Anlaşılan alışmışım, bin an, birkaç ay, sesler çoğaldı, geliyor mu?

 

‘Belli bir yaş’ı doldurmuş,

İçimdeki çocuğa yenilmiş…

Kim olduğumu sormadan

Çocuk olma düşüncesi ile yenilenmiştim… Ne mutlu bana.

‘Belirli yaş’ sınırını toplum gözünde belirginleştirmek için imalarda bulunmaya da gerek yok. Yaşını başını almış kadın/erkek için söylenip bak sen şunun yaptığına! Derler ya… İşte o yaştanım.

Ayrıca şanslı insanlardan… Çünkü umudumu dağıta dağıta çoğaltıyorum. Sanki hiç büyümemişim de pantolonum kısalmış gibi… Hala şekerleri diğer çocuklara vermekten, onlarla mutluluğumu paylaşmaktan çekinmiyorum.

Bütün gece esir aldığım kirpiklerimi serbest bırakırken, sabaha karşı, uykuya teslim oldum. Sanırım aşık olmuştum. Sersem gibi görünüyordum. Yine de mutluydum. Gözümün açık olmasını tembihleyen annem yanımda olmasa da mutluydum.

O gece gelmemişti…

Kıvırcık saçlarım kısa, gözlerim siyah ve iri, yuvarlak bir yüze sahip uzun boylu bir adamdım.  Çizgi film karakterleri gibi hareket ediyordum, yara bere içinde kalmama rağmen en başa dönemiyordum.

Güçlüydüm ezmiyordum, dertliydim yansıtmıyordum ama aşk beni başka bir dünyaya ait hissettiriyordu. Sadece sevince mutlu olabiliyordu insanlar. Belki de içkiyi biraz fazla kaçırmıştım, başım dönüyordu. Yoksa hiç içmemiştim de aklımı mı yitirmiştim?

Olayların kendimden bağımsız geliştiğini fark edinceye kadar mutlu giden yaşamımı artık tanıyamıyordum. Hissetmediğim şeylere zorlanınca sinirleniyor, nedenini sorunca dalıyor, gülünce de tuhaf karşılanıyordum… Küsmüştüm galiba. Ne zamanın geçtiğine ne de bir daha bu kadar saf olamayacağıma üzülüyordum…

Gelecek iyilik ve kötülükler üzerine düşünüyordum ara sıra. Sıramı salmıştım iyiliklerden, korkuyordum gelecek haberlerden… Geç saatte gelen telefon ve zilden… Umudunu yitirdiğinde hayat, gözlerimde arıyordu mutluluğu… Hayat bile korkmuştu benden, benim gibi olmaktan… Bundandı korkusu, ümitsizliği, boş bulunması…

Boş olarak bulunuyordum her yerde, yanımda kim olursa olsun, herkes de boştu benimle birlikte… Her şeyin ‘hiç’ sayıldığı bir zamanda hissediyordum kendimi. Para eden tek şey aldığım nefesti burada… Dengeler tümüyle bozulmuştu.

O henüz yoktu…

Masalsı bir ülke kurmuştum zihnimde, kimse mutsuz değildi burada. Ele avuca sığmayan düşünceler bile serbestçe konuşabiliyordu. Savaşmıyordu insanlar ekmek için, çocuklar hep gülüyordu. Kıvırcık saçlarımı getirdim gözümün önüne, onları okşayan güzel ellerini, başucumda özlediğim bir ses duydum. Dinlemeyi özlemiştim, hiç anlatmadan susup dinlemeyi…

‘Yapılması gerekenler’den bıkmıştım, bunca yıl yaranabilmek için mi susmuştum, bırakın da uyuyayım diye mi bakmıştım insanların yüzüne? Hayır, ben hep konuşmuştum…

Kim gerçekten anlamıştı birbirini, benim elimi yakan sıcaklığı nasıl hissedebilirsin ki sen? Eksiklikler içinde tam olduğumuzu sanmamış mıydık? Herkes böyle yapmamış mıydı, neden yüzüme bu kadar anlamsız bakıyorsun o halde?

Gecelerden bile şüphe etmeye başladım sonunda, gerçekten kara mı acaba? Yaralarımın derinliği belirmeye başlayınca acı limitimi tanır oldun… Fena mı, bir görünüp bir kaçan endişelerim yok, hep benimle düşünceler, bana sadıklar… En azından nerde olduklarını biliyorum, bir süre sonra sıkılmıyorlar…

Sonunda geldi…

Arabasından bir inişi var, sormayın. Topuk seslerini takip ettim aylarca… Kaç adımda evine vardığını, yanında biri olup olmadığını, acelesi olduğunda kaç adım fazladan yürüdüğünü söyleyebilirim… Görmeye gerek mi var, arabasının sesi bile diğerlerinden farklı…

İnsan sadece seslerden oluşabilir mi? Görmüyorsa evet… Benim gözlerimi kör eden onun bir şeyi değil, onun bütün sırrı bana ulaşabilmesinde…

Yıllarca uzak durdu insanlar benden, ben de onlardan, o bu duvarı yıktı, ya da duvarı ben yıktım onun haberi bile yok… Savurduğum düşüncelerimi birkaç ayda toparladı… Her gün geliş gidişini bekler oldum penceremden, iş saatine yetişmek için onunla uyanıp akşam yemeği için telaşa düşüyorum mesela… Kıvırcık saçlarımı tarıyorum, masaya iki bardak koyuyorum, hoş kokular sürüyorum.

Olur da gelirse diye…

“Anlaşılan alışmışım, bin an, birkaç ay, sesler çoğaldı, geliyor mu?” üzerine 4 yorum

  1. Nerden buldun yıkadığın ışıkları..gözlerinden çıkan sisleri kovan değil miydi onlar..hani elini atıp durduğun bir umut vardı,o değil mi göz kapaklarını ağırlaştıran..İlk kez böyle oluyordun değil mi..peki geride kalanlar..vicdan yoktu dimi.kaç kişiydin sen..kaç bedenin vardı göremedğimiz, yarınlarına hasret..hangi yüzle ağlıyordun ki şimdi hayallerine..kaç hayal yıkmıştın ki gülüşünü kaçırırken..farkındaydın aslında..benim gibi sende..her cevabı tokat gibi verirdin..şimdi ise soruyorsun..korkuyorsun..yanıt aramıyorsun artık..çünkü her yanıt tokat gibi olmuştu çoktan..gözler bomboş bakınca çekilmiyormuş dimi nefes almak..hangi şarkıda bulmaya çalıştın kendini..kaç sahte taklidin ardına gizledin gözyaşlarını..en ölümcülünden saçlarını savururken o,sen kahkahalarını dinlemek zorundaydın..

  2. ışıklar karanlığı aydınlık yapmak için uğraşırlar geceleri… Ne ilk ne de sondur bu hali, çünkü ya aydınlık ya karanlıktır geride kalan, aynı ışıklara uyanırken her sabah, sen bir yerinde veda edersin karanlığa o ‘giden’ olarak derinlere gömülür.

  3. Hangi yürek duydu pınarların denize ulaşmak için koşuşturduklarını..Hangi pınar denizden geri kaçtı ki?Yetermiydi balıkların düşleri güneşi batırmaya..Ya da ulaşabilirlermiydi kayıktaki aşığa..Çoktan geride kalmış ardından hayalleri midyelerden toplayan biçare yürek olmuş ruhun..canın..kalmamıştı nefesi..Son nefesi bekliyordu çoktandır..Her biri kaçışırken karanlıktan gelen bir oltada tam en lezzetli anı yaşarken birden bir yarayla kanayan dudak misali cansız kalmayı bekledi..Belkide bundan her oltaya atladı..Senden bir parçaydı belki gelen..Sence bunun için ölünmezmiydi..

  4. denizden oltaya bir parça yem… karaya çıkınca ölecek balıklar gibi… çırpınışı kimi mutlu edecek ki… kısa bir ömrün uzun bir kahrı… uzun bir ömrün kısa bir mutluluk anı… kaç balık bilmeden feda etti kendini, kaç olta kırıldı…
    kaç balık kaç… bulacaksın denizini

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir