Reenkarne Acılar

Ben mi?
Ölmek üzere olan bir rahibin dudaklarından dökülen mistik bir duaydım sadece…

Özür dilerim biraz geciktim. Ama buraya gelmeden önce kendime bir mezar taşı beğenmeliydim. Duymuşsundur sen de.. Kahramanlarının mutsuz masallara sürgün edildiği bir hikâyede bir şehir sırtımdan vurdu beni. Gayri resmi karakol kayıtlarından ve adli tıp raporlarından silip, kendi hikâyene yaz ismimi…

Adımı adının iki hecesi arasında sakla. Ne olur bu gece de vurmasınlar beni…

Bir şehir sevdim ben; çizgili siyasi haritalardan ve renkli atlaslardan sürgün, Mezopotamya kadar yaralı, Afrika kadar aç, Hira dağı yalnızlığında ama senin kadar güzeldi Asmera. Ne de olsa Nuh Tufanı’nın son bulduğu yerdi. Aslında Tanrı aylak bir buluta takılıp elindeki kadehi üzerimize devirmeseydi eğer… Ve sen bu kadar güzel olmayıp Tanrı’nın aklını başından almasaydın… Ben de bu şehri bu kadar çok sevmeseydim… Ne tufan olacak ne de Nuh Ararat’ta kaybolacaktı. Ne böyle bir şehir kalacak ne de böyle bir sevda yaşayacaktı. Ne sen çekip gidecektin ne de bu şehir beni böyle sırtımdan vuracaktı…

Boşuna arama göremezsin…

Oysa sen benim;

Bir acıdan bir aşka ilk hicretimdin Asmera. Hira dağı karanlıktayken oradaydım bende. “Sev” demişti Tanrı ilk emrini verirken. İsmini bütün evren duysun istemişti. Bu yüzdendi etrafında tavaf olmuşum, ettiğim bütün dualarda seni bulmuşum… Ben, yalınayak dayanırken göğüs kafesine; kaç kere yıkıldı Kâbe’m haberin var mı Asmera? Yokluğuna çıkan kaç köprü kurdu şeytan gördün mü? Bak.. bir acının daha sonuna geldik işte. Şimdi hangi intiharın başlangıcında olurum, tahmin bile edemezsin.

Boşuna atlama. Ölemezsin…

Tükenme

Sen
Artık ellerinde bahar taşıyorsun
Unutma!
Ve gözlerin;
Kıştan yorgun düşmüş
Krizantem çiçeklerine
Günışığıdır artık.

Düşme ki
düşmeyeyim.

Bitme ki
üşümeyeyim…

Ağlama Duvarı

Hani bütün balinaların kıyıya vurup intihar ettiği okyanus var ya…

Birkaç kelime de olsa, “sus” dedi Tanrı. Birkaç saniye de olsa “öl” dedim ben de. Sustum. Vaat edilen yalanların yerini sahipsiz gözyaşları aldı. Tanrı,  Ölmemişti ama. Birkaç satır da olsa “sev” dedi adam. Birkaç asır da olsa “git” dedi kadın. Gittim. Bana nemli bir ağlama duvarı yalnızlığında öznesiz acılar kaldı. Kadın, sevmemişti ama…
Tamam diyorum tamam, gideceğim. Öncesinde kendimi sevip, dilimi son hecesinden keseceğim. Sonrasında temiz bir kaldırım taşı bulup, dizlerim karnımda, bir güzel öleceğim…

Tanrım, bari bu sefer yalnız bırakma.

Sev, öl, sus ve git. Doktor, söyler misin nasıldı bu kahrolası sıralama?

Ama
Soysuz bir acıdır bu Asmera. İçimdeki kurak coğrafyadan kavimler göçtü benim. Bütün Tanrılar ve ilahi adamlar gözlerimde öldü. Yıldızlar ve güneş, gökyüzüme küstü. Gittiler Asmera. Bütün ağıtlarıyla, bütün şarkılarıyla ve aşklarıyla gittiler. Yaşanmamış sevdalarını da alarak yanlarına ve yakarak bir şehri bir uçtan bir uca, kanatarak ruhunu gecenin, adım adım, parça parça, yana yana gittiler. Yaka yaka gittiler, mayınlar döşeyerek damarlarıma…

Hani bütün balinaların kıyıya vurup intihar ettiği okyanus var ya…

Şimdi ben
Adını bile bilmediğim bir şehrin adını hatırlayamadığım hastanesinde, muhtemelen beş kat yükseklikteki iki kişilik odada tek kişilik acımı çekiyorum. Ve artık saymayı bırakıyorum yokluğunda devirdiğim günleri. Saymayı bırakıyorum kaldırım taşlarını, yıldızları ve içimde katlettiğim insan sayısını. Hatırlamadın mı?  Beni yok etmek için kendini öldüren sendin.

Ve
Hani bütün balinaların kıyıya vurup intihar ettiği okyanus var ya…

İşte o bendim.

Oradaydım Ben Asmera…

Göğüs kafesimin sol kenarından intihar edenlerin anısına…

Söylediğim bütün kelimeler anlamsız bir soru işaretinin o mistik kıvrımına kendini kaptırıp, cümleler halinde intihar ederken;  ben henüz kimliksiz satırbaşlarına isminin ilk hecesini karalıyordum.  Senden geriye kalanlar birer birer dönüşürken karşıtına, aslında anladım ki, susmak eylemi başlı başına bir cümle oluşturuyor. Ve aslında susmak için; iki kelimeden çok daha fazlası gerekiyor…

Narkozun dozajını biraz fazla tut be doktor. Susup da söyleyemediğim yanlarım ağrıyor.

Ben seninle aynı kelimeleri söyleyemediysem, sen benimle aynı sessizlikte kalabilirdin. Ben seninle aynı şemsiye altında yürüyemediysem, sen benimle aynı yağmur altında ıslanabilirdin. İsa çarmıha gerilirken oradaydım ben Asmera. Tanrı; canı sıkılmasın diye umursamaz tavırlar takınırken, sarhoş bir askerin mızrağıyla vermişti son nefesini.  İsa yalnız kalmasın diye; sağ alt kaburgamın altında taşırım, aynı mızrak darbesini…

Verdiğim bütün mücadele seninle aynı ölümü paylaşmak içindi. İki ayrı dünyanın yanılgıları olmasaydık, belki ben de seninle paylaşabilirdim kendi içsel cehennemimi.

Çok değildi. Az zaman önceydi. Âdem’in ısırdığı elma çürümemişti henüz. Oradaydım ben Asmera.  Melekler  kutsal kitaplardaki hukuksal boşluklardan faydalanıp bütün insan ruhları üzerine bahse girmişti. Attığım çığlıklar olası bir intihara dönüşüp Tanrı’nın yedi katlı bürokrasisine takılmasaydı; yaşıyor taklidi yaparak insanlardan, ölü taklidi yaparak Tanrı’dan kaçacaktım. Ve siyah beyaz kara bulmacalarda yukarıdan aşağı bir yaşama biçiminin cevabını; intihar koyacaktım…

Üzerinde denediğim son intiharım sonucu Azrail aşırı kan kaybından yoğun bakıma alınmıştır. Bu nedenle yeryüzündeki ölümlere yedi gün süreyle ara verilmiştir…

Ayrılıklara da!

Ben Ne Zaman Ölsem…

İçlerinden kendini çıkarıp saymaya başladığında,
Eksik kaldığını fark ettin mi yalanların?

Söylenmemiş en büyük yalanı kendime sakladım. Zira mutlu sonların var olduğu aldatmacasıyla büyüyen çocuklardık biz. Oysa sonu olan bir şeyin mutluluk getirmeyeceğini, daha çocukken öğrenmeliydik. Kendi önyargılarını bize mutluluk diye yutturdukları günden beri; suda değil, artık kanalizasyon çukurundaydı düşlerimiz…

Tanrım ağlamayı keser misin(?) boy veriyorum işte en dipteyiz…

Komaya soktuğu çocukluk düşlerimin vicdan azabı olsa gerek, uykularımı bölen şeytanın yerli yersiz yakarışları.  (Duymazlıktan geldiğim kadar görmezlikten gelebilseydim bazı şeyleri. Belki o zaman…)  Sonra sessizlik oluyor, masumiyet müzesinde gezintiye çıkıyor işgüzar melekler. Yontma taş devrinden kalma bir acıyı, ortaçağ karanlığında unutulmuş bir sevdaya gözyaşı yapıyorlar.  Ben güldüğüm zaman, onlar ağlıyorlar. Onlar gülüyor, ben öldüğüm zaman…

Tuzunu fazla kaçırırsan, ölüme sebebiyettir ağlamak.

Ben ne zaman ölsem, imarına izin verilmezdi cennetin. Cehennem yeteri kadar sıcak olmazdı. İnşaat halindeydi sırat köprüsü. Ve mahşer alanının temel atma töreni Tanrı huzurunda yapılırdı. Yakılacaklar listesinden adımı silerken yakalanırdı bir melek. Ceza olarak yeryüzünde bir ayrılığa tanıklık ettirilirdi. Bütün kutsal kitaplar yeniden yazılır ve ben ne zaman ölsem Azrail bana hep geç kalırdı…

Bana hep geç kalındı. Erken gelen onca yıkımın ardından…

Darbe

Merhaba Tanrım.
Demem o ki; sıradan bir bıçak yarası bile bunca yıl yer etmişse bünyede, var gerisini sen düşün artık. İpotek altına alınmış hayatların seni zerre kadar ilgilendirmediğini biliyorum  ama otuz iş gününü çoktan aştı içimdeki hüzün. Çok sevmiş beni, bırakmıyor bir türlü. Artık içimdeki kayıp ruhlara şarkı söyleyemeyecek kadar yorgun bütün telaşlarım…

Biliyor musun Tanrım (ki bildiğini biliyorum, laf olsun diye söylüyorum)  sana seslenirken nereye bakacağımı bilemediğimden gözlerimi kapatıyorum.

Yağmur yağıyor.
Senin gözyaşın olduğuna inanıyorlar yaşları üç ile beş arasında değişen çocuklar. Tanrı ağlamaz diyorum onlara. İki damla gözyaşının intihar nedeni sayıldığı bu coğrafyada, kendilerine başka yalanlar bulmalılar, gözbebeklerinde kendimi bulduğum çocuklar.

Ben senin gözyaşındım oysa. Belki de haklıydılar…

Merhaba doktor.
Buraya gelene kadar gözlerimi kapatıp onunla konuştum yine. Sadece dinledi, bir şey söylemedi ve senin gibi satmadı düşlerimi elli miligramlık haplara.. Ne o? Bir hayli kırılgan gözüküyorsun. Bakma bana öyle ve kaldır şu ayağını, çocukluğuma basıyorsun!

Sahi sen hiç sırt üstü uzanıp bulutlardan anlamlı anlamsız şekiller yapmadın mı? Yıldızlara salıncak yapıp sallanmak hiç geçmedi mi aklından? Belirli saatlerde hep selam verdin sağ ve sol omzundaki meleklere. Peki hiç “günaydın” demek aklına geldi mi bir sabah? Darağacında yetişen meyvenin adını sordun mu cellada? Sen hangi hakla inmek istiyorsun ki çocukluğuma?

Yağmur yağıyor.
Emanet ettiğim bütün düşlerim su alıyor. Teslimiyeti isteniyor adımın geçtiği bütün masalların. Ceza kanununun bilmem kaçıncı maddesine göre suçlu bulunuyor cümlelerim. Kanun namına tanklar giriyor masallarıma.

Tanklar masallarıma vuruyor. Tanklar çocukluğuma vuruyor.

İçim doktor, içim parçalanıyor…

232

Kendime ettiğim en ağır küfürsün sen hayat.

İllegal bir ötenazi kliniği havasında beynim. Yeni bir oyunmuş bu. Son kullanma tarihi geçmiş “merhaba”larla, bir de susup konuşamadıklarımla zehirleniyorum. Söylenmeyenler çürütür, yok eder insanı derlerdi de inanmıyordum. Ne oldu şimdi?.. Gözlerimin önünde ölüyorum.

-Acımadı ulan!

Demek isterdim ama daha kurduğum ilk cümlede takılıp yere düştüm.  Düştüğün zaman değil de, sana uzanan bir el olmadığını anlayınca yaralanıyor insan. İşte o zaman, en umulmadık yerinden kanıyor hayat. Bu yüzden hep ellerim cebimde atlamışımdır, sana en uzak uçurumlardan…

Ben severken, aşklar sarı bir roman sayfasıydı sadece. Ve nedense ayrılıklar hep kuşe kâğıda baskılı. Bundandır aslında bütün ayrılıkların erken gelişi. Ucuz bir roman sayfasıydı aşk, kim okumak ister ki ?..  İşte bütün kaybedişler burada başlar. Hayat burada başlar. Yıprattığımız yerden, sarı roman sayfalarından… Bugüne kadar kazandıkların, hayat denilen ucubenin  umurunda mıydı?

“ Yine ben kazandım”  dedi Tanrı… Zarlar yedi-altı.

Tanrım bu kadar hoşuna gideceğini bilseydim cehennemi en başından severdim. Yanlış öğretmişler, yalan söylemişler. Anladım ki yandığın yer değilmiş cehennem, yandığını kimsenin duymadığı, görmediği yermiş. Su serptiğim bütün yangınlardan özür diliyorum şimdi. Bütün yaralarımdan…

Yaralar demişken, doktor uzun bir süre önce yasaklamıştı illegal acılar çekmeyi. Bu yüzden canımı acıtacak kelimeleri duymamış gibi yapıyorum. Ne kadar inandırıcı bilmiyorum ama sana söz, bedenimde açılan ilk yarayı sana ayırıyorum…

Nice Yıllara

“”Üşüyor saçlar biliyorum; dargın mısın? Bu baharda mayısta bıraktığım gibi misin hala? Vurulmuş çocuk gibi büyümemiş yüreğinde hüzün. Hala kaçıyor musun zamansız, gözlerini bırakarak birilerinde? Hala ellerinden tutup sevgileri; dipsiz kuyuya salıyor musun ağlayarak? Küçücük bir dokunuşla son sevilen olabiliyor musun?

Kendin kadar aklımdasın… Hala öyle savruk bir gök, hala öyle yerini yurdunu bulamamış bir mavi
Ve aşkını şaşırmış bir tanrı… Çoğalan sızısıyla mutlu bir yara.”"

Ne zaman son cümleyi yazmaya kalksam, adının ilk ve son hecesinde hapsolmuş buluyorum kendimi. İşte o zaman anlamsızlaşıyor bütün kelimeler. İşte o an; sanki bütün kutsal kitaplar bile yalan söylüyor…

Ben, çok şey biriktirdim sana dair. Ama hangi dilde anlatırım seni üzmeden, onu bilemiyorum işte. Ben de gökyüzüne anlattım, yağmurlara anlattım, Kıyıya vuran denizyıldızlarına, ama en çok da ay ışığına… Bu yüzden bu gece gökyüzüne bak. Ay ışığının sana söyleyeceği çok şey var… Duyuyor musun?

Ben böyle acıdan kıvranırken, sana en içtenliğimle iyi dileklerde bulunmama ne kadar inanırsın bilmiyorum ama iyi ki doğdun… Her şeye, her hayal kırıklığına rağmen iyi ki varsın. İyi ki hala dünyanın bir yerinde nefes alıp veriyorsun ve ben iyi ki tanımışım seni… Her şeye rağmen.