Ağustos’tan Eylül’e

Ağustosun eylül kapısında beklediği bir akşam vaktinde yine rastladım sana…
Bu sefer sessizliğinin üzerine yalnızlık ve kırgınlık da eklenmiş buldum…
Sen; ne sadece sessiz, ne sadece yalnız, ne de sadece kırgındın o akşam…
Hepsi, bir kırmızı şarap yıllanmışlığıyla tünemişti üzerine…
Ve gecenin yıldızlarına sessiz ve yalnız bir kırgın, yalnız ve kırgın bir sessiz, kırgın ve sessiz bir yalnız olarak yazdırıyordun adını…
Kendi dalganla köpürüyor, kendi köpüğünle dalgalanıyordun…
Mayısı haziran eylemiştin akşamüstü takıldığın barlarda…
Haziranı temmuz, temmuzu ağustos eylemiştin…
Ve şimdi de ağustosu eylül eylemektesin bir Akdeniz akşamında…
Fakat bu sefer mekânın farklı; bir bar değil… Bu sefer evinin balkonuna taşınmışsın…
Çevrende kıyamet mi kopuyor, yoksa sokaklar mı kuşatılıyor; aldırmıyorsun…
Bir yerlerde savaş mı çıkmış, bir yerler felâketlerden dolayı haritadan mı silinmiş; aldırış etmiyorsun…
Sen yalnızca kendinlesin, sen yalnızca bihaberliğinlesin… Kendi sessizliğinde, kendi yalnızlığında, kendi kırgınlığında…
* * *
Hep böyle anlarında depreşiyor yaşadıkların, hep böyle anlarında takılıyor aklına…
Hayatına giren ve çıkan insanlar, seni derinden mi derinden etkileyen yaşamlar ve sevdiğin kadın…
Sevdiğin kadının uysallığı geliyor gözlerinin önüne…
O zarif mi zarif ve asil duruşu, kimi zaman susuşu, çoğu zaman da susarak konuşuşu…
Bazı zamanlarsa gözlerinde biriktirdiği yağmuruyla o hırçın vadini ıslatışı geliyor…
Yüreğin alevleniyor o vakit senin de, gözlerin görmezleşiyor; yüzyılın çığlığı oluyor artık tabiatta yankılanan…
Artık yüzyıllık yalnızlığın yüzyıllık bir çığlığa dönüşüyor…
O çığlık yaşatacak bundan sonra belki de seni…
O çığlıktaki coşku, o çığlıktaki gözyaşı, o çığlıktaki duygu yoğunluğu…
O çığlığın dışavurumundaki özgüven bağlayacak seni yaşama…
Sevdiğin kadının gözleri tutunduracak seni, hayattaki tutunamadıklarına…
* * *
Sonra yaşadığın öyküler, gizli öznesi olduğun hikâyeler misafir oluyor düşüncelerine…
Düşüncelerin duygularına karışıyor, sen yaşamın melankolikliğine karışıyorsun…
Aşık ama yalnız kadınları düşünüyorsun sevdiğin kadının ellerini tutarken…
Onların üşümüşlüğüne üzülüyor, onlar için yazılar kaleme almak istiyorsun sayfalarca…
Her yeni güne başladığında “sevdanın adresini” soran, hüznü hep o “sonu acıklı biten aşk filmlerinden çalan” ve o haliyle yalnızlığına alışan okyanus güzeli kadınların özyaşamöyküleri hüzünlendiriyor seni…
Hele bir de eylülün geldiğinin farkındaysa o hüzün, daha da bir katmerleşiyor ve tüm düşlerini okyanus ötesine taşıyor…
Belki sen farkında olmadan Avusturalya’nın Sydney‘inde bir liman barınağına dönüşüyorsun; yalnız ve asi…
Belki de Arjantin’in Boenos Aires‘inde sokak tangosunun içinde buluyorsun kendini; çılgın ve tutkulu…
Hayalgücün yalnızlık kokan bir Akdeniz akşamından alıp başka coğrafyalara, başka iklimlere götürüyor işte seni…
Ve ne sen farkında oluyorsun bu olanların, ne de o “gittiğin şehirler” farkında oluyor senin varlığının…
Tatlı bir yolculuk bu sadece; tatlı bir ayrılış, tatlı bir kavuşuş… Tıpkı tatlı bir eylül gibi…
Tatlı bir hüzün, tatlı bir yüzün, tatlı bir sözün gibi…
* * *
Bir Akdeniz akşamında başladığın yolculuk yine bir Akdeniz akşamında son buluyor…
Sydney ve Boenos Aires de hüzün yolluyor sana bu akşam; ta oralardan… Tıpkı selam yollar gibi…
Belki de tam o anda rastlıyorum sana, bilmiyorum…
Sessizliğine, yalnızlığına, kırgınlığına tam o anda tanık oluyorum…
Ve sen bir türlü geçemiyorsun ağustostan eylüle… Kıvranıp duruyorsun olduğun yerde… Çırpınıyorsun kendi kendine…
Ama bak, artık eylül geldi…
O yağmurlu ikindilerde sevdiğin kadınla yürüyeceksin artık parklarda, patikalarda…
Yağmur damlaları eşliğinde şarkılar söyleyeceksin…
Unutma! Artık tüm hayalgücün -tıpkı sessizliğin, yalnızlığın, kırgınlığın gibi- eylülün emrinde…
Sense sadece kaleminin esaretinde…
Yalnız, asi, tutkulu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir