İstifa

Ağlamak mı? Bir Tanrı için yapılabilecek en beyhude işti…
Biraz da olsa sevmek birşeyleri, ölümü ertelemek için yeter sebepti.

Ağlama duvarlarınız vardı ağladık. Hiçbir şeye sebep olmamış gibi şeytanlar taşladık. Herkesin iyi bir insan olabileceğine inanabilmek için suçladık şeytanları. Aslında herkesle ayrı ayrı ilgilenecek bir şeytan düşüncesi, ne kadar önemsiz olduğumuzu kabullenemediğimizdendi belki de. Kendi kendimizin şeytanlarıydık oysa…

Aslında ikimiz de beceremedik Tanrım. Yolladığın tüm ilahi dinler insanlığı bölerken söylenen her yalan da Tanrı’yı insandan uzaklaştırmıştı. İnsan Tanrı’ya layık olamamış ve Tanrı çekip gitmişti…

Benim de hayatımdan böyle çıkmıştı Tanrı, böylesine öğrenmiştim ayrılığı. Şimdi ayrılıktan bahsetme, benim kadar bilemezsin… Sen varsın bir de ayrılıktan ayrı. Sen olmasan dini bir hikayedeki yalan olacaktım. Alıp elime kutsal kitapların yazıldığı kalemlerden birini, ölüme sebebiyet verecek yaşanılası ayrılıklar listesinden en yalnız olanının altına “yaşanmıştır!” yazacaktım.
Kaybolduğum ilk yalnızlıkta sana koşacaktım..

Yanmaktan ya da yakılmaktan korkmak değilde, ağlamanın da hiçbir şeyi çözmeyeceğini göz önüne alırsak toplu istifamızı verelim bence. Bir bir ölürken tüm insanlar tüm Tanrılar sussun. Biz Adem’den bu yana ihanet ederken insanlık tarihine, maksat

Adem’in ruhu huzur bulsun
Yanan yakılan belli olsun..

Profesör-5

Gece birden irkilerek uyandı…
Saat sabahın 3′üydü…
Daha güneşin doğmasına, havanın aydınlanmasına saatler vardı…
Kan ter içinde kalmıştı…
Yatağından kalktı…
Uyumadan önce okuduğu kitap, yorganının üstündeydi…
Kitabı, yanındaki sehpaya koydu ve koridordan banyoya doğru yürüdü…
* * *
Banyoya girdiğinde elini lavaboya uzattı, çeşmeyi açtı ve akan soğuk sudan yüzüne bir avuç çarptı…
Ardından aynaya baktı…
Karşısında hiç tanımadığı bir adamı görüyor gibiydi…
Şaşırdı…
Kaç zamandır aynaya bakmıyor olduğunu o an fark etti…
Aynaya bakmayı sürdürdü…
Tek gördüğü, karşısındaki -tanımakta zorluk çektiği- adamın gözleriydi…
Gözlerindeki ateşti, gözlerindeki kızgınlıktı, gözlerindeki heyheylenişti…
* * *
Bir an düşündü…
Neden irkilerek uyanmıştı?
Onu tatlı uykusundan uyandıran kabus da neyin nesiydi?
Hangi içsel korkuların yahut duyguların dışavurumuydu, bu hissettikleri?
Çözemedi…
Öylesine odaklanmıştı ki gözleri, karşısındakinin gözlerine; bir an, baktığı aynada belirginleşmeye başlayan hayali sözcüklerin uçuşuyor olduğunu sonradan fark edebildi…
Şunları yazıyordu o sözcükler:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
* * *
Son zamanlarda, gece rüya görmesine bile olanak verdirmeyen bir yoğunluğun içindeydi…
Çok çalışıyordu…
Çalışmanın en güzel yanının, çalışmalarının karşılığını bir gün mutlaka almak olduğunu biliyordu…
Fakat her seferinde de bu beklentisi -kendince- hüsranla sonuçlanıyordu…
Üretmeyi seven bir yapıdaydı…
Üretkenlik”, onu tarif eden en önemli özellikti…
Ancak her seferinde; değerlerin yozlaştığı, kapitalizmin emek dünyasını tarumarlaştırdığı, insan ilişkilerinin çıkar ilişkilerine dönüştüğü bir evrende yaşıyor olması onu kahretmekteydi…
Çünkü her üretmenin bir geribildiriminin, etki-tepki yasasına göre, gerçekleşmesi gerekirdi…
Her koyun kendi bacağından asılır!” mantalitesinde de değildi…
Günümüz rekabet koşullarında bilgisini paylaşma büyüklüğünü gösteren nadir insanlardandı ve insanların, yaşadıklarından başka hayatları da olduğunu bilmelerini, kendilerini geliştirmelerini ve hep mutlu olmalarını isteyen bir karakterdeydi”…
Peki, neydi onu rahatsız eden?
Neydi bu işin olur’u?
Bilemedi…
Belki de onu sabaha karşı bir saatte aynanın karşısındaki yabancıyla göz göze getiren -belki de yüzleştiren- içinde yaşadığı, soluk alıp verdiği bu atmosferin izdüşümleriydi…
* * *
Yeniden düşünmeye başladı…
En son kaç gün önce kendine zaman ayırmıştı?
Kaç gün önce kendiyle baş başa kalmış, kaç gün önce kendini sorgulamıştı…
Çok kızıyordu kendine, çok!
Bulunduğu kentte düzenlenen kitap fuarına bile zaman ayırıp katılamamıştı…
Verdiği sözleri gerçekleştiremiyor olmasının bir hesaplaşması içindeydi sürekli…
Hayatta tek çekindiği şey, dış dünyasının bir gün iç dünyasına egemen olma ihtimaliydi… O yüzden de tek korktuğu şey, bu ihtimalin bir gün gerçekleşebilirliğiydi…
* * *
Gözleri, hala aynadaki yabancının gözlerindeydi…
O bakan iki göz, o yabancının gözlerinde kaybolmakta; arada bir de uçuşuyor olan hayali sözcükleri anımsamaktaydı:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
Belki de o yabancı gözlere bakarak kendiyle alay ediyor, sürekli “yalancılıktan” söz ediyordu…
İronik bir bağ kurmaya çabalıyordu…
Kıs kıs gülüyordu belki de ona, gözlerinin arkasındaki…
Yine de biliyordu ki, sabah olduğunda aynanın karşısındaki, “gerçek” olacaktı…
Bunu bilmek bile ona yetiyordu…
* * *
Havluyla, kurumaya başlayan yüzünü sildi…
Banyodan çıkıp koridordan odasına geçtikten sonra; yüzünü, sehpanın üzerindeki kitaba çevirerek uyumaya başladı…
Yüzünde bir gülümseme ile uykuya dalmak” bu olsa gerekti…
Uyudu… Uyudu… Uyudu…

BİLİNMEZE SALLANAN EL: Umut


Yüzüne arada bir bakarak yanında yürümeye devam ediyorum. Anlatıyorum ben, dinliyorsun. Susuyorsun yine.

Susunca tamamlanıyor çerçeve, gülümsememiz söylenmeden çekiliyor fotoğrafımız bir dilenci tarafından ve o anda giriyoruz uçları belirli karenin içine. Sen ve ben, ama görüyorum ki fotoğrafta dilenci de var. Elini açıyor… Meğerse ücretini istemek içinmiş elini açmasının nedeni, yüzüme bakıyor, çirkin çıktığımı söylüyorum anlamıyor, yaşadınız ödeyin der gibi ayağını yere vurarak istiyor bedeli, diyorum ki sende çıkmışsın bu karede, dinlemiyor, sinirleniyorum gül de almıyorum çiçekçi kadından, zaten o da yaşını bilmeden abla diyor sana.

Giderek uzaklaşıyor insanlar, sesler de azalıyor sanki. Susarak ilerliyorsun ellerimin arasında, sen de susunca fark ediliyor sessizliğim, o da anlıyor artık yüklenmiyor daha fazla, ne zaman kollarını geriye atıp arkasına yaslansa içine daha çok müdahale eden bir senle karşılaşmak onu rahatlatmıyor;  yüzü biraz değişiyor, konuşmaları aksıyor, sanıyorum ki bir şey düşünüyor ama ses çıkartamıyor bana…  Yüzüme bakınca öyle bir şaşırıyor ki, ne zevkli onu öyle izlemesi, daha yeni yeni tadıyorum bu duyguyu… Yıllardır beklediğim her şeye inat ben de gülümsüyorum ona göz kırparak. (daha fazla…)

&Bu ne biçim hikaye&

Sıcak bir yaz akşamında içini ısıtan ilk sözcüğü buz gibi bir dondurma oldu. Sadece kendi içini de ısıtmadı. Düş görüp de hayra yoran ben içimde bir sızı hissettim, giderken bile gülüyor olmalıydı. Hem sıcak hem soğuk ama yine sıcak, bu işte bir tuhaflık olmalı. O halde, sıcak havaya biraz daha hüzün katmak isteyen varsa buyursun gelsin. Bu andan nefret ediyorum. İçinde yalnızlık taşıyan bir araba: Yeşil. Üzerinde terk edilmiş yazılarla el sallar karanlığı… Yakınından geçmiş olmalı renklerin.

Ne zaman dondurma yemeye çalışıp da yüzünü gözünü çikolataya boyayan çocuk görsem geliyorsun aklıma. O an içimin ısınmasına neden olan bir damla yaş, bugün bir tabakta bir dilim yaş pasta kıvamında; çikolatalı. Büyüdüm de yeni transfer oldum sanıyorsun başka tarz acılara. Öncekiler kadar masum değil yüzleşmeli diyorsun ama cevap alamıyorsun en sevdiğin oyuncağından, onu da yanında götürüyorsun; yeşil, mavi, sarı renkleri gözümün önünde birbirine giriyor.

Artık bu pasta da bayat geliyor vitrindekilerin yeni hazırlandıkları söylense de inanmıyorsun, tecrübelerin buna izin vermiyor. Doğum gününde ölen bir çocuğun ağlaması bile ıslatıp yumuşatamıyor hamuru, taşlaşmış ruhu, kalıplaşmış vicdanı. Huzursuzluğunda kaybolan bir gök, kuşağından ayrılıyor beli, yalnızlaşıyor renkleri, sadeleşiyor gökleri; avuç açıyor kötülüklerin dağılması için gökyüzüne, güneşin yeniden çıkmasını istiyor, yağmurun yağması için duası, onun gelmesi için bekleyişleri, yeniden gelmesi için haykırışları ama duyan olmuyor.

Biz, bir şeyi gerektirdiği gibi göremeyen insanlar, söylenir dururuz durdurmak için yere düşen bardaktaki suyu. Kaç hikayeden döndü, kaç masal kaçırdı ardında gözü yaşlı çocukları. Okunmamış bir masal istiyorsun madem, sen niye yazmadın. (Güzel değil belki cümlelerim tdk’dan özürler dilerken)İzin ver bir başını çıkarsın o çocuk, bakalım dünya için neler söyleyecek öğretilmeden kelimeler…

Yazılar ve kişiler alakasızdır bazen, ayaküstü sohbet gibi gelir karşılaşmalar. Tesadüflere hayran kalırsın kaşlarını çatarak, ağzın açık, ona bile fark ettirmezsin durumu. Şarkının bilmem kaçıncı dönüşü, başa sar hayallerini hadi sende. Beni ıssız bir türküye emanet etmeyi seçiyorsun ve ben çobansız kalmış köyün yeni çobanı oluyorum. Koyunların oluyor, kavalım, hüzünlü ezgilerim, sonra sen koyunlardan biri oluyorsun ve sonra bir kurt geliyor. Bu ne biçim hikaye deyip uyanamıyorum da…

Suya düşen bir yaprak oluyorsun sonra uçları yukarı doğru kıvrılmış kayık gibi olmuş, biraz daha kuru bir yere düşse zaten ezilecek, önceden ezdikleri için aldırış etmeden yüzüyorsun bir daha gelecek bir yolcu bile götüremeden yanında… Aklımda kalan bir haykırıştı suya düşen aksin, rüyadan uyanıp da sıçramak gibi ama rüyayı sonradan görüyormuşsun, gerçekliklere inat.

Çukurova 3. Kitap Fuarı’ndan

Yağmurlu bir cumartesi ikindisi…
Çukurova 3. Kitap Fuarı konuklarını ağırlıyor…
İçeride kitapların kokusu, sözcüklerin uğultusu had safhada…
Ayrı bir şölen, ayrı bir festival havası…
Kitap festivali, kitap şöleni…
* * *
Yine kendi sessizliğimdeyim…
İçim pek bir konuşkan, dışım ise suskun…
Yürüyorum sadece…
Arşınlamaktayım stantları…
Hemen girişte Cumhuriyet Kitapları karşılıyor okurlarını, hemen berisinde NTV Yayınları ile İş Bankası Yayınları, az ilerisinde de Yapı Kredi Yayınları ile Can Yayınları
Cumhuriyet Kitapları’nda “Mustafa Balbay hüznü” kanat çırpmakta, Can Yayınları ise özlemekte Erdal Öz‘ünü…
Server Tanilli’siz bir kitap fuarı…
Server Tanilli sağlık sorunları nedeniyle katılamıyor fuara…
Ama şöyle diyor 15 Ocak’taki köşesinde:
Çukurova 3. Kitap Fuarı, 12-17 Ocak 2010 tarihlerinde, kültür ve eğitim dünyamız Adana’da buluşuyor…
Buluştu da, güzel bir açılışla fuar hizmette…
Paneller, söyleşiler, okuma ve imza etkinlikleri, çiçeği burnunda karikatürcüler, mizah festivalleri yan yana…
12-17 Ocak 2010 tarihleri unutulmaz olacak…
Gidiniz, sevgili okurlar izleyiniz şöleni…

* * *
İnsanları gözlemlemeye başlıyorum sonra…
Gerek Adana‘dan, gerek Mersin‘den; gerekse de Gaziantep, Osmaniye, Hatay‘dan kitap tutkunları gelmiş fuara…
Kalabalıklaşan stantların önlerinde kitaplara dokunuyor, kitaplara dokunarak onlarla iletişim kuruyorlar…
En evrensel iletişimin kanalları akıyor fuar süresince…
Yazarlardan okurlara, okurlardan da kitaplara…
* * *
İlerleyen saatlerde bir söyleşiye konuk oluyorum…
Deniz Kavukçuoğlu ile Oya Baydar konuşuyor ve ben dinliyorum…
60′lardan Günümüze Türkiye’de Aydın Olmak”tan bahsediyorlar…
Onları dinlerken Türkiye’nin son zamanlarda içinde bulunduğu durumu, neleri yaşamakta olduğunu getiriyorum aklıma…
Deniz Kavukçuoğlu’nun 11 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Bir Tuhaf Demokrat: İskender Pala” başlıklı eleştiri yazısını okumak istiyorum yeniden ve Oya Baydar’ın Can Yayınları’ndan çıkan “Kayıp Söz” ile “Çöplüğün Generali” kitaplarında çoğalmak geçiyor içimden…
Öylece kalakalıyorum…
* * *
Söyleşi bittikten sonra devam ediyorum adımlamaya fuarı…
Cumhuriyet Kitapları Standı’nda Hikmet Çetinkaya ile Ataol Behramoğlu, kitaplarını imzalıyor…
Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu’na şakalar yapıp takılıyor ve sürekli gülüşüyorlar…
Gözlerinin içi gülüyor ikisinin de…
Gözlerin Poyraz” (Cumhuriyet Kitapları) ve “Kadınlar, Yağmur ve Kuşlar” (Günizi Yayıncılık) kitaplarını imzalarken “Bu dünyada aşksız yaşanmaz, aşksız siyaset de yapılmaz!” diyor, Hikmet Çetinkaya…
Kendini nasıl da tanımlıyor bu birkaç sözcükle; nasıl da giydiriyor o güzelim kelimeleri hem diline, hem kalemine, hem de düşüncelerine…
* * *
Düşünmeye başlıyorum sonra, oturduğum bir sandalyede…
Önümde “Kadınlar, Yağmur ve Kuşlar”, elimde şekerli koyu kahve, yüreğimde cumartesi akşamüstüsü heyecanlanışları…
Aşksız yaşanmaz!” diyordu, Hikmet Çetinkaya…
Ve ben o an, önümdeki kitabından birkaç cümlesini okurken buluyorum kendimi, farkında olmadan:
Sevgiyi unuttuk, kış ağaçlarına asılı kalan tutkularımızı kuruttuk, zamana yenik düştük…
O esmer yüzlere konan kış güneşi, vahşi ormanlar gibi soluyan bencilliğimiz, her şeyi unutturdu topluma…

Aşksız siyaset de yapılmaz!” diyordu ardından…
Aşkın olmadığı bir siyasetin içinde çırpınan insanlardık bizler, sonuçta…
İnsanlardık bizler, sözlerin büyüselliğinden hep mahrum kalan ve o büyüselliğin nasıl oluştuğunu bir türlü kavrayamayan…
* * *
Yağmurlu bir cumartesi ikindisi, artık yağmurlu bir cumartesi akşamı oluyor…
İçim yine kıpır kıpır…
Deniz Kavukçuoğlu, Oya Baydar, Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu
Her biri de dopdolu, her biri de tutkulu…
Okyanus okyanus dökülüyorlar gönüllerimize, okyanus okyanus akmaktalar yüreklerimize…
Bunları düşünerek çıkıyorum fuar alanından dışarı…
Evime doğru yol alıyorum…
Ve sanki güzel bir rüyadan uyanıyorum…

&zamanı yokmuş ki silüetin/in

Anlamları hiçe sayan sesleri bitiren bir görüntüyle bölündü bütün uykum.

Ben daha önce hiç bu kadar güzel bir rüya görmemişim –gerçekte-

Hangisi gerçek hangisi rüya dersen; ayılamayan bana sorma

Bilinmeyen bir resme takılıp kalan zavallı adamın rüyasıydı aslında şimdi gördüğüm;

Belki de başlaması muhtemel bir hikâyede başroldüm

Ama farkında olmak zordu çünkü seni tanımıyordum,

Zaten seni gördüğümde de tanımadım, benim tanıdığım resimdeki kadındı.

Tanımak değil de sevmekti aslında,

Ben onu istiyordum

O sendin ama ben seni değil resimdekini seviyordum,

Bırakıp kaçardın belki tutsaydım elini

Gördüğüm; benim avuç içimdeki karanlık,  senin yüzündeki aydınlıktı,

Siyah iri gözlerin nefessiz bırakmaya yeterken

Sabahın 3’üne bağırdım tüm sözlerimi

Bir tek seninle sakinleşen ben… Huzursuzlukla yüzleşince sıkıldım

Bir ara takıldı gözlerim buradasın, en güzel halini getirdin bana, sevmem için, öyle ya sana çok şey borçluydum. Büyürken aşkın ritimleri şarkımı unutturdun bana. Dinlemenin de dozu vardı, anlatmanın da, hatta susup öylece durmanın da bir tozu vardı, tozlar birikirken üstümüze seninle bir arada kalmanın görünmeyen sihri üstümde, bizi oraya taşıyan ve beklememize neden olan şeyi bulmaya çalışıyordum. Yağan yağmur fayda etmedi tozlara, gidecekti onlar da benle.

Senin bir sevgilin vardı, benim küçük boya kutum, sigaram ve plaklarım… Onlar üç kişiydi, ben tektim. Dayak da yedim, hayata dayak attığım da çok oldu.

Hayalimin dışına çıkmana izin vermem zordu, ne kendime güvenim vardı ne de sana. Ama şimdi anlıyorum, ben en çok onlara güvenmişim. Giderken yolun bir tarafında yanımda olacağını biliyordum, bu kadar uzun süreceğini bilemezdim gelme zamanının/ sevme zamanının…

Gidemedim gitti, gelemedin gitti. Belki de gitmem gerekti.

Olmadı Nazım hoca…

Ben ne Tahir’m  nede sen Zühre …

Zühre  tanımadı yada tanıyamadı ki Tahir’i. Hem Tahir’i sevmemesi umurunda mı ?

Nazım usta sen dedin ya “Sen elmayı seviyorsun, oda seni sevmek zorunda mı?”

Cevap veriyorum  ; değil ustam, sevmek zorunda değil.

Ne Tahir  Tahir’liğinden bir şey kaybeder nede Zühre sevmese kaybeder.

Lakin ben ne Tahir’im nede o Zühre .

Demişsin ki ; “hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil”

Bende diyorum ki ; Ölmek ayıp olmazken Tahir olmamak mı ayıp ? Elmayı sevip de onun  beni sevmesini mi beklemek ayıp ?

Kabul olmayacak dualarımda ki ihtimallerin hepsi beni seve bilme olasılığı taşıyor. Bunu istemek ayıp mı ?

Demişsin ki ; “Meselâ bir barikatta dövüşerek , meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken , meselâ denerken damarlarında bir serumu  ölmek ayıp olur mu?”

diyorum ki ; Bende elmanın beni seve bilme  ihtimalini beklerken ölsem ayıp olur mu ?

Olmadı Nazım hoca olmadı, Piraye ne der sonra ?

Mecnun sövmez mi sana ?

Aşık Veysel küsmez mi sana ?

Ferhat desen ağlamaz mı bu dediklerine ?

sorum şudur ki ; Onun  sevgisini hissetmeden yine onu sevmek, aşık olmak ve beklemek ayıp mı ki ?

Ne adamlığımdan kaybederim nede gururumdan nede o bir şey kaybeder. Sessiz sakin kendimle geçinir giderim.

Turuncun kendisi yok kokusu hala burada…

Rüzgârla yayılan turunç kokusu… Güneşin en yoğun olduğu zamana nasıl da denk gelmiş teninin rengi. Geçip gitmemelisin yine, kendime has halimle başını döndürdüğümü söylediğin derin hayranlığın, elbette ilk kez buluşmuyor benimle. Ama bu kez farklı…

Kapladığın uzun yolun sonuna geldim, seni de çağırıyorum ki yeri dolsun küllerin. Düşünceler, dört başı mamur, filesine sığan tüm alacaklılarıyla ödeşmiş, yeni bir gülümseme ile yeniden aramızda. Rüzgârından nasibi alıp bölünmüş sayfalara not bırakarak doğrultmuş kalbini, önceliği yarım saydığı sayfalara vermiş, ne varsa eskilerde var diyenlerden bıkmış, bütün çocuklarını salmış oyun bahçesine, eteğinden dökmüş taşlarını.

Nasılsa; Hatıralar, beşiğinde sallanmayı bekleyen arsız çocuklar.

İlk isteği yaşamak olan ve bunu ağlayarak ifade eden her insanın haykırdığı o andaki sulu umut, bizim tanışma faslımızın melodisi hayatla. Ömrümüzün ne kadar olacağını bilemediğimizden cezamızın en ağırı da budur; umudunu dışarı vuran ağlamaklı yüz ve sonrasında etrafı izlediğini sandığımız bir çift göz.

Boşlukta bir yalanın içine sığmayı dener anlar, yerleşirken de yer arayanlara bağırırlar: Acele! Hıncına feda etmiş öğrencilerini bakire zaman. Dürüst davranmamış, sevmemiş ki… Kapı açık; sorular soruldukça daralacak olan o açık kapılar… Daha çok sır saklayacaklar. Kimse bir şey öğrenemedi daha. Kapının anahtarı tek değil, her açan içinde farklı bir şey mi görüyor, sen ne göreceksin? Kim bilir, belki de bir ölü; başında bir çocuk, elinde bir gaz lambası, yüzüne vuran ışığa baktıkça alevlerle bütünleşen birkaç parça şaşkınlık.

Lamba söndü, yandı. Birbiri ardına yandı, söndü.

Döndü sandım yeni bir kuş yeni bir haber dilinde. Uzaklara giden bir meram sesinde… Bir yerde doğan umut diğer yerde batıyormuş. Bir de gerçekten ölemeyen umutlar var kapı arasına takılanlar; onlar daha sancılı yaparlar konuşmalarını… Ne gidebilirler dünyadan kestikleri ümitleri dışarıda kalacak şekilde, ne de kalabilirler adamakıllı sarhoş, tadında bir tatlı ömrün. Hatıralarda yaşarlar sonunda hepsi.

Nasılsa; Hatıraları gerçek sananlar kendi dünyalarında uykuya dalanlar.

Giderken uyandırma görevini de üstlenmek üşengeçliğin elinde eriyen bir sabun gibidir. Köpürdükçe gözleri yakıp kokusuna turunç karışan bir sabun. Tıpkı sandıklardaki sabunlardan orada kalan her şeye sinmiş.

Bir yere giderken kendinden uzak olmak nedir bilir misin? Seni artık kimse öldüremez. Kendinden uzak bir yer, o yer senin yanın. En eski halinle elinde bir şemsiye; siyah, uzun ve büyük. En eski sesin eşlik eder buna; en kalın, genç ve canlı. Sırtında taşımaktan usanmış ki yağmurları; en yürekli kalıbıyla kapandı. Girişe yaslandı.

Nicedir düşündüğüm bir buluş var, insanlığa mal olmuş, asrın buluşu; kalıplarımızın adamı olamıyorsak o kalıba girmek için küçülelim bari! Boyutlarımız insanlıktan çıkmalı ki ancak öyle devam ettirelim bu zehrin yayılmasını bedene -Zaten olmuş ama ifade edilemiyor-Yeter ki rahatça girebilelim o kapıdan. Ancak o zaman iki satır için satır altında kalmaya değer belki… O sırasını savmış, o olmuş, yeni bir konum almış, alışmaya çalışırken bünyesine ağır gelmiş yalnızlığını yitirmek, bir çare sırasını beklemeye koyulmuş.

Hikâye yazdıracak duygudan korkulmaz. Başa dönemeyecek olmanın hüznü vardır nostaljinin vücudunda. Sıcak bir esinti bu kez üstümdeki, hissettiğim, çocuk zamanları geri getirdi bana. Edilen bir yemin yok, gözle gördüğüm, sadece bir gurur örtüsü var gözümde, bir daha dönüş yok geçilen sokaklara. Eklemli bir hastalık bu, gittikçe genişleyen bir boşluk, yayılan bir turunç kokusu…