Tutkuların Peşinden Gitmek

Tutkuların peşinden gitmek…” deyince aklıma ilk gelen, tango yapan erkekle kadının oynadıkları o doyumsuz aşk oyunları, kaçışları ve kovalayışları olur…
Hep daha fazlası, hep daha fazlası için bir adım daha ilerlemek, hep bir adım daha doyumsuzlaşmak; ruhsal bir orgazmın soluk alıp vermelerinde bulmak kendini…
Yaşamın keşmekeşliğinde tutkuların peşinden gidenleri düşünürüm ardından…
Kimi mesleğinde, kimi öğrencilik yıllarında, kimi evliliğinde…
Yaşanılan aşklarda, ayrılıklarda, terk etmelerde, terk edilmelerde, aldatmalarda, aldatılmalarda… Cinsellikte dahi…
Yaşamın gri ve pembemsi her enstantanesinde, beyazında yahut siyahında…
* * *
Tutkular…” deyince aklıma Can Dündar‘ın “Ruhumuzun Köprüleri” başlıklı yazısı gelir sürekli…
Şöyle der Can Dündar, o güzel yazısında:
Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar… Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar…
Yakılan sırat köprüsüdür… Geçer ve orada kalırsınız: Cennetse cennet, cehennemse cehennem! Dönüşü yoktur…

Ardından düşünürüm yine…
Tutkuların peşinden gidenler hep anda yaşayanlar, an’ı soluyanlardır; derim… Onların takviminde “dün” de yoktur, “yarın” da… “Carpe Diem!” melodileridir, çınlayan kulaklarında…
* * *
Fotoğrafçılıkla uğraşan birinin tutkusu nedir, örneğin? Ya da keman çalan bir başkasının?
Fazıl Say tutkuların peşinden gitmeseydi, bugün o evrensel parmakları değer miydi piyanonun tuşlarına?
Nuri Bilge Ceylan ödül alabilir miydi, Cannes Film Festivali’nde; sürdürmeseydi eğer tutkuların peşinden gitmeyi?
Tutkuların peşinden gidenler hayallerinin peşinden gidenlerdir aslında, hayal kurabilmeyi öğrenenlerdir…
Hayaller kurup kendilerine bir “iç dünya” yaratabilenler, o iç dünyada da sonsuzlaşabilenlerdir…
* * *
İnsan yaşamı hangi koordinatlar üzerine inşa edilmiştir; hangi tercihlerin, hangi vazgeçişlerin, hangi tükenişlerin ve yok oluşların üzerine konumlanmıştır; sorarım kendime…
Kaldırım taşı yalnızlığı yaşayanlarla sevgilisinin gözlerinde yalnızlaşanların arasındaki o ince çizgide belirginleşen “ortaklığı”, “birlikteliği” yakalamaya çalışırım; durduk yere…
Kendimi, beraber mırıldandıkları yalnızlık şarkılarına eşlik ederken bulurum…
Dinmek bilmeyen gözyaşlarından yüzyıllık bir hatırayı canlandırırım gözlerimde…
Beraberinde suskunlaşırım, daha önce hiç söylenmemiş bir söze dönüşmüşümdür artık…
Susarım (!)… Susarım (!)… Susarım (!)…
* * *
Tutkuların peşinden gidenler gelecekte geçmişine dönüp baktıklarında “Keşke…” demeyecek olanlardır…
Yarım kalmışlıktan sıyrılanlar, kendini “dün”e tutsaklaştırmayanlar, bastırılmış duygularla yaşamak zorunda kalmayanlardır…
Bedel ödemeyi göze alanlardır” kısacası…
Cennetse cennet, cehennemse cehennem!” diyenlerdir…

Bir “Elveda!” Şarkısı

Derin bir sessizliğin içindeyim kaç zamandır…
O sessizlikte kendimi dinlemekteyim…
Her seferinde; birkaç yılın biriktirdiği, birkaç yıldan beri kendime söyleyemediğim birçok “ses”, “Beni de duy! Beni de duy!” diye diretmekte…
Onları duyacak olmamın, onları duyarak bazı gerçekleri -artık- kendime de söyleyecek olmamın sıkıntısı hakim üzerimde şu sıralar…
Yürek atışlarımda, soluk alıp verişlerimde, yeni bir güne uyanışlarımda bir yorgunluk, bir yorgunluk…
Biliyorum, bu sıkıntı, bu yorgunluk belirtisi “yağmur” yağmazlıktan, yeni bir ruh iklimine girecek olmamdan, eski ezberler bozulurkenki karın ağrılarından ileri geliyor…
Biliyorum, bu süreç atlatılsa, olmayacak hiçbir şey eskisi gibi; herkes kendi yoluna gidecek, her insan kendi tercihiyle yaşamayı sürdürecek…
* * *
Son bir-iki aydır kimi “dost”lardan, kimi arkadaşlardan hiç beklemediğim tepkiler alıyorum…
Kimisi uzun zamandır içinde biriktirdiği nefreti kusuyor üzerime; kimisi “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci” olduğumu ileri sürüyor; kimisi de -sessiz oluşumdan dolayı- “kapalı bir kutu”ya dönüştüğümden yakınıyor…
Başta üzüyor -elbet- beni bu eleştiriler; ama sonra da düşündürüyor, uzun uzun…
Örneğin yazılar kaleme alan birini düşündürüyor ilkin…
Yazarak konuşan, yazarak çoğalan, yazarak açılan birini!
Okuduklarını, öğrendiklerini, düşündüklerini çevresiyle paylaşan birini!
Sözcüklerle oynaşan, söz öbekleriyle koklaşan birini!
Bunları yaparak mutlu olan birini! Başkalarını mutlu ederek mutlu olmayı başaran birini! Mutluluğu “mutluluk” sözcüğüyle bile çoğullaştıran birini!
Sonra da “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci”, “kapalı bir kutu” olduğumu ileri süren (!) kör zihniyetleri…
Zavallıcıkları!
Ve anlıyorum ki, bunları söyleyenler beni tanımamışlar, beni anlamamışlar bile bu zamana değin; anlamaya çalışmamışlar!
* * *
İhanet yağmurları”nda ıslandığını hissediyor insan böyle anlarında hep…
Çırılçıplak kaldığını duyumsuyor…
Gözyaşları kimi zaman yaşadıkları için dökülüyor yanaklarından, kimi zaman o gözyaşları daha da olgunlaştığını düşündürüyor insana…
İşte o an belki bir öykü okusa, bir romanın sayfalarını karıştırsa; hüzün bulutu dağılmış olacak üzerinden, karanlığa büründürdüğü odasının perdesini açıp odasına güneşin girmesini sağlayacak, sevgilisinin gözlerindeki ışığı, yaşama sevincini yakalayıp hayata yeniden tutunacak…
Daha çok yazacak…
Kim bilir belki -bu sefer- daha hızlı tükenecek kaleminin mürekkebi…
Daha çok konuşacak o suskun sözcükleri…
Daha çok haykıracak, daha çok serzenişte bulunacak…
En önemlisi de -asla- susmayacak!
* * *
Edebiyat, sanat, tarih, felsefe, sosyoloji… “Kültür”ü oluşturan her bir şey…
Benim hayatım, bu ki; benim tercihim bu!
Sen neden yaşam tarzıma müdahale etmekle uğraşıyorsun!
Kelimeler birleştiricisiyim ben, kelimeler birleştiricisi!
Anladın mı!
Kelimeler biraraya getiricisi!
Yaşamı anlatan paragraflardan cümleler toplayıcısıyım, cümleler toplayıcısı!
Tıpkı Ece Temelkuran gibi “yeryüzü kayıtları tutan biriyim” ben; “hakikat işçisi” yahut “yazı gündelikçisi”!
Sen kendi yaşamında, kendi örümceklerinle yaşamayı sürdür!
Örümceklene örümceklene ör ağlarını!
Kendi boşluğunda kaybol ve boş gözlerle bak dünyaya!
Girme benim sınırlarımın içine, yeter ki!
Uzak dur benden!
Boşa zaman harcamak zamanı değil çünkü, boş uğraşlarla vakit tüketmek zamanı değil!
Hayata yeniden başlamak zamanı şimdi; paylaşarak çoğalmak ve kendini tanımak zamanı!
Sen kendini tanıyamamışsan ben ne yapabilirim ki?
* * *
Şimdi ise -şu yağmurlu şubat ikindisinde- Abdülvahap El-Beyati‘nin “Nazım Hikmet’e Ağıt” şiiri çınlıyor kulaklarımda:
Gülüm aydınlık kapısı çocukluğumun
Bir daha geçmeyeceğiz bu köprüyü
Akşam çökmeyecek üstümüze bir daha
Paris öldü gülüm, öldü Paris!
Elveda yaşayan dostlar, elveda!

Ve benim de dilimde şu ketum şarkı…
Haydi, çal kemancı:
Elveda eski ‘dost’lar, elveda!

Kalabalık bir günün sonunda yeniden düştün elime.

Hangi film seni benden daha iyi özetleyebilir ki, biraz durgun, biraz huysuz, şaibeli bir varlığın var, filmin sonu da gelmiyor ve sanki bir türlü başlayamıyor da… Ya da çoktan başlamış bir filmin bilmediğim bir karesindeyiz seninle.

Üzüntün ne zaman gelir, hangi havalarda?

Diyorum ki kendime: Film arası müziklerde bulduğum koyu aşk; neden filmin teması olman gerekirken kıyısındasın, seni de çeken bir ömrün olmalı dillere dolanacak ustalıktaki kulaklarda. Öylece başını alıp gidemezsin yaşam aralığımda. Işığında kirlenmektense kimsesiz bir gaz lambasının, yüzümü dönemedim karanlığa yine de; kirlendim kendi kefenimde bu saçma yeryüzüne inat. Kendi ölümümdü beğenmediğim karşıki sokakta, üstümde bir gazete, suçlanmışım işlemediğim bir cinayetle, bu son olsun diyen sesler başımda ve sen herkesten önce bırakıp gitmişsin beni. Siren sesleri en sevmediğim, hep acı taşır içinde.

Devam ediyorum, sonra:

Haber uçur yine yüreğine, bu kadar kolay bir gülüşle onun olamayacaksın. Onca duraktan sonra beklemek daha da zorlaşacak. Birdenbire gelecek o; bir daha gitmemek üzere, en çok da senin için. Ağır kalan yanlarını yerden toplayacak bir ezgiyle yeniden kaybolacaksın yarım filmlerinde… Yavanlaşan tatsız kalıplar artık rolümü çalmak için uğraşmıyor kimse, o kadar ki küskünmüşüm dünyaya.

Hep soruyorsun bana: Yalnız kalmayı tercih ediyorsun uzun süredir, yabancılarla olmaktan mı yabancı olmaktan mı korkuyorsun diye, soruyorum şimdi kendime, geç kalınmış bir soru değil aslında. Birçok kişi nedenini merak ediyor bu halimin ve sordular da usanmadan, ben usandım soruları yanıtlamaktan, ondan şimdi bu derin suskunluğum, kimi zaman yorgun kimi zaman bıkkın görünmemin nedeni var, aldatıldım belki de. Benim sevgilerimde sevgililerim hiç yalnız kalmadı belki ama beni yalnızlaştırdılar. Niye sormadım ki, kaç saat sonra bitecek küçümsedikleri anlar, kaç mumun sonunda alev taşacak avuçlarımdan, sızısından kaybolacak yüzüm, görünmez olacağım.

Devam ediyorsun sonra: Niye kıyıda kaldığını anlıyorum şimdi, insanların arasına neden karışmadığını, en son bir Perşembe akşamı bilmem ne caddesinde rastladım sana ellerin doluydu sıkamadım, ama gözlerin verdi selamı. Uykudan yeni uyanmış gibi bir halin vardı, gri bir atkı boynunda rüzgara da incelik göstermiş, eksik kalmamış selam da ve esorfmanların üstünde, çıktın merdivenleri, demek ki tam evinin önündeyiz.

Ilık bir rüzgar esiyor yine, bu kez selamı o veriyor bana. Yürüyorum gitmek istemediğim bir yere, fatura ödemek zorunda mıyım bugün? Son güne bırakılan şeylerin patlak verdiği günlerden biri daha. Kuyruk uzamış gitmiş, saat gecikmiş, suçum yok; saat hep aynı şeyi yapıyor bana. Ben de faturalara… Rüzgarla anlaşamıyorum bugün, seni uğurladığı gibi, faturaları da yanına çekmeye çalışıyor. Kısalttığım saçlarım benim tarafımda; sabit, dağılmadan bağlılığını kanıtlıyor bana.

Yeniden düşmüşsün yollara, bu kez gayet zinde ve şık görünüyorsun, az sonra bir fırının önünden geçecek, sokağı dönecek ve çiçekçiden çiçek alacaksın, sahibi belli o çiçeklerin ama yine de sürprizi bozmuyorum, ben sıradayım görmedim, sadece duydum rüzgar ağzından kaçırdı; biraz önce onu yendim. Sırrını vermek zorunda kaldı.

Bir sonraki güne birlikte bakalım mı?

Cehennemi Hak Etmek

Saatler geceyi gösteriyordu ve zaman elinden su gibi akıp gidiyordu hiç farkında
olmadan. Açtım büyük demir kapısını terkedilmiş olan evin, uzun yıllardır bu kapının
açılmadığı çıkarmış olduğu gıcırtıdan belli oluyordu. Giriverdim kapıdan içeri ve
merdivenlere doğru yol almaya başlamışken birden o paslanmış olan büyük demir kapı
kendiliğinden kapanıverdi. Merdivenlerden çıkarken orda olmayan bir gölgeyle
karşılaştım. Birden içim ürperiverdi. Adeta in cin top oynuyor, hayaletler cirit
atıyordu kaderine terkedilmiş olan bu evde.

***

O gece hava çok soğuk ve yağmurluydu. Fırtına ise adeta ortalığı kasıp kavuruyordu.
Doktor henüz işini bitirmiş ve koridorda kendisini bekleyen eşini ve oğlunu da
alarak arabasına bindi. Yağmur bardaktan boşalırcasına hırçın bir şekilde yağıyordu.
Tüm yollar yağmur nedeniyle kapanmış ve fırtına şiddetini artırarak ağaçların
devrilmesine neden olmuştu. Arabada hiç kimse konuşmuyordu ve doktor bir yandan
arabayı kullanıyor, bir yandan da bu zor durumdan kurtulup eve varmanın yollarını
arıyordu. Sessiz bir şekilde yola devam ediyorken birden arabanın lastiği patladı ve
yağmur nedeniyle kayganlaşan yolda lastiğin patlaması sonucu dengesini yitiren
doktor karşıdan gelen taksiye çarptı.

***

İçeri giriverdim. Karanlık dört bir yanı kuşatmıştı adeta, duvara tutundum ve
ışıkları yakmaya çalıştım. Kahretsin! Işıklar yanmıyordu, elimi cebime attım
çakmağımı çıkardım ve onun yaydığı ışıkla yönümü bulmaya çalıştım. Pislik içindeydi
her yer ve toz duman olmuştu ortalık. Tırmandım merdivenleri, üst kata çıkıverdim.
Ardına kadar açtım tüm kapıları ve her yer birbirinin aynısı gibiydi. Gecenin
sesszliğini bozan tek ses kapı gıcırtılarıydı ve kapıların her gıcırdamasında bir
korku düşüyordu içime. Merdivenlere yöneldim aşağı inmek için ve kapıdan çıkıp
arkamı döndüğüm anda açmış olduğum kapılar kendiliğinden kapanıverdi. Bilmediğim ve
tahmin bile edemediğim çok acayip şeyler oluyordu bu evde.

***

Taksi şoförü kendisine geldiğinde olup biteni anlamaya çalıştı ve etrafına bakındı.
Birden olup biten gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Bu
tufanda sığınabileceği bir yer arıyorken karşıdan gelen araba birden karşısına
çıkmış ve sonucunda bu kaza olmuştu. Düşünmeyi bıraktı ve arabasından çıkıverdi.
Doktorun arabasına doğru yöneldi. Arabanın içini kontrol etti ve içindekilerin ağır
bir şekilde yaralanmış olduklarını gördü. Hemen telefonuna sarıldı yardım çağırmak
için ama bütün telefon hatları kesilmişti. Doktoru, eşini ve oğlunu kendi arabasına
taşıdı ve sığınabileceği bir yer bulabilmek için yola koyuldu.

***

Aşağı iniyordum ki bir ses duydum. Bu sesin söyledikleri kulağa hiç hoş gelmiyordu.

“Cennete gidemeyeceğiz madem biraz uğraş da cehennemi hak edelim.”

Ne demekti şimdi bu? Nefes alışlarım sıklaştı birden ve bir an evvel kapıdan çıkıp
gitmek için koşmaya başladım. Kapıya yaklaşmış, tam dışarı adım atıyorken kapı
birden kapanıverdi kendiliğinden kapanmış olan diğer kapılar gibi. Bütün çıkış
yolları kapanmıştı, adeta köşeye sıkışmıştım. Ve yine aynı ses çınlıyordu kulağımda.

“Tanrı seni seçti. Git ve vazifeni yap.”

Artık hiçbir şey hatırlamıyordum geçmişe dair. Hafızam silinmişti ve benliğim yok
olmuş, vucudum başka bir kişiliğe bürünmüştü.

***

Taksi yoluna devam ediyordu. Taksi şoförü bir yandan arabayı kullanıyor, diğer
yandan telefonla bir yerlere ulaşıp yardım bulabilmek için çabalıyordu fakat aynı
sorun hala devam ediyordu. Elinden telefonu bırakıp bu defa da telsize sarıldı ve
yine bir cevap alamadı. Çarseiz bir şekilde ilerlemeye devam etti ve karşısında
aniden beliren paltolu bir adam gördü. Aniden frene basıp durdu ve paltolu adam
sanki onların durumundan haberdarmış gibi onları içeri davet etti. Yaralıları içeri
taşıdılar ama doktor çoktan son nefesini vermişti zaten.

***

İlk kurbanlarımı kendi yönüme çekmeyi başarabilmiştim ve şimdi içerdeler. Bir adam,
bir kadın, bir çocuk ve bir de ölü doktor. Kapadım bütün kapıları ve onları alt kata
yerleştirdim. Hemen üst kata yöneldim ve odalardan birine giriverdim. Kapı
kapanıverdi, etrafımda hayaletler uçuşmaya başladı. Bir elime silah, diğer elime ise
bir bıçak tutuşturdular. Hep bir ağızdan konuşmaya başladılar ve vazifemi
sıraladılar.

“Tanrı seni seçti. Git ve vazifeni yap. Vazifen içeri almış olduğun bu üç kişinin
hayatlarına son vermektir. Tanrı sana ölümsüzlüğü bahşediyor. Ölümsüz olmak için git
ve vazifeni yap. Cennete gidemeyeceğiz madem biraz uğraş da cehennemi hak edelim.”

Gözlerim kararmıştı ve hiçbir şey görmüyordum. Kapı açıldı ve dışarı çıktım
merdivenlere yöneldim ve orada olmayan bir gölgeyle karşılaştım. Ellerime baktım ve
boş olduğunu gördüm. Hafızam yerine gelmişti birden ve olup bitenlere bir anlam
veremiyordum. Neden ben? Neden bir başkası değil?

Uçurumun kenarındaydım, içinden çıkılamayacak bir pisliğin, bataklığın içindeydim.
Ya yardan uçacaktım ya da kurtuluş için bir yol bulacaktım.

Bugün orda değildim. Ama içimde bir yerlerde onların sesini duyabiliyordum. Keşke
dedim, keşke gitseler ve bir daha gelmeseler.

Profesör-6: “İktisat Bir Sanat Mıdır?”

Of, of!” dedi, sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra…
Gözleri damlalaşmak üzereydi…
Ardından içeri girdi…
Akşamüstü yağmurları bulunduğu kafenin camlarını ıslatıyordu…
Ne çok seviyordu ağlaşan yağmuru, ne çok benimsiyordu o duygusal yoğunluğu…
Takvimler hangi yapraklarını fışkırtıyordu geçen günlerine; hangi günün, hangi saatin, hangi saniyenin içindeydi?
Ne zaman, nasıl ve nerede?
Düşündü, düşündü, düşündü…
* * *
Kaç zamandır karışıktı kafası…
Çözümleyemediği çok şeyi vardı…
Başını pencereye doğru çevirince yağan yağmuru, karı (!), boranı (!) görüyordu; içeri çevirince ise sessiz bir cümbüşün yoğunlaştığını ayrımsıyordu…
Çünkü içeride “aşk” vardı, “kitap” vardı, “müzik” vardı…
Bir ara önündeki sanat dergisinin kapağına baktı, sayfalarını çevirdi…
Derginin sayfalarına dokundukça, sözcüklerin hisleriyle buluştukça, zarf tümleçlerini topladıkça cümlenin öğelerinden bir bir; keyfine diyecek olmuyordu…
* * *
Oysa o bir iktisatçıydı…
Viyana‘da Siyaset Bilimi ve İktisat okumuş, bu iki bölüm üzerine de yüksek lisans yapmıştı…
Marx‘ların, Engels‘ların, Keynes‘lerin sayfalar dolusu kelimeleriyle büyütmüştü düşüncelerini; Adam Smith‘lerden beslenerek gelmişti bugünlere…
Bir iktisatçı olmasının yanı sıra; “sanatçı” ruhu da, kişiliği de iktisatçılığına eşdeğerdeydi…
Peki, ne yapmalıydı?
Neyi hayal etmeli, neyi gerçekleştirmeliydi?
Düşünmeyi sürdürdü…
* * *
Kaç zamandır içinde büyüttüğü his, çelişkiler üretmeye başlamıştı ve onu mutsuzluğa sürüklüyordu…
İyi bir iktisatçı olabilirdi, ama yetmiyordu; yine de bir şeyler eksik kalıyor, tamamlanmayı bekliyordu…
Duygusallığını romantizmin doruklarında yaşatan birinin iktisatçı kimliği ile sanatçı kişiliği neden bir aradalığa dönüşmesindi?
İktisatçılığını, neden “bir sanatçı gibi tutkuya dönüştürürcesine” eyleme dökmüyordu?
Evet, bunu yapabilirdi!
Yapmalıydı da!
* * *
Bir hafta önce Profesör Türkel Minibaş, ölümünün birinci yılında anılmıştı…
Cumhuriyet Gazetesi’nden Türkel Minibaş’ın “Göz Ucuyla” köşesinin iyi bir takipçisiydi…
Her pazartesi Türkel Hoca’yı okur; onun hayata bakışını, yaşam felsefesini pek benimserdi…
Türkel Minibaş’ın Genel Başkan Yardımcılığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nde sürdürdüğü projeleri getirdi aklına…
Türkan Saylan‘ı düşündü…
Onların, mesleklerinin dışında birçok başarıya imza atışlarıyla kendinin bundan önceki Greenpeace üyeliği gibi üyelikler çerçevesinde gerçekleştirdikleri pek çok yönden benzemekteydi birbirine…
Hayata bir sanatçı gözlüğüyle bakmak”, “yaşananları bir sanatçı duyarlılığıyla yorumlamak” böyle bir şey olsa gerekti…
* * *
İktisatçılık” mıydı, yoksa “sanatçılık” mı?
Hayatı boyunca kendine soracağı bu soruyu cevaplaması gerekiyordu…
O an aklına birkaç gün önce okuduğu bir köşe yazısında Onat Kutlar‘ın bir yazısından alıntılanan cümleler geldi…
Köşe yazısı Zeynep Oral‘a aitti, köşe yazısına konu-k olan kişi, bir-iki hafta önce vefat eden sanatçı ve işadamı Şakir Eczacıbaşı‘ydı…
Onat Kutlar’ın cümleleri şunları söylüyordu:
(…)’Şakir Bey, siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Bir işadamı mı, bir sanatçı mı?‘ Bir kahkaha daha atıyor, İkisini de çok ciddiye alıyorum diyor. Ama sonra gene yılların bir başka çok yakın dostu Abidin Dino’nun bir esprisini anlatmadan edemiyor. Abidin onu bir gün Fransız heykelci hanımla tanıştırıyor. Hem bir sanatçı, hem bir işadamı olduğunu söylüyor. Kadın gülümsüyor: ‘Demek ki fotoğrafçılık hobiniz…‘ ‘Hayır‘ diye araya giriyor Abidin: Hobi olan işadamlığı
Zeynep Oral, yazısını şu sözcüklerle bitirmişti:
Abidin Dino doğru söylüyordu; Onat Kutlar doğruyu yazıyordu. Şakir Bey için sanat asıl işi, hobisi işadamlığıydı.
* * *
Evet, sonunda bulmuştu!
Yanıtlanmayı bekleyen sorunun cevabı bu olmalıydı!
Sanat onun asıl işi, hobisi iktisatçılığıydı”…
Nihayet rahatladı…
Az sonra evine gidecek, bu düşüncelerle uykuya dalacak ve yarın yepyeni bir güne uyanacaktı…
Masadan kalktı, hesabı ödedi, evine doğru yürümeye başladı…
Yağan yağmur şiddetini -hiç dinmeyecekmişçesine- artıyordu…

Kış Ağlayışları

Kaç zaman oldu “ağlamayalı”, kaç zaman oldu “sayıklayarak uyanmayalı”?
Buz kesmiş gecelerde “sessizliğin sıcaklığıyla” buluşmayalı?
Yüzyıllık sessizlikler” hangi evresindedir yaşamın?
Hangi “evrensel yaşayışların yürek atışlarındadır”?
Sevgilinin gözyaşlarında” ya da “kış ağlayışlarında” mıdır?
* * *
Gümbür gümbür akan” bir zaman diliminin tam ortasında, “yalnızlığın tutsak ettiği” bir yerde, belki bir otel odasında, o “sıcaklığın” enstantanesinde; elimde de bir kitap, kendimle yüzleşiyorum öylece…
Dışarının ısısı belki sıfırın altında; İç Anadolu‘nun bir kasabasında ve bir başıma…
Deniz Kavukçuoğlu‘nun “Canım Acıyor Baba” (Can Yayınları) kitabını okumaktayım…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümleri”nin kelimeleştirildiği bir kitap…
68 Kuşağı‘nın önemli isimlerinden, Kavukçuoğlu…
O “babacan” hal ve tavırları, “entelektüel” görüntüsü ve insanı kucaklayışı…
Ve hemen ardından elimde bir köşe yazısı, Deniz Kavukçuoğlu‘ndan o da; “Kar ve Kent” başlığında…
Kelimelerin büyüselliği içinde “Deniz Kavukçuoğlu sözcükleriyle” beraberim…
* * *
Kitaplarla “yüzleşmek”, kitaplarla “kendine gelmek”, kitaplarla “aşkı öğrenmek”…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümlerini” satır satır toplamak kitaplardan…
Bıkmadan ve usanmadan “okumak”…
Kışın ortasında, yoğun kar yağışı altında, kaldırım taşlarının esaretinden kurtulmamacasına “bir şeyler karalamak”…
Yazmak, yazmak, yazmak!
Yazarak “konuşmak”, yazarak “sessizliği bozmak”, yazarak “diğer insanlardan farklılaşmak”…
* * *
Kış ağlayışlarını” seviyorum sanırım ben…
Seviyorum lapa lapalığını gözyaşlarının…
Gökyüzü yaş dökerken, bir kentin yalnızlığında, sessiz bir otel odasında ve elimde bir kitap: Deniz Kavukçuoğlu‘ndan “Canım Acıyor Baba”…
Bu saatlerimi benimle paylaştığı için teşekkür ediyorum ona…
Sen çok yaşa, Kavukçuoğlu! Sen çok yaşa!

ben mi, sen mi ?

Zifiri aydınlık

Eğer ışık gelmezse (hiç bir yerden) gölge de oluşmaz.

Işığın tam tersinde, tam tersine…

Sorulur mu hiç? Ben hep en koyu, en ağır gölgelerin tam da düştüğü yerdeyim.