3K KALEM-KAĞIT-KAN

3K KALEM-KAĞIT-KAN

Gidecek yeri vardı, var olmasına da, yumuşatmaya çalıştığı sert bakışlarını sahiplenen onca düğümden ancak ölünce kurtuldu. Yere serilen bedeninde yine telaş yoktu, yaşarken takındığı sakin tavrının ardında sakladığı ağır ağır yaklaşan ölümünün farkındaydı. İşte bir kurşun aldı götürdü bütün peteğinden balı, onca arının yapamadığını tek başına yapan üretken haline şimdi sinekler eşlik ediyor. Nereye gidersen git değiştiremeyeceksin bunca bal seven varken dünyayı… Olan hep arılara olacak. Deseniz de inanmadığı belli ki -işte tam da bu böyle gelmiş böyle giderin karşısındayken bir de onun faili oldun, meçhulünden- bugün harcananların da harcayanların da gittiği yerde…

Kendini harcayanlarla ilgilenmezdi paranın alamayacağı bozuklukta olan yapısı tümletmeye susamıştı canını, derdi ne mal sahibi olmaktı ne de ün, kendini mal, mevki hırsı için harcayan insanların şeytana bağışladıkları kurbanları gördü, kendi aynı yolda olmasa da aynı emeller için telef olmamış mıydı? İçindeki yolculuk onu çağırdığı için mücadele etti hep, bir türlü varamayacağı bir umudun tutsağı olmaya başladığında bütün gündelik telaşlarıyla vedalaştı, sadeleşti, arındı, doğduğu bu dünyaya onun esiri olmayacağını kanıtlayacaktı.

Gurur duyduğu acemilik dönemlerinde güzel sevdalar yaşamıştı. Gözleri dört dönen o ince çocukluk yıllarından sonra etraflıca kırıldığından kendini bile tanıyamazdı şimdi aynaya baksa, görülebilecek yerlerinde değildi belki yaralar, hatta gözlerinde enerjisi bitmeyen ışıltılara baksan yalan söylediğimi sanırdın; o pırıl pırıl cam parçacıklarını kendisi kırmıştı baştan, sağı solu olmayan insanlık duyuları vardı onun… Gerçi artık baksa da göremezdi ki onun bu hakkı da elinden alınmıştı, kimse bakamıyordu ona kapatmışlardı üstünü yazılmamış sayfalarla,  madem ki vücudunda derin izlere rastlandı yapılan otopsi sonucunda, bildiğim kadarıyla en çok da beyninde idi çatlaklar; ona yaşamak ile ölüm arasında dengeye oturtulamamış bir ömür biçilmişti, talihsiz bir hüzün takmışlardı kapısına o da bu hüznü gökyüzüne salacağı uçurtmasına taktı, o herkesten farklı; başını kuma gömmediği için vuruldu, önce uçurtmayı vurdular; korksun diye bir göz dağı idi bu, sonra onu…

Nereye giderse gitsin götürdüğü gittikçe büyüyen duygularını ve düşüncelerini ifade etmeye başlaması onu sona yaklaştırıyordu, kendine açtığı küçük pencereyi duvar yaptılar önüne, önce demir parmaklıklarla tanıştı; ilk kavgasını ettiği yıllardaki mert kavgaları özledi, sonra etten duvarlarla tanıştı; bu kez de annesini özledi çıkarsız sevgisini sunmaya hazır, hayatındaki ilk kadını… Diğer kadını düşündüğünde acımaya devam etti canı, ondan da daha doğmamış çocuklarından da ayrılacaktı, o ayrılıklardan aynı tadı almasını biliyordu; tadını aldığı ayrılıklarda ölü bulundu, bir bitişin değil başlangıcın adı oldu, işte yine yakılacak yeni bir ağaç kesilmişti;  belki de kendileri için savaştığı o insanların eline verilecekti o odun, bilmeden yakıp ısınacaklardı karşısında güzelce!; en güzel şey ortadan kaybetmek iz bırakmadan…

O kadar mücadele etmişti ki var olmak için, birer birer çevresindekilere kaza süsü verdiler, ormanın derinliklerinde hiçbir ağaç kalmayana kadar… Şuan gördüklerim sadece küçük yeşil dallar yitik bir ormana ağlayan ailesiz evlatlar; onlar da büyümesin diye uğraşıyor birileri.

Bir zamanlar mahalle aralarımız vardı bizim sonraları kavgalar edilip kanlarla boyanan, oyun oynadığımız yıllarda da hesaplar vardı ama biz oyunun dışındaki kendi oyunumuzda mutluyduk, ne zaman öğrendik o zaman suçluyduk, “cehalet mutluluk” ken o kadar masumdu ki tanrılar, bize yaşam diye sunulanı onlardan bildiğimiz birkaç küçük şeyle avunmayı öğrettiler.  Mutlu olmayı bildiğimiz yaşama ihtimali yüksek olan zamanların, öğrettiği en iyi ihtimali şimdi yine düşünüyorum da; yabani bir hayvanla et için dövüşmeye değer miydi? Onca sene sonra yine aynı yerde…

Bugün içimden geçen içi boş bir tabut, herkes öldüğüne inanmış hatta sevdiklerin ardından ağlarken senin ölmen beni daha çok düşündürdü. İçinde kim bilir ne tuhaf bir umut vardı dün sabah? Ve bu sabah tabutunun içine sığmayacak kadar büyüdün. Soğuyan bir bedenin taşa dönecek olmasına seyirci herkes gibi ben de daha dün hayata olan o adamı düşündüm, bitiş ve başlangıç arasındaki o hastalık evresini; yazmak senin için tutkulu bir hastalıktı. Özgür olmalı diyordun insanlar ekmeğini alırken, okula giderken, yaşarken, düşüncenin özgürlüğü tutsak beyinlerde şok etkisi yaratır, özgür olmak; diğerine boyun eğmemek azad eder bizi tüm mahpuslarımızdan, bunu bilen bir gardiyan eli boş çıkar hayatımızdan… Ve ancak hıncını kaba kuvvetle alır, hiçbir şey olmamışçasına olduğu yerde kalır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir