Tutkuların Peşinden Gitmek

Tutkuların peşinden gitmek…” deyince aklıma ilk gelen, tango yapan erkekle kadının oynadıkları o doyumsuz aşk oyunları, kaçışları ve kovalayışları olur…
Hep daha fazlası, hep daha fazlası için bir adım daha ilerlemek, hep bir adım daha doyumsuzlaşmak; ruhsal bir orgazmın soluk alıp vermelerinde bulmak kendini…
Yaşamın keşmekeşliğinde tutkuların peşinden gidenleri düşünürüm ardından…
Kimi mesleğinde, kimi öğrencilik yıllarında, kimi evliliğinde…
Yaşanılan aşklarda, ayrılıklarda, terk etmelerde, terk edilmelerde, aldatmalarda, aldatılmalarda… Cinsellikte dahi…
Yaşamın gri ve pembemsi her enstantanesinde, beyazında yahut siyahında…
* * *
Tutkular…” deyince aklıma Can Dündar‘ın “Ruhumuzun Köprüleri” başlıklı yazısı gelir sürekli…
Şöyle der Can Dündar, o güzel yazısında:
Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar… Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar…
Yakılan sırat köprüsüdür… Geçer ve orada kalırsınız: Cennetse cennet, cehennemse cehennem! Dönüşü yoktur…

Ardından düşünürüm yine…
Tutkuların peşinden gidenler hep anda yaşayanlar, an’ı soluyanlardır; derim… Onların takviminde “dün” de yoktur, “yarın” da… “Carpe Diem!” melodileridir, çınlayan kulaklarında…
* * *
Fotoğrafçılıkla uğraşan birinin tutkusu nedir, örneğin? Ya da keman çalan bir başkasının?
Fazıl Say tutkuların peşinden gitmeseydi, bugün o evrensel parmakları değer miydi piyanonun tuşlarına?
Nuri Bilge Ceylan ödül alabilir miydi, Cannes Film Festivali’nde; sürdürmeseydi eğer tutkuların peşinden gitmeyi?
Tutkuların peşinden gidenler hayallerinin peşinden gidenlerdir aslında, hayal kurabilmeyi öğrenenlerdir…
Hayaller kurup kendilerine bir “iç dünya” yaratabilenler, o iç dünyada da sonsuzlaşabilenlerdir…
* * *
İnsan yaşamı hangi koordinatlar üzerine inşa edilmiştir; hangi tercihlerin, hangi vazgeçişlerin, hangi tükenişlerin ve yok oluşların üzerine konumlanmıştır; sorarım kendime…
Kaldırım taşı yalnızlığı yaşayanlarla sevgilisinin gözlerinde yalnızlaşanların arasındaki o ince çizgide belirginleşen “ortaklığı”, “birlikteliği” yakalamaya çalışırım; durduk yere…
Kendimi, beraber mırıldandıkları yalnızlık şarkılarına eşlik ederken bulurum…
Dinmek bilmeyen gözyaşlarından yüzyıllık bir hatırayı canlandırırım gözlerimde…
Beraberinde suskunlaşırım, daha önce hiç söylenmemiş bir söze dönüşmüşümdür artık…
Susarım (!)… Susarım (!)… Susarım (!)…
* * *
Tutkuların peşinden gidenler gelecekte geçmişine dönüp baktıklarında “Keşke…” demeyecek olanlardır…
Yarım kalmışlıktan sıyrılanlar, kendini “dün”e tutsaklaştırmayanlar, bastırılmış duygularla yaşamak zorunda kalmayanlardır…
Bedel ödemeyi göze alanlardır” kısacası…
Cennetse cennet, cehennemse cehennem!” diyenlerdir…

Bir “Elveda!” Şarkısı

Derin bir sessizliğin içindeyim kaç zamandır…
O sessizlikte kendimi dinlemekteyim…
Her seferinde; birkaç yılın biriktirdiği, birkaç yıldan beri kendime söyleyemediğim birçok “ses”, “Beni de duy! Beni de duy!” diye diretmekte…
Onları duyacak olmamın, onları duyarak bazı gerçekleri -artık- kendime de söyleyecek olmamın sıkıntısı hakim üzerimde şu sıralar…
Yürek atışlarımda, soluk alıp verişlerimde, yeni bir güne uyanışlarımda bir yorgunluk, bir yorgunluk…
Biliyorum, bu sıkıntı, bu yorgunluk belirtisi “yağmur” yağmazlıktan, yeni bir ruh iklimine girecek olmamdan, eski ezberler bozulurkenki karın ağrılarından ileri geliyor…
Biliyorum, bu süreç atlatılsa, olmayacak hiçbir şey eskisi gibi; herkes kendi yoluna gidecek, her insan kendi tercihiyle yaşamayı sürdürecek…
* * *
Son bir-iki aydır kimi “dost”lardan, kimi arkadaşlardan hiç beklemediğim tepkiler alıyorum…
Kimisi uzun zamandır içinde biriktirdiği nefreti kusuyor üzerime; kimisi “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci” olduğumu ileri sürüyor; kimisi de -sessiz oluşumdan dolayı- “kapalı bir kutu”ya dönüştüğümden yakınıyor…
Başta üzüyor -elbet- beni bu eleştiriler; ama sonra da düşündürüyor, uzun uzun…
Örneğin yazılar kaleme alan birini düşündürüyor ilkin…
Yazarak konuşan, yazarak çoğalan, yazarak açılan birini!
Okuduklarını, öğrendiklerini, düşündüklerini çevresiyle paylaşan birini!
Sözcüklerle oynaşan, söz öbekleriyle koklaşan birini!
Bunları yaparak mutlu olan birini! Başkalarını mutlu ederek mutlu olmayı başaran birini! Mutluluğu “mutluluk” sözcüğüyle bile çoğullaştıran birini!
Sonra da “çıkarcı”, “tüccar zihniyetli”, “adamsendeci”, “kapalı bir kutu” olduğumu ileri süren (!) kör zihniyetleri…
Zavallıcıkları!
Ve anlıyorum ki, bunları söyleyenler beni tanımamışlar, beni anlamamışlar bile bu zamana değin; anlamaya çalışmamışlar!
* * *
İhanet yağmurları”nda ıslandığını hissediyor insan böyle anlarında hep…
Çırılçıplak kaldığını duyumsuyor…
Gözyaşları kimi zaman yaşadıkları için dökülüyor yanaklarından, kimi zaman o gözyaşları daha da olgunlaştığını düşündürüyor insana…
İşte o an belki bir öykü okusa, bir romanın sayfalarını karıştırsa; hüzün bulutu dağılmış olacak üzerinden, karanlığa büründürdüğü odasının perdesini açıp odasına güneşin girmesini sağlayacak, sevgilisinin gözlerindeki ışığı, yaşama sevincini yakalayıp hayata yeniden tutunacak…
Daha çok yazacak…
Kim bilir belki -bu sefer- daha hızlı tükenecek kaleminin mürekkebi…
Daha çok konuşacak o suskun sözcükleri…
Daha çok haykıracak, daha çok serzenişte bulunacak…
En önemlisi de -asla- susmayacak!
* * *
Edebiyat, sanat, tarih, felsefe, sosyoloji… “Kültür”ü oluşturan her bir şey…
Benim hayatım, bu ki; benim tercihim bu!
Sen neden yaşam tarzıma müdahale etmekle uğraşıyorsun!
Kelimeler birleştiricisiyim ben, kelimeler birleştiricisi!
Anladın mı!
Kelimeler biraraya getiricisi!
Yaşamı anlatan paragraflardan cümleler toplayıcısıyım, cümleler toplayıcısı!
Tıpkı Ece Temelkuran gibi “yeryüzü kayıtları tutan biriyim” ben; “hakikat işçisi” yahut “yazı gündelikçisi”!
Sen kendi yaşamında, kendi örümceklerinle yaşamayı sürdür!
Örümceklene örümceklene ör ağlarını!
Kendi boşluğunda kaybol ve boş gözlerle bak dünyaya!
Girme benim sınırlarımın içine, yeter ki!
Uzak dur benden!
Boşa zaman harcamak zamanı değil çünkü, boş uğraşlarla vakit tüketmek zamanı değil!
Hayata yeniden başlamak zamanı şimdi; paylaşarak çoğalmak ve kendini tanımak zamanı!
Sen kendini tanıyamamışsan ben ne yapabilirim ki?
* * *
Şimdi ise -şu yağmurlu şubat ikindisinde- Abdülvahap El-Beyati‘nin “Nazım Hikmet’e Ağıt” şiiri çınlıyor kulaklarımda:
Gülüm aydınlık kapısı çocukluğumun
Bir daha geçmeyeceğiz bu köprüyü
Akşam çökmeyecek üstümüze bir daha
Paris öldü gülüm, öldü Paris!
Elveda yaşayan dostlar, elveda!

Ve benim de dilimde şu ketum şarkı…
Haydi, çal kemancı:
Elveda eski ‘dost’lar, elveda!

Profesör-6: “İktisat Bir Sanat Mıdır?”

Of, of!” dedi, sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra…
Gözleri damlalaşmak üzereydi…
Ardından içeri girdi…
Akşamüstü yağmurları bulunduğu kafenin camlarını ıslatıyordu…
Ne çok seviyordu ağlaşan yağmuru, ne çok benimsiyordu o duygusal yoğunluğu…
Takvimler hangi yapraklarını fışkırtıyordu geçen günlerine; hangi günün, hangi saatin, hangi saniyenin içindeydi?
Ne zaman, nasıl ve nerede?
Düşündü, düşündü, düşündü…
* * *
Kaç zamandır karışıktı kafası…
Çözümleyemediği çok şeyi vardı…
Başını pencereye doğru çevirince yağan yağmuru, karı (!), boranı (!) görüyordu; içeri çevirince ise sessiz bir cümbüşün yoğunlaştığını ayrımsıyordu…
Çünkü içeride “aşk” vardı, “kitap” vardı, “müzik” vardı…
Bir ara önündeki sanat dergisinin kapağına baktı, sayfalarını çevirdi…
Derginin sayfalarına dokundukça, sözcüklerin hisleriyle buluştukça, zarf tümleçlerini topladıkça cümlenin öğelerinden bir bir; keyfine diyecek olmuyordu…
* * *
Oysa o bir iktisatçıydı…
Viyana‘da Siyaset Bilimi ve İktisat okumuş, bu iki bölüm üzerine de yüksek lisans yapmıştı…
Marx‘ların, Engels‘ların, Keynes‘lerin sayfalar dolusu kelimeleriyle büyütmüştü düşüncelerini; Adam Smith‘lerden beslenerek gelmişti bugünlere…
Bir iktisatçı olmasının yanı sıra; “sanatçı” ruhu da, kişiliği de iktisatçılığına eşdeğerdeydi…
Peki, ne yapmalıydı?
Neyi hayal etmeli, neyi gerçekleştirmeliydi?
Düşünmeyi sürdürdü…
* * *
Kaç zamandır içinde büyüttüğü his, çelişkiler üretmeye başlamıştı ve onu mutsuzluğa sürüklüyordu…
İyi bir iktisatçı olabilirdi, ama yetmiyordu; yine de bir şeyler eksik kalıyor, tamamlanmayı bekliyordu…
Duygusallığını romantizmin doruklarında yaşatan birinin iktisatçı kimliği ile sanatçı kişiliği neden bir aradalığa dönüşmesindi?
İktisatçılığını, neden “bir sanatçı gibi tutkuya dönüştürürcesine” eyleme dökmüyordu?
Evet, bunu yapabilirdi!
Yapmalıydı da!
* * *
Bir hafta önce Profesör Türkel Minibaş, ölümünün birinci yılında anılmıştı…
Cumhuriyet Gazetesi’nden Türkel Minibaş’ın “Göz Ucuyla” köşesinin iyi bir takipçisiydi…
Her pazartesi Türkel Hoca’yı okur; onun hayata bakışını, yaşam felsefesini pek benimserdi…
Türkel Minibaş’ın Genel Başkan Yardımcılığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nde sürdürdüğü projeleri getirdi aklına…
Türkan Saylan‘ı düşündü…
Onların, mesleklerinin dışında birçok başarıya imza atışlarıyla kendinin bundan önceki Greenpeace üyeliği gibi üyelikler çerçevesinde gerçekleştirdikleri pek çok yönden benzemekteydi birbirine…
Hayata bir sanatçı gözlüğüyle bakmak”, “yaşananları bir sanatçı duyarlılığıyla yorumlamak” böyle bir şey olsa gerekti…
* * *
İktisatçılık” mıydı, yoksa “sanatçılık” mı?
Hayatı boyunca kendine soracağı bu soruyu cevaplaması gerekiyordu…
O an aklına birkaç gün önce okuduğu bir köşe yazısında Onat Kutlar‘ın bir yazısından alıntılanan cümleler geldi…
Köşe yazısı Zeynep Oral‘a aitti, köşe yazısına konu-k olan kişi, bir-iki hafta önce vefat eden sanatçı ve işadamı Şakir Eczacıbaşı‘ydı…
Onat Kutlar’ın cümleleri şunları söylüyordu:
(…)’Şakir Bey, siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Bir işadamı mı, bir sanatçı mı?‘ Bir kahkaha daha atıyor, İkisini de çok ciddiye alıyorum diyor. Ama sonra gene yılların bir başka çok yakın dostu Abidin Dino’nun bir esprisini anlatmadan edemiyor. Abidin onu bir gün Fransız heykelci hanımla tanıştırıyor. Hem bir sanatçı, hem bir işadamı olduğunu söylüyor. Kadın gülümsüyor: ‘Demek ki fotoğrafçılık hobiniz…‘ ‘Hayır‘ diye araya giriyor Abidin: Hobi olan işadamlığı
Zeynep Oral, yazısını şu sözcüklerle bitirmişti:
Abidin Dino doğru söylüyordu; Onat Kutlar doğruyu yazıyordu. Şakir Bey için sanat asıl işi, hobisi işadamlığıydı.
* * *
Evet, sonunda bulmuştu!
Yanıtlanmayı bekleyen sorunun cevabı bu olmalıydı!
Sanat onun asıl işi, hobisi iktisatçılığıydı”…
Nihayet rahatladı…
Az sonra evine gidecek, bu düşüncelerle uykuya dalacak ve yarın yepyeni bir güne uyanacaktı…
Masadan kalktı, hesabı ödedi, evine doğru yürümeye başladı…
Yağan yağmur şiddetini -hiç dinmeyecekmişçesine- artıyordu…

Kış Ağlayışları

Kaç zaman oldu “ağlamayalı”, kaç zaman oldu “sayıklayarak uyanmayalı”?
Buz kesmiş gecelerde “sessizliğin sıcaklığıyla” buluşmayalı?
Yüzyıllık sessizlikler” hangi evresindedir yaşamın?
Hangi “evrensel yaşayışların yürek atışlarındadır”?
Sevgilinin gözyaşlarında” ya da “kış ağlayışlarında” mıdır?
* * *
Gümbür gümbür akan” bir zaman diliminin tam ortasında, “yalnızlığın tutsak ettiği” bir yerde, belki bir otel odasında, o “sıcaklığın” enstantanesinde; elimde de bir kitap, kendimle yüzleşiyorum öylece…
Dışarının ısısı belki sıfırın altında; İç Anadolu‘nun bir kasabasında ve bir başıma…
Deniz Kavukçuoğlu‘nun “Canım Acıyor Baba” (Can Yayınları) kitabını okumaktayım…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümleri”nin kelimeleştirildiği bir kitap…
68 Kuşağı‘nın önemli isimlerinden, Kavukçuoğlu…
O “babacan” hal ve tavırları, “entelektüel” görüntüsü ve insanı kucaklayışı…
Ve hemen ardından elimde bir köşe yazısı, Deniz Kavukçuoğlu‘ndan o da; “Kar ve Kent” başlığında…
Kelimelerin büyüselliği içinde “Deniz Kavukçuoğlu sözcükleriyle” beraberim…
* * *
Kitaplarla “yüzleşmek”, kitaplarla “kendine gelmek”, kitaplarla “aşkı öğrenmek”…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümlerini” satır satır toplamak kitaplardan…
Bıkmadan ve usanmadan “okumak”…
Kışın ortasında, yoğun kar yağışı altında, kaldırım taşlarının esaretinden kurtulmamacasına “bir şeyler karalamak”…
Yazmak, yazmak, yazmak!
Yazarak “konuşmak”, yazarak “sessizliği bozmak”, yazarak “diğer insanlardan farklılaşmak”…
* * *
Kış ağlayışlarını” seviyorum sanırım ben…
Seviyorum lapa lapalığını gözyaşlarının…
Gökyüzü yaş dökerken, bir kentin yalnızlığında, sessiz bir otel odasında ve elimde bir kitap: Deniz Kavukçuoğlu‘ndan “Canım Acıyor Baba”…
Bu saatlerimi benimle paylaştığı için teşekkür ediyorum ona…
Sen çok yaşa, Kavukçuoğlu! Sen çok yaşa!

Gramofon, İdil Biret, Konçerto ve Senfonik Ninni

Sıradanlaşmış umutlar beslerken bir akşamüstü, o alafranga tarzı kafede sessizliği dinliyorum…
Latin Amerika müzikleri eşlik ediyor sessizliğime…
Kafenin yemekleri leziz mi leziz… Hardal sosuyla daha da lezzetlendiriyorum…
Yıllanmış bir gramofon arkalardan bir yerlerden sıradanlaşmışlığıma bakıyor göz kırpar edasıyla…
Kim bilir o yıllanmış gramofon kaç kez çalındı, kaç kez notalandırıldı, kaç kez simgeleştirildi aşkın ve sevginin portelerinde? Kim bilir, beni izlerken neler geçiriyordu aklından? “Bu şaşkın çocuk yine hangi hayallere dalmış böyle?” diye iç geçirerek “Ah, ah!” diyor muydu acaba?
Belki o da geçmişte yaşadıklarının nostaljisi içindedir… Belki o da unutmak istiyordur boşa geçen zamanlarını… Yepyeni bir başlangıç diliyordur tanrısından…
Dışarıdaki akşam karanlığının ürkütücülüğünü hissediyor gibiyim…
Şimdi kalkıp İdil Biret konserine gideceğim…
O ürkütücü karanlığın içinden geçip sonsuzluğa bürüneceğim…
* * *
Üzerimde ağırlık taşıyor gibiyim… Ama içim kıpır kıpır… Koşarcasına yürüyorum caddeleri…
Nehir misali insan akıyor üzerime: Başörtülüsünden striptizcisine kadar…
Garip garip bakıyorlar bana yanlarından geçerken… Acaba garip olan ben miyim, yoksa kendilerinin enteresanlığı mı? Bilemiyorum…
Çöp toplayan çaresizler, bir bardan çıkmış ayyaş takımı, kaldırımda emekleyerek dilenen bir adam ve kâğıt mendil satan bir çocuk…
Kâğıt mendil satan o çocuk acaba yarım saat sonra ne yapacak? Ben koltuğumda senfoniyle büyülenirken, acaba o çocuk evine gidecek mi? Evine gittiğinde babası tarafından hırpalanmayacağı ne malum?
Ne “garip” bir ülkede yaşıyoruz, öyle değil mi?
Aynı zaman diliminde farklı ortamların havasını, uçurumsal farklılıklarla soluyan insanların ülkesi…
Aynı dakikalarda bir adam “villasında kırmızı şarabını yudumlarken”, bir başkası “ucube bir otel odasında ölümle burun buruna”, bir başkası da “bir gecekondu mahallesinde karısını dövüyor vahşice”…
Doğu-Batı” diye farklılaştırınca bir ülkeyi, işte böyle sonuçlar çıkıyor ortaya…
* * *
Konser saati yaklaşıyor… Teker teker geçiyoruz salona… İçimin kıpırtısı doruk noktasında… Ve piyano virtüözü İdil Biret görünüyor sahnede…
Alkışlar, alkışlar, alkışlar!
Yeryüzünün en barışık insanı”, diskografik fıskiyesinden fışkırtıyor konçertolarını… Ortalık konçerto seline dönüşüyor adeta…
İdil Biret, piyanosuyla şaha kaldırırken ruhumuzu, Zeynep Oral’ın “O Güzel İnsanlar” (Cumhuriyet Kitapları) kitabındaki “İdil Biret portresi” geliyor aklıma…
Zeynep Oral şöyle bahsediyor kitabında, İdil Biret’ten:
Hayatta ‘barbarca’ şeyler yapar: 17 yaşından beri kafasının içinde 70 konçertoyla birlikte yaşamak gibi… Ezbere bildiği tek bir sayfayı 50 kere üst üste çalışmak gibi… Piyanoda her bildiğini ezbere öğrenmek gibi… Öğrendiği şeyi hiç unutmamak gibi…
* * *
Gün boyu içinde bulunduğum melankolik halimi gerilerde bırakıyorum artık…
İçimde bir sevinç, yüzümde bir tebessüm, aklımda ise okuduğum bir köşe yazısının plâtonik satırları:
Hava çok soğuk ve ben üşüyorum. Elimde bir kadeh sıcak kırmızı şarap…
Sen, uçuruma benzeyen o korkunç sokaklarda, kükürt rengi kuşlarla birlikte misin hala?
O zaman gülümse biraz… Bir şarkı söyle… Yaşama, aşka dair… Haydi söyle!
Sonra başını gökyüzüne çevir istersen bir süre…

Şubatın soğuğunda İdil Biret de “kırmızı bir şarap” sanki… Hem “sıcak”, hem “yıllanmış”…
Şubat ayı bitince bu hatıralarla gireceğim mart kapısından içeri… Nisan yağmurlarıyla yıkanıp özüme ulaşacağım… Ve mayıs ayında şarkılaşıp bahar orkestrasında konçertolaşacağım…
* * *
İdil Biret kendi ahenginde uyutuyor bizleri adeta… “Senfonik ninnilerle uyutayım sizi!” dercesine… Bu, ne güzel bir uykudur böyle… Gevşiyoruz… Esniyoruz… Rüya ile gerçeği bir türlü ayırt edemiyoruz…
* * *
Hey gidi günler hey!
Daha dün ne idik, şimdi ne olduk?
Bir sevgilinin peşinden koşup ulaşamadığımızda ağlayan da bizdik, yeri geldiğinde içimizdeki hırçınlığımızla onu ağlatan da…
Ektiğimizi biçtik… Ve bundan da asla pişman olmadık…
Tıpkı İdil Biret’in senfonisini dinlerkenki pişman olmayışımız gibi…
* * *
Şimdi ise Zeynep Oral’ın kitabını anımsıyorum tekrardan…
Zeynep Oral şöyle sonlandırıyor, İdil Biret betimleyişini:
En karamsar gününüzde İdil Biret’in internet sitesine girin, hakkındaki yazıları okuyun ya da plaklarından birini dinleyin. Gününüz aydınlanır, içiniz ısınır… Bırakın bu ülkenin insanı olmaktan, ‘dünyalı’ olmaktan tat alırsınız! Ve bir bakarsınız, siz de inanırsınız: Yaşamda en güzel şey yaşamak, büyük bir senfoniye katılmak gibi…

Profesör-5

Gece birden irkilerek uyandı…
Saat sabahın 3′üydü…
Daha güneşin doğmasına, havanın aydınlanmasına saatler vardı…
Kan ter içinde kalmıştı…
Yatağından kalktı…
Uyumadan önce okuduğu kitap, yorganının üstündeydi…
Kitabı, yanındaki sehpaya koydu ve koridordan banyoya doğru yürüdü…
* * *
Banyoya girdiğinde elini lavaboya uzattı, çeşmeyi açtı ve akan soğuk sudan yüzüne bir avuç çarptı…
Ardından aynaya baktı…
Karşısında hiç tanımadığı bir adamı görüyor gibiydi…
Şaşırdı…
Kaç zamandır aynaya bakmıyor olduğunu o an fark etti…
Aynaya bakmayı sürdürdü…
Tek gördüğü, karşısındaki -tanımakta zorluk çektiği- adamın gözleriydi…
Gözlerindeki ateşti, gözlerindeki kızgınlıktı, gözlerindeki heyheylenişti…
* * *
Bir an düşündü…
Neden irkilerek uyanmıştı?
Onu tatlı uykusundan uyandıran kabus da neyin nesiydi?
Hangi içsel korkuların yahut duyguların dışavurumuydu, bu hissettikleri?
Çözemedi…
Öylesine odaklanmıştı ki gözleri, karşısındakinin gözlerine; bir an, baktığı aynada belirginleşmeye başlayan hayali sözcüklerin uçuşuyor olduğunu sonradan fark edebildi…
Şunları yazıyordu o sözcükler:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
* * *
Son zamanlarda, gece rüya görmesine bile olanak verdirmeyen bir yoğunluğun içindeydi…
Çok çalışıyordu…
Çalışmanın en güzel yanının, çalışmalarının karşılığını bir gün mutlaka almak olduğunu biliyordu…
Fakat her seferinde de bu beklentisi -kendince- hüsranla sonuçlanıyordu…
Üretmeyi seven bir yapıdaydı…
Üretkenlik”, onu tarif eden en önemli özellikti…
Ancak her seferinde; değerlerin yozlaştığı, kapitalizmin emek dünyasını tarumarlaştırdığı, insan ilişkilerinin çıkar ilişkilerine dönüştüğü bir evrende yaşıyor olması onu kahretmekteydi…
Çünkü her üretmenin bir geribildiriminin, etki-tepki yasasına göre, gerçekleşmesi gerekirdi…
Her koyun kendi bacağından asılır!” mantalitesinde de değildi…
Günümüz rekabet koşullarında bilgisini paylaşma büyüklüğünü gösteren nadir insanlardandı ve insanların, yaşadıklarından başka hayatları da olduğunu bilmelerini, kendilerini geliştirmelerini ve hep mutlu olmalarını isteyen bir karakterdeydi”…
Peki, neydi onu rahatsız eden?
Neydi bu işin olur’u?
Bilemedi…
Belki de onu sabaha karşı bir saatte aynanın karşısındaki yabancıyla göz göze getiren -belki de yüzleştiren- içinde yaşadığı, soluk alıp verdiği bu atmosferin izdüşümleriydi…
* * *
Yeniden düşünmeye başladı…
En son kaç gün önce kendine zaman ayırmıştı?
Kaç gün önce kendiyle baş başa kalmış, kaç gün önce kendini sorgulamıştı…
Çok kızıyordu kendine, çok!
Bulunduğu kentte düzenlenen kitap fuarına bile zaman ayırıp katılamamıştı…
Verdiği sözleri gerçekleştiremiyor olmasının bir hesaplaşması içindeydi sürekli…
Hayatta tek çekindiği şey, dış dünyasının bir gün iç dünyasına egemen olma ihtimaliydi… O yüzden de tek korktuğu şey, bu ihtimalin bir gün gerçekleşebilirliğiydi…
* * *
Gözleri, hala aynadaki yabancının gözlerindeydi…
O bakan iki göz, o yabancının gözlerinde kaybolmakta; arada bir de uçuşuyor olan hayali sözcükleri anımsamaktaydı:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
Belki de o yabancı gözlere bakarak kendiyle alay ediyor, sürekli “yalancılıktan” söz ediyordu…
İronik bir bağ kurmaya çabalıyordu…
Kıs kıs gülüyordu belki de ona, gözlerinin arkasındaki…
Yine de biliyordu ki, sabah olduğunda aynanın karşısındaki, “gerçek” olacaktı…
Bunu bilmek bile ona yetiyordu…
* * *
Havluyla, kurumaya başlayan yüzünü sildi…
Banyodan çıkıp koridordan odasına geçtikten sonra; yüzünü, sehpanın üzerindeki kitaba çevirerek uyumaya başladı…
Yüzünde bir gülümseme ile uykuya dalmak” bu olsa gerekti…
Uyudu… Uyudu… Uyudu…

Çukurova 3. Kitap Fuarı’ndan

Yağmurlu bir cumartesi ikindisi…
Çukurova 3. Kitap Fuarı konuklarını ağırlıyor…
İçeride kitapların kokusu, sözcüklerin uğultusu had safhada…
Ayrı bir şölen, ayrı bir festival havası…
Kitap festivali, kitap şöleni…
* * *
Yine kendi sessizliğimdeyim…
İçim pek bir konuşkan, dışım ise suskun…
Yürüyorum sadece…
Arşınlamaktayım stantları…
Hemen girişte Cumhuriyet Kitapları karşılıyor okurlarını, hemen berisinde NTV Yayınları ile İş Bankası Yayınları, az ilerisinde de Yapı Kredi Yayınları ile Can Yayınları
Cumhuriyet Kitapları’nda “Mustafa Balbay hüznü” kanat çırpmakta, Can Yayınları ise özlemekte Erdal Öz‘ünü…
Server Tanilli’siz bir kitap fuarı…
Server Tanilli sağlık sorunları nedeniyle katılamıyor fuara…
Ama şöyle diyor 15 Ocak’taki köşesinde:
Çukurova 3. Kitap Fuarı, 12-17 Ocak 2010 tarihlerinde, kültür ve eğitim dünyamız Adana’da buluşuyor…
Buluştu da, güzel bir açılışla fuar hizmette…
Paneller, söyleşiler, okuma ve imza etkinlikleri, çiçeği burnunda karikatürcüler, mizah festivalleri yan yana…
12-17 Ocak 2010 tarihleri unutulmaz olacak…
Gidiniz, sevgili okurlar izleyiniz şöleni…

* * *
İnsanları gözlemlemeye başlıyorum sonra…
Gerek Adana‘dan, gerek Mersin‘den; gerekse de Gaziantep, Osmaniye, Hatay‘dan kitap tutkunları gelmiş fuara…
Kalabalıklaşan stantların önlerinde kitaplara dokunuyor, kitaplara dokunarak onlarla iletişim kuruyorlar…
En evrensel iletişimin kanalları akıyor fuar süresince…
Yazarlardan okurlara, okurlardan da kitaplara…
* * *
İlerleyen saatlerde bir söyleşiye konuk oluyorum…
Deniz Kavukçuoğlu ile Oya Baydar konuşuyor ve ben dinliyorum…
60′lardan Günümüze Türkiye’de Aydın Olmak”tan bahsediyorlar…
Onları dinlerken Türkiye’nin son zamanlarda içinde bulunduğu durumu, neleri yaşamakta olduğunu getiriyorum aklıma…
Deniz Kavukçuoğlu’nun 11 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Bir Tuhaf Demokrat: İskender Pala” başlıklı eleştiri yazısını okumak istiyorum yeniden ve Oya Baydar’ın Can Yayınları’ndan çıkan “Kayıp Söz” ile “Çöplüğün Generali” kitaplarında çoğalmak geçiyor içimden…
Öylece kalakalıyorum…
* * *
Söyleşi bittikten sonra devam ediyorum adımlamaya fuarı…
Cumhuriyet Kitapları Standı’nda Hikmet Çetinkaya ile Ataol Behramoğlu, kitaplarını imzalıyor…
Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu’na şakalar yapıp takılıyor ve sürekli gülüşüyorlar…
Gözlerinin içi gülüyor ikisinin de…
Gözlerin Poyraz” (Cumhuriyet Kitapları) ve “Kadınlar, Yağmur ve Kuşlar” (Günizi Yayıncılık) kitaplarını imzalarken “Bu dünyada aşksız yaşanmaz, aşksız siyaset de yapılmaz!” diyor, Hikmet Çetinkaya…
Kendini nasıl da tanımlıyor bu birkaç sözcükle; nasıl da giydiriyor o güzelim kelimeleri hem diline, hem kalemine, hem de düşüncelerine…
* * *
Düşünmeye başlıyorum sonra, oturduğum bir sandalyede…
Önümde “Kadınlar, Yağmur ve Kuşlar”, elimde şekerli koyu kahve, yüreğimde cumartesi akşamüstüsü heyecanlanışları…
Aşksız yaşanmaz!” diyordu, Hikmet Çetinkaya…
Ve ben o an, önümdeki kitabından birkaç cümlesini okurken buluyorum kendimi, farkında olmadan:
Sevgiyi unuttuk, kış ağaçlarına asılı kalan tutkularımızı kuruttuk, zamana yenik düştük…
O esmer yüzlere konan kış güneşi, vahşi ormanlar gibi soluyan bencilliğimiz, her şeyi unutturdu topluma…

Aşksız siyaset de yapılmaz!” diyordu ardından…
Aşkın olmadığı bir siyasetin içinde çırpınan insanlardık bizler, sonuçta…
İnsanlardık bizler, sözlerin büyüselliğinden hep mahrum kalan ve o büyüselliğin nasıl oluştuğunu bir türlü kavrayamayan…
* * *
Yağmurlu bir cumartesi ikindisi, artık yağmurlu bir cumartesi akşamı oluyor…
İçim yine kıpır kıpır…
Deniz Kavukçuoğlu, Oya Baydar, Hikmet Çetinkaya, Ataol Behramoğlu
Her biri de dopdolu, her biri de tutkulu…
Okyanus okyanus dökülüyorlar gönüllerimize, okyanus okyanus akmaktalar yüreklerimize…
Bunları düşünerek çıkıyorum fuar alanından dışarı…
Evime doğru yol alıyorum…
Ve sanki güzel bir rüyadan uyanıyorum…

Şarkılar ve Kadınlar

Onları ilk, Işıl Özgentürk‘ün “Aldatılmış ve Terk Edilmiş Kadınlar Korosu”nda okumuştum…
Şarkılar söylüyorlar, şiirler okuyorlar, aşklarından konuşuyorlardı…
Yalnızlığın tanrıçalarıydılar…
Akşamları bir barda buluşuyorlar, kırmızı şarap sarhoşluğunda geleceğe bakmaya çalışıyorlar, eh biraz da hüzünleniyorlardı…
Ve şöyle başlıyordu anlatıları:
Birinin kara, uzun, ipek gibi saçları vardı… Öbürü kumraldı, kıvırcık saçlı ve ela gözlüydü… Üçüncüsü de kumraldı; düz, bir boy kesilmiş saç omzundaydı… Sonuncusunun saçlarıysa çok kıvırcıktı, çok uzundu ve gövdesi topluydu…
O sessiz barın bir köşesinde işlerden, aşklardan ve politikadan söz ediyorlardı… Onlar Türkiye Cumhuriyeti’nin müstesna kadınlarıydılar… Biri film çevirirdi, öteki ünlü bir gazeteciydi, biri yazardı, öbürü bir sanat kurumunun başındaydı… Ve hepsi mesleklerine yakışıyorlardı… Ünlüydüler, resimleri kadın dergilerinde yayımlanırdı, sık sık televizyon programlarına çağırılırlardı ve onlar akıl verirdiler… Hemen her konuda… Çünkü öyle istenirdi…
Söz, işlerinden ve politikadan sonra gelip aşka dayanmıştı… Barın bir köşesinde konuşuyorlardı… Dördü de aşk kırgınıydı ve en çok kendileri gülüyorlardı buna…

* * *
Sonra Hikmet Çetinkaya‘nın yazılarında bulmuştum onları…
Gözleri Poyraz”dı kimilerinin, kimileri “Aşık Kadınlar Sokağı”nda gülüşürlerdi, kimileri ise yağmur altında ıslanmayı tercih ederdi…
Ve şöyle devam ederdi başka anlatıları:
Gökyüzünün gölgesinde oturuyorlardı… Hüzün gitmiş, yerini sevinç almıştı… Olympos’un eteklerinde, bir eylül sabahı uyandıklarında onlar uzak ve solgun çocukluk günlerini anımsayıp, umutla beslenen bir sese koşmaya hazırlanıyorlardı… Erkek, elinden tuttu kadının…
Dedi ki:
‘Gözlerin gülümsüyor yine!’
Her sabah yaşlı güneşle uyanan iki sevgili el ele tutuşup suyla hesaplaştılar, rüzgara yüzlerini sürdüler…
Bir gece önce ay denize vururken oynadıkları oyun, tenha iskelede gök tanrısı Zeus’u bile kıskandırmıştı… Peki, aşk neydi onlar için?

* * *
AŞK NEYDİ ONLAR İÇİN?
Onlar” dediği kadınla erkekti…
Peki ya, olmadığında erkek kadının yanında; o zaman “AŞK”, o koroda şarkı söylemek miydi?
O sessiz barda buluşup kadeh tokuşturmak, şiir okumak, sarhoş olmak mıydı?
AŞK” yitirir miydi anlamını “Aldatılmışlar ve Terk Edilmişler”in notalarında?
Ya da “AŞK” kadınla erkeğin bir gece önce ay denize vururken oynadıkları ve gök tanrısı Zeus‘u bile kıskandıran o oyundaki alt üst oluşlar, tükenişler, ama bitmeyişler miydi?
Bence her ikisiydi de…
Her ikisi de “AŞK”tı…
Çünkü her ikisinde de “tutku” vardı, her ikisinde de “özveri” ve “masumiyet” vardı, her ikisinde de “kendine saygı” vardı…
Eğer “AŞK” olmasaydı ya da yaşanmasaydı, ne o korodaki kadınlar kendilerini kaybetmişçesine şarkılarını söyleyebilir ve akıtabilirlerdi gözyaşlarını; ne de gözleri gülümseyen kadın, erkekle el ele tutuşup suyla hesaplaşır ve rüzgara sürerlerdi yüzlerini…
* * *
Aldatılmış ve Terk Edilmiş Kadınlar Korosu”nda şarkılarını söyleyen kadınlardan çok tombul, siyah saçları çok kıvırcık olanı şöyle sonlandırıyordu ezgilerini:
Sevgili Bayanlar!
Kabul edin tedavülden kalktığınızı artık… Tabiatın bir adaletsizliği bu… Bizim yaşımızdaki erkekler, olgun ve çekici tanımlanıyorlar ve hepsi küçük kızların peşinde, küçük kızlar da onların… Çünkü ne kadar inkar edersek edelim, kadın kısmı gücü ve iktidarı sever… Bizse teyze olduk en kibarından, sizin anlayacağınız tedavülden kalktık! Hadi kutlayalım bunu! Beyaz şaraplar içelim, kırmızı şaraplar içelim, muzlu pastalar yiyelim, çilekli pastalar yiyelim! Tedavülden kalkmanın en iyi tarafı bu: Canının istediğini, istediğin kadar yiyebilmek… Nasıl olsa kapınızı aşındırmıyor aşıklar!
Hadi yiyelim!
Hadi içelim!
Ve haykıralım bütün dünyaya:
EY DÜNYANIN BÜTÜN ALDATILMIŞLARI VE TERK EDİLMİŞLERİ, BİRLEŞİN!

Evet!
Birleşsin, birleşsinler!
Dünyanın bütün aldatılmışları ve terk edilmişleri” de, “ay denize vururken oyun oynayan o aşıklar” da!