Gönül Kayması

Hesap verilmeden onlarca,belki yüzlerce insan çırpınarak öldü.Üç gün konuşuldu belki,dördüncü gün hiç olmadı..Böyle günlerden birinde öldüm ben de gözlerinde. Can kurtaran yok,yardım yok,telaş yok. Düpedüz intihara mahkum bırakmaktı hislerimi. Darılma yok ve belki gücenme de…

Menekşeler açtı,bir korku eteklerinde.Yaz geldi derken bile tedirginlik kokularında…

Ve papatyalar da kopartılıp taç yapıldıkları günden beri suskun.Artık o kadar narin değil ‘seviyor,sevmiyor”ları.
Gittiğim pek fazla şehir yok. O büyülü kentlere adım atmayı düşünmüyorum.Dünya daha güzel bir yer olana kadar. İlerde bir gün torunum gidecek ve anlatacak,menekşelere ve isterlerse papatyalara.

Yemeklerin sonuna kadar yendiği gün,peşimizden ağlayan bir ekmek olmadığında incir kuşlarına senden bahsedecek,mevsimin ilk meyvelerini yemelerine istemesem de izin vereceğim. Teşekkür bile etmeyecekler.Çünkü bilirsin,gönül kaymaları pek içten değil bu günlerde.Hikayeleri de sadece susatıcı…

Karamsarlığım içimden araklanmadıkça uykumda,o coşku veren rüyaları görmeyeceğim ve bir daha asla sevgi içerikli cümleler söylemeyeceğim.

Ha biri gelip çaktırmadan aldıysa da ve haberim yoksa susarım. Keyif beklemem,dua etmem,yalvarmam. Giderken görmediğin birine gitme diyemezsin ne de olsa. Belki biraz ağlamam.

Dağlar kıyıya paralel uzanmaz,
Ay kaybolur,
Yıldızlar kaçar
Denizler göç eder, 
‘Kimseler görmez’
Belki biraz sevmem seni.

Mahkum

Sevmek, kim ne derse desin bir intiharın ilk adımıydı.

‘En esaslı kanıt, idamını bekleyen bir adamın ölümü sevmeye çalışmasıydı…’

‘Bir şey istiyor musun?’ sorusuna verdiğim tüm cevaplar ‘yalnızlık’dan ötürüydü.(Sevmeyi sevmediğimdendi hissimce.) Mızıkçılık yok ama. Kurallara uymazsan seni gönlümün en ucra köşesindeki iftiralara yem yaparım. Ardından mı?

‘Komik bir sandalyede süngersiz yakarım!’

Tuhaf bir coğrafyada maruz kaldığın daha kurulmamış hayallerin anlam kaymalarına bakmam. Bozukluklarına bozuk atar, susuz çöllerin dalgalarıyla yelken açarım göz pınarlarına.

Bize inanmayanlarla aynı kefeden kurtulurum. Cümlelerin yanında merhamet etmeden özel isimlerine, bütün ekleri sözcüklerine tamamlayarak gelirim, ağır bir sükunete teslim etmem hıçkırıkları.

Anlamını farkında bile olmaz ‘yalınlık.’

Kimseden habersiz esaretin adını özgürlük koyar,aklını karıştırırım sözcüklerin. ‘Baş edememek’ ne demek, hayaletlere inanmamla kanıtlarım. Evet yaparım bunu; bilmem kaç milyar insanı inandırıp nüfusu ikiye katlarım.
Kapitalistler bu durum karşısında aykırılığı kabul ederler, artık olmayan bir ‘mahkemenin’ adını sayıklatırım.

‘Herkes karşı çıksa da bu acıya, iki üç kez ölmeye bahaneler ararım.’
Arkamdan ne derse desinler…

‘Biliyorum ki; kötülük yapanlara kötülükleri, suç işleyenlere suçları yetmişti.’

VE KİMSE ÖLMEDEN BİR İDAMI HAK ETMEMİŞTİ.

Sevimli Hayalet

Yutkunmak, sadece tükürük yutmak değildi aslında. Sana gelmeye çalıştığım zamanlardaki heyecanımdı.. İyi ve ya kötü bir melek olup, omzundan seyretmekti hayatı.  Sabırdı.  Bir iyiliğine on sevap yazmaktı.
Ve her yerin adını SEN koymak, hiçbir benzetmeye benzemiyordu…

Varsayılandan fazla çaresiz ifadelerim.  Öyle ki; ilkokul fişlerimden kalma Ali ile Ayşe ipi topu bırakıp seni aramaya çıktılar defterimden dışarı. En güzel cümlelerim, işte böyle kayboldu hayatımdan..
Hala kendime parmaklarımdan bir çift boynuz yapıp, annemin kulaklarını geçmeye çalışırken yakalıyorum kendimi.

Neyim var diye düşünürken bile senin olmadığını biliyorum…

‘Sancı’yla başlayan her kurgunun acıyla biteceğini, hatta kendi acısının insana bir parmak boy katacağını düşünürdüm, insanları gülerken gördüğümde. Öyle büyük bir gafletti ki yoku var saymak
başkalarına gücenirdi gönlüm yok yere…

Bütün görünümlerden sıyrıldığımda her şeyin çok daha güzel olacağına beni inandıranlar, hüzünlerimi ceplerine doldurup bilmediğim kesirli sayıların ondalıklarına çevirdiler üzgün bakışlarımı..
Babamın anneme bağırması, elimden çikolatamın alınması kadar zordu çocukluğumca. Bu yüzden küskündüm biraz da sözlerine.

Kimi anlatsam boş, kime anlatsam hoş…

Mesela bugün beni anlatabilen bir kelime yok. Hiç kimseyle kavga etmedim ve hiç kitap okumadım.

Takvime bakmıyorum.

‘Şemsiyeyi al da git’ dediğinden beri nerde su birikintisi görsem ayaklarımı batırıyorum. Yalan değil, ayakkabılarımın çıkardığı tuhaf seslerle beynimi uyuşturup, kendime bildiğim en okkalı belaları okuyorum..

Zor olsa da son değil.

Salınıyorum göz kapaklarında aşağı yukarı.

Tek olsa da bir değil .