Asaleti astılar, gören olmadı…

image002

İçinin sıkıntısı nasıl taşar gözünden, kaç zaman öncesinin nasır tutmuş yaşları bunlar? Ne kadar küçük, o kadar parçalı, bulutunu kendi beslemiş… Gitgide azalıyor mu hassas sandığın duyuların, ertelenerek… Yüreğine eşlik eden gözlerinde kaç mevsim yaşatabilirsin, süresiz? Patlamayı andıran bu ses bu kadar kısa süremez.  Yine mi sesini kısmışlar hoparlörün, geride kalan; duyma yetisini kaybettiğini sanan kulakların sırasıyla terk ettiği canlılık…  Kimse görmemiş olamaz, yaralılar ölüler görünüyor oradan, tartışma yarattığına göre, bu bir yanılsama olabilir; çocukların ve delilerin dikkatini çeken bir tür ayrılık, her saflığın içinde barınan karşılıksız sevgi gibi. Onlar da sıradan değil.

Tanıyan herkes biliyor içine düştüğün cehennemi, sadece, konuşamıyorlar hakkında; senin içine atıldığını sanıp da içinde taşıdığın alan kirletiliyor hem de kira bedelini sevinçlerinden alarak. Sevinçlerini çalanlar kira vermeden yaşıyor boş buldukları mezarında, hırsızlık adına en büyük cilve; kader tarafından yapılan! Neden acı(tı)yorlar sanıyorsun? İşlerinin yolunda gittiğinin alameti değil görünüp kaybolan gemiler, seni kaybetmeyi göze alan olduktan sonra kimi duyar kimi anlarsın? Önce alevin gömüleceği yere acıdın, kirlenen bir denize sundun bedenini, sonra ardında acılar denizi bıraktığın için af diledin doğadan, ondan başka sahipleneceğin bir şey kalmadı, onun senden başka daha çok alacağı var nasılsa…

Ne yaparsan yap iyi niyetini pişiremiyorsun, onun vitaminini öldüremiyorsun hiçbir kazanda. Niye uğraşıyorsun ki? Artık altın yumurtlamıyor tavuklar, oldukları yerde kurtlanıyorlar. Konunun nasıl savunulduğu önemli ise münazaralarda ve rastgele, savun diye verilen konuya hakim olmak içinse bütün savaşın; konusunu hayat olarak belirleyene: Herkes bir ucundan zaten çekiştiriyor. Biraz da bundan feshetmek istiyorsun anlaşmalarını, istediğin; borçlarını balonlara yükleyip ardından sana ait değilmiş gibi bakmak. Fikirlerin yerine seni çürütmeye çalışan taraf, şüpheleniyor bakışlarından. O şüphe duydukça sen daha da meraklanıyorsun. İçindekine acayip bir satma isteği duyuyorsun, satıldığını anlamadan, o senden önce harekete geçmiş. Kenara sıkıştırmaya çalıştığının kendin olduğunu nereden bilebilirdin, işte yine iç meselelerine döndük, her taşın altından çıkıyorsun. Oynamayı bekleyen çok çocuğa rağmen az oyun oynanıyor. Kimse içine alacak kadar geniş yüreğe sahip değil çocukların oynadığı bu park alanını. Orijinal hüznün kutsal meleğinin peşinde perişan insanlar. Kendi sızısına kapanmaktan başkasına gözünü kapayan erdemli insanlar!: Uzun yolunuz var, (d)üşen-mezseniz adımlarla.

Derinden soluduğu havanın esiri olmuş, uyuşan beyinlerindeki değişen boşluk ağır bir duman kokusuyla dolmuş ‘şu çıkmazda öleceğim köşeyi dönemeden’ kaygısıyla yaşlanmış, burnu masal dağında -bir duyusundan da böylece olmuş- kalabalık gördüğüm. Bir sır: İşte gerçek cehennem diyecekse biri sen de ona cennetinin içindeki güler yüzlerden bahsedemeyeceksen, aslında acı çektirerek öldüğünü göremeden,  en kötüsü de yaşadığı şeyin bu olduğunun farkına varamadan öleceksin.

İçine kıstırmaktan büyük sevinç duyduğun yeniler; yakalayıp içine sakladığın hata yapmalarından korktuğun yeniler; şimdilerde ele veriyor seni, demek ki hatalara başladın, korkma nasılsa kendini yeniler! Ne kadar çok beklemişsin koklayabilmeyi bir çiçeği, hesaplamadan hesap ödemeyi, bir bebeğin altını temizlemeyi. Dayanamaz ağlarsın her patlayan umudunda, sonra da kuşlara bahane bulur; en kötüsü de gökyüzünde ne işiniz var diye söylenirsin yere düşüşlerini izlerken. Kendi gölgesinden korkan bir kuş yarattığının farkına varmadan. Bir taş atarsın içime bulanır, sen sektirdiğini sanıp mutlu olursun benim içim acır. Çıkarmaya çalışır diğeri sanma ki bulamaz, ayrı yerlerinde taşları saklayan köşelerim yok, her şey ortada. Bulunduğunda şikayet etmişti içimdeki satılan İstanbul, sana rastladığım güne lanet etmişti serseri ayaklarım. Bocalamalarım, devam ettikçe ileri geri adımlarım. Şüpheli duruşum elini ayağını koyacak yer bulamaz, bulsa beğenemez. Kişileşen bir merdivenin altında kaldım dün gece. Uzaklaştıkça anlıyorum ki hafifliyorum, nüansının farkında değil omuzlarım, hala dik durmaya çalışıp da evine dönen yorgun memur edasındayım.

Bu kadar yabancı fazla, azalttığın yıllarına tasarruf yaptırdığın anlarını da ekle, artmalı kalabalıklılığın. Çıkar, hesabından koyu/açık kalanı. Örtüşmezse uğraşma denkleştirmek için başka faturaları, onlarında arasını açma hiç yoktan… Gidecekse gidiyor zaten yolcular ve aslında anlaşmak kolay olmuyor camın diğer tarafından bakan insanlarla, herkes kendi umutlarına el sallıyor, yolcu eden yokken kimseyi geçmişine.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir