ACEMİ OYUNCUNUN OYUN ALANI

ACEMİ OYUNCUNUN OYUN ALANI

Soru sorarken yüzüme baktı ve durdu.

-Fena düşmüşsün, ağrın var mı?

Bunu derken ağrıtmıştı bir yerimi ama o zamanlar bilemezdim asıl kalıcı izin onun bırakacağını… Sadece yüzüne bakmakla kalmıştım… O gerçekten benim hayatımı kısa sürede nasıl bu hale getirmişti? Bir daha görmeyeceğimi bilerek, bunu giderken düşünecektin der gibi bakmaya devam ederken ona, aklıma takılan soruya teslim oldum: Bir öyküde gidenin olması kalan için ne değiştirir ki? Biraz düşüncelerimi etkilemişti o kadar, yoksa herkese ondan mı sırt çevirmiştim? Masalsı bir isteğin yarım kalmış hali, uzunca bir süre süslü sayfada yer buldu kendine, vakitsiz bir haberle gidiyordu gece, o güleç yüzünü saklamayan buseye… Sebebi vardı elbet, salıncakta sallanmaktan başı ağrıyan, yere güzel bir iniş yapamadan uçtuğunu sanan biri gibi, ürkek ve haylaz olan ben, hayal etmiştim etmesine de, yerde ne kadar uçabilirim ki? Birinin beni bu gerçeği görmeye ikna etmesi lazımdı, tabi önce dürtüp uyandırması…

O kadar çok uyumam mı seni bu kadar güzel yapıyordu? Ne zaman görsem başın ileride heyecanla yürüyor oluyordun.

-Senin adın yok mu?

Demiştin bir keresinde, olmaz olur mu demek çevikliğinden uzak ben, bunu neden sorduğunu bilemeden, ilgilendiğini sanarak öne atılıp yanıtlamıştım sorunu…

-Adım Umut.

-Ya ne güzel isim, senin de umutların var mı?

-(Daha umutlarımın kaç kuruş edeceğini bilemiyordum o zamanlar) Evet, benim büyük umutlarım var.

-Umutlarınla büyüttüğün yaşamın tadını alman için küçük kalman lazım.

Bu mutsuz bir cümleydi bana kalırsa, o zamanlardan beri duyduğum adıma en ters düşen cümlelerden biri idi. Unutuyordun ya da erteliyordun demek ki isteklerini, ama acıların oluşumu sanırım böyle oluyor. Onun yaklaşması beni uyandırdı bir zaman, gittiğinde de yeniden uyudum. Döndükçe yaşadığını zannediyorsun ama hiç de öyle olmuyor. Vazgeçebilecek kadar insan olamadım ki kendime.

Yapabildiğim tek şey başkalarının yaşamından kareler sunmam her seferinde, ben yaşadığın bir alandan cevap isterken sen hep ölü anlarında kaldın çünkü, böylece yeni bir ben yerleştiremedim yetiştiğim alana, gitmeye mecbur her insan gibi başıma ördüğüm kendi çorabımdı; senin olmayan bir şalı neden boynuma takayım, senin oturmadığın bir semtte ben ne yapayım? Tecrübe dediğin şey başkasının seçimleri, kendimi seçmemi istiyorsun sen:  Ufak bir ayrıntı ile; kuşağı kesecek kadar kısa tutarsam makası, hayatımın elinde kalabileceği korkusunu duyarak. Açılışını yaptığım yeni yaşamım, geleceğine saplantılı olmamı istiyordu, sen önce bilmediklerin üzerine düşün, kabahati işleyenden sor, nazik tavrını takınmayı sürdür sonra bana soru sorma cesaretine katlan diyordu, bu kadar düşündürücü olmak zorunda mıydı?

Çözümsüz bıraktığın birbirine geçen çok konu var, istediğinden başlayacak istemediğinde bitireceksin, bu kesin. Katilimi bulduğunda sakın ona sırtını çevirmesini söyleme, bana hediye ettiği şeyleri düşün ve teşekkür et, hayaletlere kalan sadece acıdır, hayalete dönmüş bir yanın hep vardı, bedeninin taşıyamadığı bir yüktü bu, üzerine gitmesen senin üzerinden gitmiyor, yapışan bir hastalık gibi bulaşıyor kanına; tükenmeye niyeti yok, fazlasıyla sakin yoluna devam ediyor. Vazgeçtiğim anda sinirlerine hakim olamayan bir canavara dönüşen bu yanın iki arada kalmış safi zarar veren bir mahluk, o kadına neler yaptığını hatırlayan, hatta üzülen bile bazen…

Soru sormak sadece parçalıyor derimi, içinden kan fışkırmayan bir deri için kötülükleri dışarı atmak bu kadar da kolay değil, seni büyüten bir ailen var mı? Başkalarında aradığın şey bir daha tükenmesine izin vermeyeceğin baş ağrıların mı? İzinsiz mi giriyorsun hayatlara, fazlasını bırakarak… Tutunamadığın yerde geziniyor ayakların, hep başlangıcı olmayan acılar seçiyorsun kendine, bunu ifade etmek için kıvranıp duruyorsun sonra, yabani duyguların var senin, kimsenin evcilleştiremediği öçlüde serin, başkasında göremeyeceğim kadar benzersiz, oysa herkesin başına gelirdi böyle şeyler, hani, kim uydurdu bu yalanı?

Kaçacak kadar yenilmedim daha, üzülecek kadar derin değil belki, başkalarıyla paylaşacak kadar da bana özgü değil, anlattıkça azalacağını sandığım bir parça gibi içimde, anlattıkça başkalarının bu parçalara bir şeyler eklemesinden korktum belki de, kendi kendime büyüttüğüm boy iyiydi bana kalırsa, daha fazlasına yerleştirecek bir yer bulmak hiç de kolay olmayacaktı. Karanlıklar saklar ya görünmesini istemediğim yanımı, onunla da kavgalıyım ben, başına buyruk yaşamımda benden başka bir tek ona yer varken artık taşıdığın yükü tek başına sırtlanacaksın dedi biri, bunu duymak beni her zamankinden güçlü yapacak sanıyordum, yanılmışım.

Konuşmasınlar istiyorum, bilmesin kimse orada olduğunu, hesap vermekten açıklama yapmaktan kendi düşüncelerime müdahaleden bıktım, ‘bana göre’yi ‘bize göre’ yapmaya çalışmak çok zaman almalı, güvenmediğim bir insana neden açayım ki duygularımı? Hayata karışacak bayatlamış ekmek kılığında yalnızlıklar giyemezsin, seni taşıyacak bir martı henüz yok, düzeltemeyeceğini düşündüğün çapraz ilişkilerin lavaboyu tıkayan saçlar gibi pis. Kimse üstüne almaz dışarıdakini, içindekini de dışa vurmaz, nasıl bir ikilem bu, hayat vermeden alanlara pürüzsüz düşler bağışlamaz. Kapılarını kapattığın elleriyle bir daire yapmış bir sürü çocuk, neden ebe oldun yalnızlıklarıma, şarkısını söyleyerek sallandığım hep dışarıda kaldığım bir oyun alanı. Şarkıyı da zorla ezberletmemişler miydi, güle oynaya edindiğim arkadaşlıklar kaç kere güldürdü beni, nereden gelmiştim bu alana, niye onları tercih etmiştim, her oyunun bir amacı olmalı mıydı?

Birdenbire yağmur yağar sevdiğin gölgeme, değiştirmeye vakit kalmadan ıslanırım. Yetişemediğim bir an daha yakalarım kendime, kaybetmesi muhtemel, uçları sivri taşlarını oyun alanından mı aldım, cebimdeki deliklerden gittiğim yolu belli etmesi için mi düşüyorlar, kaldırayım derken elimi mi kestim, gel de durdur o kanı kaçacağına; koşarak düşerek kazandığım arkadaşlarım da vardı, onlar hep en zor zamanlarımın kahramanlıklarını üstlendiler; ve iyileşince gittiler, sayıları çok değildi, sahici olmadıklarını düşündüm hep… Boyum kısa geldiğinden uzanamıyor olabilirim düşlerine, ayağımın altına bir top koyacak kadar masumdum, amacım dengede durmak değil sadece düş kurmaktı!  En çok bu yanımı seviyorum çocukluğumun.

İki ayrı hikayeydi bu birleştirdiğin, birinde ağlayan bir çocuk diğerinde aşkın aşkınlığından sıkılan bir kadın. Birine aşk aşılanıyor ilkokul sıralarında şırıngasındaki mikroplarla, diğeri aşkı aşılıyor bilmeden dudaklarıyla, masumiyetin samimiyetle tanıştığı sancılı kış günü bir mahalle arasında sokakta oyun oynayan bir çocuğa seslenen güzel bir kadın var, biri yeni adım atarken kadınlığa, diğeri de atmayı öğreniyor çocukluğu üstünden, artık hep onun yolunu gözleyen küçük adam olup çıkıyor, mahallenin değil küçük adamın bir ablaya ihtiyacı var, bilenen bıçak keskinliğinde kırmızı ruju o kadar keskindi ki küçük adamın yüreğinde, bir gün kendi kız arkadaşından sürmesini isteyeceği o kırmızı ruja yetişkinliğinin anlamını yüklemişti, ne kadar çok düşse bir oyunun peşinde bir kızı kovalarken, ayağa kalkarken karşısında ilk gördüğü günkü güzel kadını hatırlayacaktı, herkesten önce bir şeyi olup olmadığını soran ve avuçlarının sıcaklığıyla saçını okşayan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir