Anlatılan Senin Hikayendir (1)

Biliyor musun hiç bir zaman okumayacağın bir hikaye yazdım bugün sana.

Yazdım , çünkü içimde bir ses var ve hiç susmayacak gibi.

Hiç bir zaman okumayacağın cümleler kurdum, anlamlar yükledim sonra onlara, ve arkasına saklandım o anlamların.

Çünkü aşık olmanın en kolay yoludur bir şeyler yazmak, cümleler kurmak.

Bugün kendimi bir roman kahramanı gibi hissettim.

Güzel olmaz mıydı?

Bir roman kahramanı olsak.

Dolaşsak sokaklarda, yabancılaşsak yaşadığımız şehre.
Sonra kalabalığa karışsak ilk defa gördüğümüz kent meydanında, az ilerde tanıdık bir sima karşılasa bizi, eski günleri yad etsek.
Türlü maceralar geçse başımızdan, ve mutlu sonla bitse hikayemiz. Nefes alıp verdiğimiz sürece hiç ayrılmasak?

Geçen gün seni görmüştüm ya.

Yanımdan geçtin, gözlerinin içine baktım, sen de baktın, hiç konuşmadık,hiç tanışmadık aslında, anı paylaştık sadece, zaten hayat dediğin bir kaç manzara ve o bir kaç an, sırf onlar için yaşıyoruz.

O anı da yazdım hikayemde, işte tam da hikayenin o kısmında aşık oldum sana, keşke yazarken yanımda olsaydın.

Çok kalabalık ama bu şehir. Bir daha karşılaşır mıyız bilmiyorum.

Bir sabah uyanıp bir sırt çantasıyla terk mi etsek bu şehri, dünyanın sonuna mı gitsek mesela, ya da önce bi kahve mi içsek o zaman düzelir mi ki her şey, alışır mıyız ki?

Ya da beraber gökyüzünü izlemeye mi gitsek? Biraz yaramazlık yapar bulutları çalarız, sonra ceplerimize doldurur eve götürürüz, sonra da kavanozlarda saklarız onları, bugünün bir hatırası olur.

Ya da boş ver,

Hiçliğin ülkesinde buluşalım biz. İkimizden başka hiç kimsenin olmadığı bir ülkede, yağmurların sadece bizim adımızı fısıldadığı bir anda kaçıp gidelim, o ilk insanın ilk kalp atışından bile eski zamanlara gidelim. Hiç bir tarih kitabında anlatılmayan destanlara konu olalım.

Bugün güneş hiç batmasın, izlemesin aşıklar o alacakaranlık manzarayı ve bugün hiç bitmesin.

Hiç uyumamalıyım bugün, ya da bir saniye

Ya da hiç uyanmamalıyım.

( Devam Edecek )

O’nun Hikayesi – “Mutlu Son” daha doğrusu ” Mutlu Sonsuzluk” ( Part 2 )

Nerde kalmıştık, aslında boş ver nerde kaldığımızı geçen gün asla yapmamam gereken bi şey yaptım biliyor musun, sanırım masumiyetimi kaybettim, hayatımın en güzel anlarını da en berbat anlarını da hep saat 4 den sonra yaşıyorum, bu işe bi çeki düzen vermem lazım neyse o da ayrı bi hikaye olacak yakında zaten. Keşke bu hikayeyi anlatmaya hiç başlamasaydım, her şeyi yarım bırakmaya alışkın olsam da bu hikayeyi bitirmek istiyorum, şuan her ne kadar anlattıklarımdan nefret etsem de hatırladığım kadarıyla çok güzel bi yere bağlanacak bu hikaye, neyse dediğim gibi;

Çok sürmedi bu sefer konuşması belki sadece bir iki kelime söylemiştir, sonra geldiğimden beri ikinci defa kafasını hafifçe cevirip bana baktı. Sonra yine yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı ve…

Geldiğimden beri gözlerimi hiç ayıramadığım o güzel dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü “üzgünüm”

İlk defa onun sesini duymuştum, kalbim uçsuz bucaksız bir okyanusun kayalıklara çarpan azgın dalgaları gibi tüm gücüyle göğüs kafesime çarpıyordu, kemiklerimi parçalayıp ona doğru gitmeye çalıştığına yemin edebilirdim.  Sanırım ölümle yaşam arasındaki o ince çizgi dedikleri yerdeydim,  tam o sırada yanıma bir melek geldi,  şimdi düşünüyorum da belki de şeytandı,  sonuçta nerden bilebilirdim ki daha önce hiç bi melek görmemiştim, ya da şeytan, İşin garibi neye benzediğini bir türlü hatırlamıyorum, o an tek düşündüğüm o güzel kızın neden üzgün olduğuydu ve onun üzgün olması neden beni bu kadar mutlu ediyordu?

Sonra melek tanrıdan falan bahsetti, ölmek üzere gibi bi şeyler söyledi, artık o güzel kızın yanına gitmemem için bi engel kalmadığını söyledi, ben tam ürkek adımlarla ayağa kalkmak üzereyken ama önce beni dinlemelisin dedi, o melek bana büyü mü yaptı yoksa hafızam gerçketen kuvvetli mi emin değilim, ama o andan sonraki konuşmamızın her kelimesini hatırlıyorum, sanırım aynen şunları söylemişti;

“Sen gelene kadar, hiçbir zaman var olmamış ve hiçbir zaman da var olmayacak bir dünyaydı burası,  kimsenin bilmemesi gerekiyordu, tanrı yalnızlıktan çok sıkılmıştı, önce melekleri sonra da insanları yarattı, ilk başlarda her şey güzeldi, bir uyum vardı, sonra yavaş yavaş melekler ne kadar iyiliği temsil ediyorsa insanlar da o kadar kötülüğü temsil etmeye başladılar,  tanrı önce insanlara yardım etmeye çalıştı ama sonra onları da kendi haline bıraktı, insanların bu kadar kötülükle dolu olması tanrı için bile çok üzücüydü, sonra bir insan daha yaratmaya karar verdi, bir kadın, çok güzel  ve en az bir melek kadar da iyilikle dolu olmalıydı, onun diğer insanlardan tek farkı onun bambaşka bir görevi  olmasıydı, ( o görevden de bahsedicem merak etme, her şey sırayla ) ama sonuçta bir insandı özgür bir iradesi olmalıydı, şuan dünya bu haldeyse biraz da o yüzden sanırım. Sonra tanrı onu boğazına kadar pisliğe batmış dünyanın kucağına bırakmaya kıyamadı, bu gördüğün yer ne dünya ne de cennet, ikisinin arasında bir yer, sadece o kadın için varolan biryer, burası var olalı ne kadar zaman geçtiğini saymaya çalışan melekler bile en sonunda pes ettiği için tam olarak ben de bilemiyorum, o kadın onca zaman boyunca hiç yaşlanmadı, hiç değişmedi bazen güldü ama genellikle ağladı…

Bir gün kadın gitmek istediğini söyledi, tanrıya senden bahsetti, “nerden haberi olduğuna dair hiçbir fikrim yok bana sorma” dedi melek aklımdan geçenleri okuyabiliyordu muhtemelen, sonuçta bir melekti yani, çok da şaşırmamıştım,

O kadın ne zaman gitmek için tanrıya yalvarmaya başlasa tanrı bir bulut vasıtasıyla ağlamaya başladı, insanlar kötülüğün tarafını seçtikten sonra tanrı o kadar zayıflamıştı ki bir çok şeyi kontrol edemez olmuştu, doğru zamanın geleceğini ve senin gelip  bu kadını bulacağını o da biliyordu, ama bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapamıyordu.

Sonra bir an da sen çıktın geldin, rötar yapmış bir trenin gelmesi gibiydin elbet gelecektin ama ne zaman olduğunu kimse kestiremiyordu, senin gelmenle birlikte tanrı dünyanın üzerine 40 gün 40 gece ağladı, (sanırım bu hikayeyi biliyorsundur) uzunca bir süre sessizce bekledi, arada bir o kadınla konuşmaktan onu vazgeçirmeye çalışmaktan başka hiç bir şey yapmadı, soğuk bir Cuma gecesi bütün gücünü toplayıp dünyayı yok etmeye karar vermişti, ama geçen onca zamanda o kadar zayıflamıştı ki onu da yapamadı, binlerce yıl öncesinden o Cuma gecesinin geleceğini tahmin edenler yanılmış oldu böylece ( sanırım bu hikayeyi de biliyorsun) şimdiyse tanrı ölmek üzere ve seninle konuşmak istiyor dedi,

Tanrıyla konuşma fikri ne kadar tüylerimi diken diken etse de o kadının gözlerini ilk gördüğüm andaki kadar ürpermemiştim,

Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdım ve konuşmaya başladım, Biliyormusun tanrım dedim, ki bildiğini zaten biliyorum laf olsun diye söylüyorum, sen ne zaman ağlasan ben mutlu oluyordum bana çok kızmadın değil mi dedim. Peki senin öldüğünden kimseye bahsetmezsem beni rahat bırakır mısın dedim, sorularımın cevaplarını almıştım ama şu an nedense tanrının ağzından konuşmayı hiç istemiyorum, o an anlaşmamız yapılmıştı. Her şey olması gerektiği gibi olacaktı. Kendimi o asi rüzgarlar gibi hissediyordum başıboş ve özgür, döndüm ve o güzel kadına doğru bir adım attım o bana onlarca adımla geldi, gülümsüyordu, ben de öyle, elini uzattı, korkuyordum hem de hiç olmadığı kadar, ona dokunmak fikri  beni ölümüne korkutuyordu. Sonra o ürkek elimi tuttu, o duyguyu tarif edicek kelimelerin hiçbir dilde olmadığına eminim, hala gülümsüyordu ben ise korkuyordum, birazda titriyordum, gözlerini kapattı, kirpiklerinin arasından bana doğru gelen havanın yavaşça yanaklarıma değdiğine yemin edebilirim. Sonra ben de gözlerimi kapattım zamanın olmadığı o iki dünyanın arasından sıyrıldığımı hissettim, her ne kadar onunlayken nerede olduğumun hiçbir önemi olmasa da, şu an da olduğum yerden daha iyi bi yerde olamazdım, gözlerimi açınca onunla göz göze gelmekten korktuğum için önce başımı önüme eğdim sonra gözlerimi açtım, yerde taptaze bir elma vardı, daha yeni ısırılmıştı, o an nerde olduğumu fark ettim, her yer o kadar canlıydı ki, Ademin ısırdığı elma bile henüz çürümemişti, yanım da O olduğu için mi yoksa cennetin havasından mı bilmiyorum aldığım nefesle yeniden doğmuş gibi hissettim, sonra tekrar gözlerimizi kapattık, dalgaların uğultusundan başka hiçbir sesin olmadığı bir okyanus kıyısındaydık, her şey tamamdı, tek eksik O’na olan sevgimi şahit göstereceğim yıldızlar yoktu gökyüzünde, bütün yıldızların tek bir dilek uğruna birer birer kaymasına izin verdiğim aklıma geldi, ilk defa ağzımı açtım, Tanrının ölümünden sonra yalnız kalan bütün melekler birer yıldız şekline bürünüp sonrasında olacakları izlemek için gök yüzüne çıktı bir anda ve kelimeler ağzımdan döküldü, “seni seviyorum” dedim.

———

Bütün hikaye boyunca sessizce beni dinlemişti, ben son cümlemi söyleyince onun gözlerinden ilk damla süzüldü, sustum daha doğrusu susmak zorunda kaldım,

İstersen devam edebilirsin dedi, buruk bir sesle,

Bu hikaye mutlu sonsuzluğa yaklaştıkça anlatmakta daha da zorlanıyorum dedim, yalnızlığı, bekleyişi, yanılmayı, çaresizliği anlatırken kullanacağım onlarca kelime birktirmeye fırsatım oldu şu ana kadar ama daha once hiç mutluluktan bahsetmemiştim, bu ilk oluyor,  bir türlü doğru kelimeleri bulamıyorum ve nasıl bir his olduğunu bilmeden benzetmeler yapıp hikayemi süsleyemiyorum seni sıktıysam ya da üzdüysem özür dilerim dedim.

O üzgündü, farkında bile değildi ama ben onunla konuşurken mutlu oluyordum. Uzun bir sessizlik oldu, anlattığım hikaye en başından en sonuna kadar aklımdan tekrar geçti, bi şeyler söylemesem bu sessizliğin kıyamete kadar sürmesinden korktuğum için aklıma ilk gelen cümleleri sıraladım, bu cümleleri ben söylemiyordum, onlar benim ağzımdan çıkmak için sıraya girmişlerdi adeta…

“ Ben en başta onun bulutlarla konuştuğunu zannediyordum meğer o tanrıyla konuşuyormuş,

Ben en başta tanrı yok zannediyordum, meğer senin varlığın tanrının varlığının en büyük kanıtıymış,

ve dünyaya gönderilmendeki en büyük neden benim bunu farketmemmiş,

Ben en başta hikaye anlattığımı zannediyordun meğer ben senden bahsediyormuşum.”

Bütün sessizlik boyunca yerden hiç kaldırmadığı gözlerini kaldırdı ve  “ Kafam çok karıştı, Sen kimsin?” dedi

-ben kim miyim? daha önce oyunbozan bir ruhun söylediği gibi kahramanlarının mutsuz masallara sürgün edildiği, renkli atlaslardan sürgün, mezapotamya kadar yalnız, afrika kadar aç, balinaların kıyıya vurup intihar ettiği okyanuslara kıyısı olan bir şehrin kimsesiz sokak çocuklarından biriyim, hayat denen sınavdan sıfır alıp da ” hayatta kalmayı ” başaranlardanım, seninle aynı kelimeleri söyleyemediğim zamanlar aynı sessizlikte kalmayı arzulayan, aynı şemsiye altında yürüyemediğim zamanlar aynı yağmur altında ıslanmayı hayal eden, bütün mücadelesi yıldızlara iki kişilik bir salıncak kurup bu şehrin topraklarına bir daha hiç ayak basmadan yaşamak olan bir hayalperestim, teksir kağıtlara hiçbir zaman temize çekilmeyecek hikayeler yazıp sayfanın boş kalmış yerlerine de sol anahtarı kırılmış şarkı sözleriyle, denize ağlayan balık resimleri çiziktiren umutsuz aşıkınım, yıkık dökük her bir duvarın, aylak ve pişman ruhların dolaştığı her bir sokağın, dilek ağacına asılı kalmış her bir damla göz yaşının çok iyi bildiği gibi ben aslında senim, seninim.” dedim.

Ve ben en başta  tesadüflere inanmadığımı zannediyordum meğer bugün senin bilmem kaçıncı isim gününmüş ve ben, senin için yazdığım bu hikayeyi yine sana armağan ediyorum.

 

Henüz ne tanıdığım ne de ismini bildiğim sevgiliye itafen…

O’nun hikayesi ( Part 1 )

 

-Birlikte olmamızın imkanı yoksa tanrı neden karşılaşmamıza izin verdi?

+Ben tanrıyla çok uzun zaman önce bi anlaşma imzaladım ben kimseye onun var olmadığını söylemeyecektim o da bana karışmayacaktı.

-Tanrıyı inkar etmek içi bile onun var olduğunu Kabul mu ediyosun bu durumda?

+Sana bi hikaye anlatayım:

Çok uzun zaman önceydi  , henüz melekler insanları gözlemek için birer yıldız şekline bürünüp uzayın dört bi yanına dağılmamıştı.  Güzel bir kadın vardı, hikayesini bulutlara anlatıp onları ağlatmaktan başka hiç bir şey yapmayan,

O kadar güzeldi ki eğer bakabilseydi en yüce okyanuslar o kadının gözlerine, derinliğinden şüphe ederlerdi,

Ve eğer görebilseydi yanaklarının pembeliğini en güzel bahçedeki çicekler, renklerini kaybederlerdi,

Ve ben hiç kimseye ondan bahsetmiyordum,  kalbimde onun için karanlık bir orman ve ormanın içinde derin bir mağara hayal ediyor, uzak diyarlardan esen rüzgarların kulağıma fısıldadığı adını o mağranın benim bile ulaşamayacağım kadar dibindeki bir duvara kazıyıp onunla karşılacağım günü bekliyordum.

Onu hiç görmemiştim, var olduğundan bile emin değildim ama bulutların her gece böylesine ağlamasının başka bi nedeni olabilir miydi ?

Sürekli onu düşünüyor onu bekliyordum, bazı zamanlar yokluğunu o kadar hissediyordum ki var olduğundan bile şüphe ediyordum, ve ne zaman şüpheye düşsem bir yıldız kayıyordu ve her kayan yıldız da ben bir tanesinin daha kaymasını diliyordum, gök yüzündeki bütün yıldızları öldürmem çok zaman almadı tabi, sonrasında zifiri karanlık bir gökyüzü, ( meleklerin birer yıldız şekline bürünüp de ne zaman gökyüzüne çıktığını merak ediyosun di mi ? merak etme onu da anlatıcam )

Bir gün yine hiç uyumadığım bir sabaha daha uyanmıştım, vücudumdaki son hücre de buralardan çekip gitmenin arzusuyla yanıp tutuşmuştu sonunda ve o an karar verdim, sabah karanlığından faydalanıp uzak diyarlardan kulağıma dedikodular fısıldayan rüzgarlara kapıldım, amaçsızca savrulan yapraklarla gelip geçici dostluklar kurarak en sonunda o güzel kadının saklandığı mabede ulaşabilmeyi başardım,

Beni görünce hiç şaşırmadı kafasını hafifçe yana çevirdi, normal insanlarla paylaştığımız zamana göre birkaç saniyeliğine ama benim için en az 7 insan ömrü gibi gelen bir süre boyunca göz göze geldik,

Saçları kumralın en koyu tonu, gözleri 4 kere lacivertti, ve yanakları mahcubiyet pembesiydi, işte o an kulağıma dedikodular taşıyan bütün rüzgarların birer küstah olduğunu fark ettim, böyle bir güzelliği dillerine dolama cesaretini nerden bulmuşlardı!

Ben onu gördüğümde; etrafı envayi çeşit yeşillerle kaplı küçücük bir su birikintisinin kenarında bir ağacın dalında sessizce oturuyordu,  güneş önce o küçük su birikintisine sonra saçlarına vuruyordu, ve o küstah rüzgarlar hafif hafif etrafta dolaşıyor o kadının saçlarına dokunabilmek için sıraya giriyorlardı,

O an hepsini birer birer yok etmek istedim,

Napıcağımı bilmiyordum bulunduğum yere otudum, sırtımı bir ağaca yasladım, batmak üzere olan bir geminin kaptanı gibi sessizce bekliyordum, çünkü biliyordum neredeyse ölmek üzereydim,

Ben orada oturmaya başlayalı ne kadar zaman geçtiğine dair hiç bi fikrim yoktu, ben onu beklerken dünyanın iki büyük tufan atlatacak kadar zaman geçtiğini çok sonra öğrenecektim,

Ve bütün o süre boyunca bir kere bile dönüp bakmadı, bazen susuyordu o zaman güneş çıkıyor ama ne zaman konuşmaya başlasa bembeyaz bulutlarlardan sağnak sağnak göz yaşı boşalıyor o kumral saçları sırılsıklam oluyordu, ben de ıslanıyordum ama umrumda olmadığını söylememe gerek yoktur herhalde, çok defa yanına gidip o yağmurun altında sarılmanın birlikte ısınmanın hayallerini kurdum ama ya söylediklerini duyarsam ve canım acırsa diye o kadar korkuyordum ki o konuşmaya başladığında en küçük parmaklarımı bile hareket ettiremiyordum.

O ne zaman konuşmaya başlasa toplaşan beyaz bulutları anlamlı anlamsız şekillere benzetip kendimle vakit geçiriyordum,

Uzun süren bir sessizlikten sonra yine konuşmaya başladı, her zamanki gibi hiç bi şey duymuyordum, sadece gözlerimi bir saniye bile ayırmadığım dudaklarının hareket ettiğini görmüştüm aslında, ben yine yağmur yağacak diye kendimi hazırlarken hiç bi şey olmadı, güneş yine aynı şekilde parlıyor hiç bi yerden beyaz bulutlar toplanmıyordu üzerimize. Çok sürmedi bu sefer konuşması belki sadece bir iki kelime söylemiştir, sonra geldiğimden beri ikinci defa kafasını hafifçe cevirip bana baktı. Sonra yine yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı ve…

Fairy_Kingdom_by_Karbo

Yalnızlık bazen sadece tek bir kişinin eksikliği,

Yalnızlık bazen sadece tek bir kişinin eksikliği,

Bazı insanlar vardır sadece karşına çıkmak için doğru zamanı bekliyorlardır, ama yokluklarını o kadar çok hissedersin ki, zamanla varlıklarından şüphe etmeye başlarsın,

Gelecekse beklenen özlemek güzeldir der avutursun kendini,

Bazen paketi açarsın ve içinden bir sigara çıkartırsın sonra ceplerini yoklarsın her şey vardır, telefon, anahtar, cüzdan, ama kibrit yoktur, işte insanlar da öyledir hepsi vardır ama ihtiyacın olan yoktur,

Bazı anlar vardır; sussan da söylesen de hiç bir şey değişmeyecektir, ama sen yinede susarsın,

Bazı vedalar vardır, bir daha hiç göremeyeceğin insanlara edilen vedalar; bazen gülümsersin görüşmek üzere dersin, bazen de ne gülümseyebilirsin ne de dudaklarını hareket ettirebilirsin ta ki gözden kaybolduğu anda derin bi of çekene kadar,

Bazı anlar vardır, daha sigaranın dumanı ağzından çıkmadan, sigaranın yokluğunu hissedersin, Bazı hayatlar vardır, yaşarsın ama yaşadığını hissetmezsin,

Bazen boğaza inersin, Beşiktaş sahiline oturur manzarayı seyredersin, manzara sana ne kadar yalnız olduğunu anlatır, oysa hemen yanı başındaki çift de aynı manzaraya bakar ama onlar için mutluluğun resmidir o manzara.

Bazen geceler en yakın arkaşın olur , bilirsin ki o saatte mutlu hiç kimseyi bulamazsın çünkü onlar çoktan uyumuştur, çünkü onlar kolay yolu seçmişlerdir, güzel duygularla, mutlu anılarla bazen de derin kederlerle dolu olan kalplerini bir başkasıyla sadece paylaşarak mutlu olmayı seçmişlerdir.

Ama biz tek bir vücuda bile zar zor yetebilen bir kalpte iki kişiyi yaşatmak zorundada olanlarız, insanlar sevdiklerinin yanında her şeyi unutup mutlu olmanın hayalini kurarken, biz aklımızı onunla ne kadar çok doldurursak o kadar mutlu olabilen insanlarız, normal insanlar sabah sevdiği kişinin yanında mutlu bi şekilde uyanmak için bir an önce uyanmak isterken, biz rüyalarda dahi olsa onunla birkaç saniye beraber olmanın ümidiyle uyuyabiliriz ancak, hiçbir zaman alev almayacak küçücük bir kıvılcımı onun hiç haberi bile olmadan onunla alakalı güzel anılarla besleyip canlı tutmaya çalışırız,

Dediğim gibi yalnızlık bazen sadece bir kişinin eksikliği,

Ve yalnızlığın tek çaresini hoş sohbet arkadaşların cömert yüreklerinde arayan bizler, bu gece ve bundan sonraki gecelerde sevdiklerinin omzunda şarkılar dinleyip mutlu olacak olanların şerefine içiyoruz.

Atlas

Bulamadım

Bulamadım

Gözlerimi kapayacak bir yer bulamadım,
Bana cevap verecek bir dost bulamadım,
Beni alıp götürecek bir dalga bulamadım,
Sensizliğe yazılmış bir ağıt bulamadım,
Sana doğru akan bir nehir, sonunda senin olduğuna inandığım bir yol bulamadım,
Yanında uyanmayacağım bir gecede uyumak için bir sebep bulamadım,
Seni bulamadım, gülüşünü, mutluluğumu, bulamadım

Gidişindeki hüzünü anlatacak tek bir söz bile bulamadım,
Eşlik edeceğim bir şarkı bulamadım,
Herkesten gizlediğim gözyaşlasrımı daha fazla saklayabileceğim bir bahane bulamadım,
Sensiz geçecek bir güne daha uyanmak için o cesareti kendimde bulamadım,

Bulamadım.

Her yağmur yağdığında, ben aslında bulutların senin için ağladığını düşünürken,

Uyanık kalmanın, beni uyumaktan daha çok dinlendirdiği gecelerde seni düşünürken,

Aylak ruhların bile terkettiği sokaklarda tek başıma yürürken,

Gökyüzünden dünyayı arsızca seyreden yıldızların herhangi biri kaydıktan sonra
ben bir tane daha yıldızın kaymasını dilerken

Sana uzak, okyanusa uzak 2 kişilik bir odada tek kişilik yalnızlığımı yaşarken,

Sırt üstü uzanıp bulutları benzettiğin anlamlı,anlamsız şekilleri sana göstermek için yanıp tutuşurken,

Okuduğum kitaptaki her güzel cümleye sana dair anlamlar yüklerken,

İzlediğim her filmde en safi duygulara sahip kadını sana benzetirken,
Ben seni yanımda bulamadım.

Bulamadım.
ve biliyormusun çok istedim ama bu hikayeyi mutlu sonla bitirecek tek bir cümle dahi bulamadım.

Kayıp Bir Gezginin Karalamaları

nereye gittiğini bilmemek kaybolmak değildir,
tek başına dolaşmak da yalnız olmak,

yola çıkmak demek, yolun bir sonu olmasını gerektirmez her zaman
ve bir manzarayı saatlerce izlemek; zaman geçirmek değil, zamana hükmetmektir,

bir manzaraya aşık olmak, bir sonraki manzaraya merak uyandırmıyorsa bu gerçek bir sevgi değildir,
ve hatırlamak aslında o kadar da güzel bir şey değildir, yeteri kadar güzel anın olmamış demektir,

eski dostlara sahip olmak güzeldir, ama hiç tanımadığın birine çok fazla şey anlatmaya ihtiyacın olur bazen
çok şeye sahip olmak da güzeldir, ama asıl güzel olan az şeye ihtiyaç duymaktır,

dışarısının ne kadar sessiz olduğu, saatin ne kadar geç olduğu; hiçbir şeyin sona erdiği anlamına gelmez,
çünkü ölümün sessizliği bile yolun sonu değildir, hayat da, ölüm de her insanın geçmek zorunda olduğu bir yoldur sadece,

her zaman gidilecek bir yol, yaşanacak anlar ve unutulmaya mahkum olacak anılar vardır,

nereye gittiğini bilmedğin zaman kaybolmazsın,
bir sonraki adımı atmaya cesaretin olmadığında kaybolmuşsundur,

tek başına dolaştığın zamanlar yalnız olmazsın, gökyüzü, bulutlar ve yıldızlar hep senin yanındadır çünkü,
yalnız olduğun an; dört duvar arasında başını önüne eğdiğin andır.

Masallarla Uyutulan Bir Nesil

Bizler hep masallarla büyüdük,

Siz hep sizin için dağları delecek Ferhadı, çölleri aşacak Mecnunu, o çok yakışıklı Yusufu beklediniz,
Bizse uğruna dağlar delinecek Şirini, çöller aşılacak Leylayı, güzelliği dillere destan Züleyhayı, Gülceyi aradık,

Bizler aslında hep imkansızı istedik,

Önce aşkı çok büyüttük gözümüzde, sonra gidip yolda yürürken gördüğümüz insana aşık olduk, çünkü merak ettik,

Gözümüzle görmediğimiz halde inanmamız gereken tek bir şey varken, biz gözümüzden uzak olanı önce gönlümüzün baş köşesine sonra da aklımızın bir köşesine oturttuk her zaman,

Biz hep bizi sevmeyeni severek ve bizi sevenin gözlerindense hep kalabalıklara kaçarak yaşadık,

Gerçekte biz aslında hep keloğlandık ama padişahın kızını istedik, biz hep külkedisiydik ama beyaz atlı prensi bekledik, kısacası biz hep bizim olmayanı, olamayacak olanı istedik,

Çünkü dediğim gibi bizler hep masalarla büyüdük, aslında biliyor musunuz; bütün suç o masalları bizlere anlatanlardaydı, şu mutlu sonla biten masalları,

Çünkü bizim mutlu sonla biten masallara ihtiyacımız yoktu, bizim sonu olan hiçbir şeyin mutluluk getirmeyeceğini ta en başından öğrenmeye ihtiyacımız vardı,

Aşkı ararken zor olanı değilde, sonsuz olanı bulmamız gerektiğini öğrenmemiz lazımdı,
Ama olmadı işte, yapamadık,

Bazılarımızın gözünden yaşlar eksik olmadı, bazılarımızınsa gözüne uyku hiç uğramadı,

Bazılarımızsa, ki o ben oluyorum, senin hiç gözüne bile çarpmayacak , gerçi hoş çarpsa bile tek bir kelimesini dahi anlamadığın bir dilde yazılmış olan bu yazıyı yazarken daha ilk sigarasını bitirmeden üzerine bir sigara daha yaktı, sonra bi’ tane daha ve bi’ tane daha…

Hayatta Hep Bi’şeyler Yarım Kalır

Her sabah uyandığında bir şeyler yarım kalır;
Bazen bir uyku ama genellikle de bir rüya,

Bir hayal kurarsın, sonra uyuyakalırsın asla hatırlanmamak üzere bir hayal yarım kalır,

Biranda birisi çıkar ve bir yalnızlık yarım kalır,

Sevdiğini uzak bir şehirde bir başına bırakmak zorunda kalırsın , ruhun yarım kalır,

Bu sefer tamam dersin ama çok geçmeden bişeyler olur ve bir aşk yarım kalır,

Bir hikaye yazmak istersin başlamak bitirmenin yarısıdır dersin, yazmaya başlamanla yarım kalması bir olur.

Gün batımını izlemeye gidersin, nedense güneş hep çabuk batar ve alacakaranlık bir manzara yarım kalır,

Çok seversin sonra bi özlem girer araya bir duygu yarım kalır, yine yarım kalmak üzere başka bir duygu başlar,

Bir mektup yazmak istersin, aklına Züleyhanın Yusuf diye başlayıp ,Yusuf diye bitirdiği, hitaptan öteye geçemediği mektup gelir, anlarsın ki bir aşkın namesinde ser-nameden öte kelamın olmaz, böylece yazmadan önce yürek titreten bir mektup daha yarım kalır.

Bir gün birisi çeker gider, çok özlersin, o kadar çok özlersin ki o özlem bile yarım kalır.

Bir cümle daha yazmalıyım dersin, aklında bin bir cümle dolaşır ama sen hiçbirini yazamazsın hepsi birer birer yarım kalır,

Hiç temize çekmemek üzere bir hikaye yazmak istersin, güzel kelimeler biriktirirsin ama sonunu getiremezsin bir hikaye de böyle yarım kalır,

Kısacası hayatta hep bi şeyler yarım kalır ve hayat yaptığından utanır.