

Bir şehir sevdim ben; çizgili siyasi haritalardan ve renkli atlaslardan sürgün, Mezopotamya kadar yaralı, Afrika kadar aç, Hira dağı yalnızlığında ama senin kadar güzeldi Asmera. Ne de olsa Nuh Tufanı’nın son bulduğu yerdi. Aslında Tanrı aylak bir buluta takılıp elindeki kadehi üzerimize devirmeseydi eğer… Ve sen bu kadar güzel olmayıp Tanrı’nın aklını başından almasaydın… Ben de bu şehri bu kadar çok sevmeseydim… Ne tufan olacak ne de Nuh Ararat’ta kaybolacaktı. Ne böyle bir şehir kalacak ne de böyle bir sevda yaşayacaktı. Ne sen çekip gidecektin ne de bu şehir beni böyle sırtımdan vuracaktı…

Boşuna arama göremezsin…

Oysa sen benim;

Bir acıdan bir aşka ilk hicretimdin Asmera. Hira dağı karanlıktayken oradaydım bende. “Sev” demişti Tanrı ilk emrini verirken. İsmini bütün evren duysun istemişti. Bu yüzdendi etrafında tavaf olmuşum, ettiğim bütün dualarda seni bulmuşum… Ben, yalınayak dayanırken göğüs kafesine; kaç kere yıkıldı Kâbe’m haberin var mı Asmera? Yokluğuna çıkan kaç köprü kurdu şeytan gördün mü? Bak.. bir acının daha sonuna geldik işte. Şimdi hangi intiharın başlangıcında olurum, tahmin bile edemezsin.

Boşuna atlama. Ölemezsin…