Kayıp Yolcu

Alıştığın kar taneleri uzakta kaldı, ömrünün en kalabalık seferine kurban ettiğin anda düşlerini. Üzerine yağmasından korktuğun beyaz düşlerinle baş başa kaldım; ben üşüdüm sen terledin. Kara teslim olmak bir şey eksiltmeyecek sadece renk katacaktı derken… İlk izlenim demek bu kadar kolay ediniliyordu.  İzleri kalan bir renk… O kadar küçüktü ki adımları düşemediler yere. Bana çarpmaktan korktular mı? Çarptıkça yok oldular ya da ben öyle sandım. Sanki bir güneşe bir bana dayanamıyorlardı, ikimizde yaşatalım derken öldürüyorduk ufak umutları. Ne yapacağını bilemeden erimek, tercih etmek için erken olabilirdi, bir zamanın vardı elbette ama başka renklere karışınca bulduğu özü kaybetmemeli insan. Dışarıda bırakmamalı kendini. Dürüst olmalı ruhuna, özgür bırakmalı hislerini. Bunların kaçında vardın?

Gitmekle kalmak arasındaki çetin savaşı kazanana bir bakın: Fakir ruhunun avcıya duyduğu ihtiyaç sana ağır geliyor, her seferinde kirleniyorsun. Kirlenmek kadar kirletmek de var tabi ama bazen her ikisi de acıtıyor yüreğini. Benimse ne zafer dileğim ne uzlaşma, sadece kaybetmek için sahaya inen bir kayıbım ben, baştan kaybetmişler beni. Hani güneş aydınlatırdı düşleri, eritirken seni -savunma kendini diyenler- acıya göz kırparlarken her zaman kalpleriyle mi yaşadılar?

İnkar etmiyorsun da kabul ettiğini de görmedim, nasıl fark ettirmeden yaşıyorsun? Masal değil kurduğun, onlar kurdun olmadığı dağlarda feda ettiğin düşünceler. Sabahın bilmediğim bir vakti, sırtını yasladığın ağaçla güzel bir uyumun olsa da hareket etmeni söylediğimde, gittikçe küçülen gölgen daha fazla direnemedi güneşe, yanıma geldiğinde büyümüştü gözlerin, ama asıl şaşırdığım -ilk kez- dinlenmek için kurduğun gölgenden büyüktü sözcüklerin. Daraldığında dudaklarının üstündeki su birikintilerinde güneşlenirsin ya işte öyle bir boşluk yakalamak gerek hayatta. Gölgende yakaladım hayatı ama o da beni görmedi.

İlk kez bu kadar duygusal bir konuşma yapacak olmanın hatırı vardı dilinde, sözcüklerin özenle dizilmiş ipin üstünde gezinirken kaybolmuşlar, biraz daha kalsalarmış dilleri dışarıya çıkacakmış susuzluktan, başka yere bakmaya korkan emsalsiz bir göz temasına denk gelmiş şaşkınlığım; kıpırdarlarsa ölecek gibi bir noktaya akarken dakikalar, her şeyin hakimiyet üzerine kurulduğunu anladım. Deneyimli hırsız edasında sessizce hareket etmeliydi eller, durursa bir tek kalbim durur der gibi bakmaya başlayınca ikinci perdeye ne güller yetişebilirdi ne buseler. Ne çizersin bunu ne de tasarlarsın, o sadece olur. Saplanıp kalmış bir fikir budalasıyken çehren, ne gereği vardı hüznün bu çerçevede? Mutlu bitmez her hikaye de, bildiğim hep sonların olduğu; iyi ya da kötü son. İlla bir yere bağlanacak sözler, gülmek istemediğin yerde güleceksin, başın dik olacak, yüreğin katı, seni en çok ben hatırlayacağım ak yüzündeki gülen damlalarla. Bir ömür yeter orada yaşlanmaya ama sahibi var belli, başkasının yerini geçici de olsa işgal etmek istemem, kadere bağlanan bir yolun ucu sonsuz bir mutluluk da getiremeyecek nasılsa? Planlı bir hayata tesadüfleri sığdırmak için uğraşan meleklerle de aram açık. Bu aralar heyecanını kaybetmiş, sıfatların en sıfatına yenilmiş, en enli mutsuzluğun içinde kıvranmaktayım.

Gülümseyerek ayrılmanı öyle çok isterdim ki yanımdan ve ertesi gün de görüşebilme umuduyla uyanmayı güne… Titreyen ellerin savunmasızca çekiliyor yanımdan, artık göz teması yok, uzaktan sevmek sevmek değil; özlemek, ben sana sadece özlem getiriyorum ey güzel, sen yeter ki başka bir suretle yaşamımda yer almaya devam et, senden son dileğim bu.

XL Aşklara…

Senin için kendim olmayı seçtim, hali hazırda bekleyen bir yolcu gibi.

Sevilmeyi geride bırakıp durakta bekleyeni seçtim, elimdekilerle yetinmeyi denemeyi… Yükümü bıraktım biraz önce, ölümü bıraktım köşe başında, yeni bir hayatı seçtim senin yaşaman için kendimden vazgeçtim.

Sessiz bir yoksulluk içimdeki, o kadar derin ki açlığım, farkım belki de doymak için dilenmemek. Senden habersiz varlığım tereddüt etmeden benimle kaldı. Ucube bir kadının felfecri gözlerinde bütün yanıt. Ama kadın kayıp, onu da kandırmış yağmur, ıslanmak meğerse yavaşlatıyormuş yanılgıları.

Hislerini, çarpıntılarını sen bile taşıyamazken bunu başkasından nasıl beklersin? Her üçüncüden biri dışarıda kalacak nasılsa, iki kişi için kıyısında yaşanan bir mutluluğa üçüncü kişinin verdiği zararı düşün, iç savaştan da fazlası bu…

Diline muhtaç bir çift sözün içimdeki yansıması sessizlik. Duracak bir yer arayan körün ellerine    inanması gibi hüzünlü, çünkü yavaşlatıyor görmeyen gözlerini. Senin iyimserliğin benim hep sonsuz olma isteğimde saklı. Gözü üstümdeyken aşkın -ki bu yüzden bitap sarhoşluğunla olmaktan korktuysam- yola düşmeyi her düşündüğümde beni bir şekilde bulmanın sebebi de içindeki o ses ya da aşkın kör gözü. Sen kendine inanıyorsun, kendinle yarışıyorsun. Benden daha hızlı koşmanın nedeni de bu ayaklar. Koştukça kopyalanan içindeki denetimsiz güç, dışarı çıkmak için daha fazla durup dinlenme ihtiyacı hep bu yüzden… Koşmaktan mı bilmem kalbindeki çarpıntı, hastalıklı oldun çıktın, zedelendin, ama geçicidir bu da, inansam belki yavaşlar kalbindeki çarpıntı. Sırf seni iyileştirmek için hastalan mı diyorsun bana? Herkese mi açık tahtın, büyük bir karmaşa var; toplananlar belli değil senin yüreğine. O kadar başını döndürmüş ki bu sesler, artık ayırt edemiyorsun hiçbirini ve gelişine bağırıyorsun; kime denk gelirse. Boşluğun onu da içine katarak anlamsızca devam edecek yoluna, yoksa gerçekten duymayı mı unuttun?



Kalabalık bir günün sonunda yeniden düştün elime.

Hangi film seni benden daha iyi özetleyebilir ki, biraz durgun, biraz huysuz, şaibeli bir varlığın var, filmin sonu da gelmiyor ve sanki bir türlü başlayamıyor da… Ya da çoktan başlamış bir filmin bilmediğim bir karesindeyiz seninle.

Üzüntün ne zaman gelir, hangi havalarda?

Diyorum ki kendime: Film arası müziklerde bulduğum koyu aşk; neden filmin teması olman gerekirken kıyısındasın, seni de çeken bir ömrün olmalı dillere dolanacak ustalıktaki kulaklarda. Öylece başını alıp gidemezsin yaşam aralığımda. Işığında kirlenmektense kimsesiz bir gaz lambasının, yüzümü dönemedim karanlığa yine de; kirlendim kendi kefenimde bu saçma yeryüzüne inat. Kendi ölümümdü beğenmediğim karşıki sokakta, üstümde bir gazete, suçlanmışım işlemediğim bir cinayetle, bu son olsun diyen sesler başımda ve sen herkesten önce bırakıp gitmişsin beni. Siren sesleri en sevmediğim, hep acı taşır içinde.

Devam ediyorum, sonra:

Haber uçur yine yüreğine, bu kadar kolay bir gülüşle onun olamayacaksın. Onca duraktan sonra beklemek daha da zorlaşacak. Birdenbire gelecek o; bir daha gitmemek üzere, en çok da senin için. Ağır kalan yanlarını yerden toplayacak bir ezgiyle yeniden kaybolacaksın yarım filmlerinde… Yavanlaşan tatsız kalıplar artık rolümü çalmak için uğraşmıyor kimse, o kadar ki küskünmüşüm dünyaya.

Hep soruyorsun bana: Yalnız kalmayı tercih ediyorsun uzun süredir, yabancılarla olmaktan mı yabancı olmaktan mı korkuyorsun diye, soruyorum şimdi kendime, geç kalınmış bir soru değil aslında. Birçok kişi nedenini merak ediyor bu halimin ve sordular da usanmadan, ben usandım soruları yanıtlamaktan, ondan şimdi bu derin suskunluğum, kimi zaman yorgun kimi zaman bıkkın görünmemin nedeni var, aldatıldım belki de. Benim sevgilerimde sevgililerim hiç yalnız kalmadı belki ama beni yalnızlaştırdılar. Niye sormadım ki, kaç saat sonra bitecek küçümsedikleri anlar, kaç mumun sonunda alev taşacak avuçlarımdan, sızısından kaybolacak yüzüm, görünmez olacağım.

Devam ediyorsun sonra: Niye kıyıda kaldığını anlıyorum şimdi, insanların arasına neden karışmadığını, en son bir Perşembe akşamı bilmem ne caddesinde rastladım sana ellerin doluydu sıkamadım, ama gözlerin verdi selamı. Uykudan yeni uyanmış gibi bir halin vardı, gri bir atkı boynunda rüzgara da incelik göstermiş, eksik kalmamış selam da ve esorfmanların üstünde, çıktın merdivenleri, demek ki tam evinin önündeyiz.

Ilık bir rüzgar esiyor yine, bu kez selamı o veriyor bana. Yürüyorum gitmek istemediğim bir yere, fatura ödemek zorunda mıyım bugün? Son güne bırakılan şeylerin patlak verdiği günlerden biri daha. Kuyruk uzamış gitmiş, saat gecikmiş, suçum yok; saat hep aynı şeyi yapıyor bana. Ben de faturalara… Rüzgarla anlaşamıyorum bugün, seni uğurladığı gibi, faturaları da yanına çekmeye çalışıyor. Kısalttığım saçlarım benim tarafımda; sabit, dağılmadan bağlılığını kanıtlıyor bana.

Yeniden düşmüşsün yollara, bu kez gayet zinde ve şık görünüyorsun, az sonra bir fırının önünden geçecek, sokağı dönecek ve çiçekçiden çiçek alacaksın, sahibi belli o çiçeklerin ama yine de sürprizi bozmuyorum, ben sıradayım görmedim, sadece duydum rüzgar ağzından kaçırdı; biraz önce onu yendim. Sırrını vermek zorunda kaldı.

Bir sonraki güne birlikte bakalım mı?

Neden…

Neden şehirle özdeşleştirir kendini bir aşık ve sevgilinin sokaklarında gezinir durur gece gündüz. Hiç yorulmaz, aslında yürümez de, uçar mı bir sarmaşığın sırtında, ya da sürekli bekçi köpekler tarafından kovalanır da yar bahçesine adım bile atamaz mı?

Ulaşamayınca, güneşine gölge olana atar suçu, kendi gölgesinden bilme, sonra öfkelenir sitem eder hayata; bağırır, ama hiçbir zaman ona güç yetiremez, kendi kararsızlığını sever; gönlünün hovardalığını, sonra sevmez olur mu, neden vazgeçsin, o kalp onu ne zaman bıraktı ki yalnız? (daha fazla…)

BİLİNMEZE SALLANAN EL: Umut


Yüzüne arada bir bakarak yanında yürümeye devam ediyorum. Anlatıyorum ben, dinliyorsun. Susuyorsun yine.

Susunca tamamlanıyor çerçeve, gülümsememiz söylenmeden çekiliyor fotoğrafımız bir dilenci tarafından ve o anda giriyoruz uçları belirli karenin içine. Sen ve ben, ama görüyorum ki fotoğrafta dilenci de var. Elini açıyor… Meğerse ücretini istemek içinmiş elini açmasının nedeni, yüzüme bakıyor, çirkin çıktığımı söylüyorum anlamıyor, yaşadınız ödeyin der gibi ayağını yere vurarak istiyor bedeli, diyorum ki sende çıkmışsın bu karede, dinlemiyor, sinirleniyorum gül de almıyorum çiçekçi kadından, zaten o da yaşını bilmeden abla diyor sana.

Giderek uzaklaşıyor insanlar, sesler de azalıyor sanki. Susarak ilerliyorsun ellerimin arasında, sen de susunca fark ediliyor sessizliğim, o da anlıyor artık yüklenmiyor daha fazla, ne zaman kollarını geriye atıp arkasına yaslansa içine daha çok müdahale eden bir senle karşılaşmak onu rahatlatmıyor;  yüzü biraz değişiyor, konuşmaları aksıyor, sanıyorum ki bir şey düşünüyor ama ses çıkartamıyor bana…  Yüzüme bakınca öyle bir şaşırıyor ki, ne zevkli onu öyle izlemesi, daha yeni yeni tadıyorum bu duyguyu… Yıllardır beklediğim her şeye inat ben de gülümsüyorum ona göz kırparak. (daha fazla…)

&Bu ne biçim hikaye&

Sıcak bir yaz akşamında içini ısıtan ilk sözcüğü buz gibi bir dondurma oldu. Sadece kendi içini de ısıtmadı. Düş görüp de hayra yoran ben içimde bir sızı hissettim, giderken bile gülüyor olmalıydı. Hem sıcak hem soğuk ama yine sıcak, bu işte bir tuhaflık olmalı. O halde, sıcak havaya biraz daha hüzün katmak isteyen varsa buyursun gelsin. Bu andan nefret ediyorum. İçinde yalnızlık taşıyan bir araba: Yeşil. Üzerinde terk edilmiş yazılarla el sallar karanlığı… Yakınından geçmiş olmalı renklerin.

Ne zaman dondurma yemeye çalışıp da yüzünü gözünü çikolataya boyayan çocuk görsem geliyorsun aklıma. O an içimin ısınmasına neden olan bir damla yaş, bugün bir tabakta bir dilim yaş pasta kıvamında; çikolatalı. Büyüdüm de yeni transfer oldum sanıyorsun başka tarz acılara. Öncekiler kadar masum değil yüzleşmeli diyorsun ama cevap alamıyorsun en sevdiğin oyuncağından, onu da yanında götürüyorsun; yeşil, mavi, sarı renkleri gözümün önünde birbirine giriyor.

Artık bu pasta da bayat geliyor vitrindekilerin yeni hazırlandıkları söylense de inanmıyorsun, tecrübelerin buna izin vermiyor. Doğum gününde ölen bir çocuğun ağlaması bile ıslatıp yumuşatamıyor hamuru, taşlaşmış ruhu, kalıplaşmış vicdanı. Huzursuzluğunda kaybolan bir gök, kuşağından ayrılıyor beli, yalnızlaşıyor renkleri, sadeleşiyor gökleri; avuç açıyor kötülüklerin dağılması için gökyüzüne, güneşin yeniden çıkmasını istiyor, yağmurun yağması için duası, onun gelmesi için bekleyişleri, yeniden gelmesi için haykırışları ama duyan olmuyor.

Biz, bir şeyi gerektirdiği gibi göremeyen insanlar, söylenir dururuz durdurmak için yere düşen bardaktaki suyu. Kaç hikayeden döndü, kaç masal kaçırdı ardında gözü yaşlı çocukları. Okunmamış bir masal istiyorsun madem, sen niye yazmadın. (Güzel değil belki cümlelerim tdk’dan özürler dilerken)İzin ver bir başını çıkarsın o çocuk, bakalım dünya için neler söyleyecek öğretilmeden kelimeler…

Yazılar ve kişiler alakasızdır bazen, ayaküstü sohbet gibi gelir karşılaşmalar. Tesadüflere hayran kalırsın kaşlarını çatarak, ağzın açık, ona bile fark ettirmezsin durumu. Şarkının bilmem kaçıncı dönüşü, başa sar hayallerini hadi sende. Beni ıssız bir türküye emanet etmeyi seçiyorsun ve ben çobansız kalmış köyün yeni çobanı oluyorum. Koyunların oluyor, kavalım, hüzünlü ezgilerim, sonra sen koyunlardan biri oluyorsun ve sonra bir kurt geliyor. Bu ne biçim hikaye deyip uyanamıyorum da…

Suya düşen bir yaprak oluyorsun sonra uçları yukarı doğru kıvrılmış kayık gibi olmuş, biraz daha kuru bir yere düşse zaten ezilecek, önceden ezdikleri için aldırış etmeden yüzüyorsun bir daha gelecek bir yolcu bile götüremeden yanında… Aklımda kalan bir haykırıştı suya düşen aksin, rüyadan uyanıp da sıçramak gibi ama rüyayı sonradan görüyormuşsun, gerçekliklere inat.

&zamanı yokmuş ki silüetin/in

Anlamları hiçe sayan sesleri bitiren bir görüntüyle bölündü bütün uykum.

Ben daha önce hiç bu kadar güzel bir rüya görmemişim –gerçekte-

Hangisi gerçek hangisi rüya dersen; ayılamayan bana sorma

Bilinmeyen bir resme takılıp kalan zavallı adamın rüyasıydı aslında şimdi gördüğüm;

Belki de başlaması muhtemel bir hikâyede başroldüm

Ama farkında olmak zordu çünkü seni tanımıyordum,

Zaten seni gördüğümde de tanımadım, benim tanıdığım resimdeki kadındı.

Tanımak değil de sevmekti aslında,

Ben onu istiyordum

O sendin ama ben seni değil resimdekini seviyordum,

Bırakıp kaçardın belki tutsaydım elini

Gördüğüm; benim avuç içimdeki karanlık,  senin yüzündeki aydınlıktı,

Siyah iri gözlerin nefessiz bırakmaya yeterken

Sabahın 3’üne bağırdım tüm sözlerimi

Bir tek seninle sakinleşen ben… Huzursuzlukla yüzleşince sıkıldım

Bir ara takıldı gözlerim buradasın, en güzel halini getirdin bana, sevmem için, öyle ya sana çok şey borçluydum. Büyürken aşkın ritimleri şarkımı unutturdun bana. Dinlemenin de dozu vardı, anlatmanın da, hatta susup öylece durmanın da bir tozu vardı, tozlar birikirken üstümüze seninle bir arada kalmanın görünmeyen sihri üstümde, bizi oraya taşıyan ve beklememize neden olan şeyi bulmaya çalışıyordum. Yağan yağmur fayda etmedi tozlara, gidecekti onlar da benle.

Senin bir sevgilin vardı, benim küçük boya kutum, sigaram ve plaklarım… Onlar üç kişiydi, ben tektim. Dayak da yedim, hayata dayak attığım da çok oldu.

Hayalimin dışına çıkmana izin vermem zordu, ne kendime güvenim vardı ne de sana. Ama şimdi anlıyorum, ben en çok onlara güvenmişim. Giderken yolun bir tarafında yanımda olacağını biliyordum, bu kadar uzun süreceğini bilemezdim gelme zamanının/ sevme zamanının…

Gidemedim gitti, gelemedin gitti. Belki de gitmem gerekti.

Turuncun kendisi yok kokusu hala burada…

Rüzgârla yayılan turunç kokusu… Güneşin en yoğun olduğu zamana nasıl da denk gelmiş teninin rengi. Geçip gitmemelisin yine, kendime has halimle başını döndürdüğümü söylediğin derin hayranlığın, elbette ilk kez buluşmuyor benimle. Ama bu kez farklı…

Kapladığın uzun yolun sonuna geldim, seni de çağırıyorum ki yeri dolsun küllerin. Düşünceler, dört başı mamur, filesine sığan tüm alacaklılarıyla ödeşmiş, yeni bir gülümseme ile yeniden aramızda. Rüzgârından nasibi alıp bölünmüş sayfalara not bırakarak doğrultmuş kalbini, önceliği yarım saydığı sayfalara vermiş, ne varsa eskilerde var diyenlerden bıkmış, bütün çocuklarını salmış oyun bahçesine, eteğinden dökmüş taşlarını.

Nasılsa; Hatıralar, beşiğinde sallanmayı bekleyen arsız çocuklar.

İlk isteği yaşamak olan ve bunu ağlayarak ifade eden her insanın haykırdığı o andaki sulu umut, bizim tanışma faslımızın melodisi hayatla. Ömrümüzün ne kadar olacağını bilemediğimizden cezamızın en ağırı da budur; umudunu dışarı vuran ağlamaklı yüz ve sonrasında etrafı izlediğini sandığımız bir çift göz.

Boşlukta bir yalanın içine sığmayı dener anlar, yerleşirken de yer arayanlara bağırırlar: Acele! Hıncına feda etmiş öğrencilerini bakire zaman. Dürüst davranmamış, sevmemiş ki… Kapı açık; sorular soruldukça daralacak olan o açık kapılar… Daha çok sır saklayacaklar. Kimse bir şey öğrenemedi daha. Kapının anahtarı tek değil, her açan içinde farklı bir şey mi görüyor, sen ne göreceksin? Kim bilir, belki de bir ölü; başında bir çocuk, elinde bir gaz lambası, yüzüne vuran ışığa baktıkça alevlerle bütünleşen birkaç parça şaşkınlık.

Lamba söndü, yandı. Birbiri ardına yandı, söndü.

Döndü sandım yeni bir kuş yeni bir haber dilinde. Uzaklara giden bir meram sesinde… Bir yerde doğan umut diğer yerde batıyormuş. Bir de gerçekten ölemeyen umutlar var kapı arasına takılanlar; onlar daha sancılı yaparlar konuşmalarını… Ne gidebilirler dünyadan kestikleri ümitleri dışarıda kalacak şekilde, ne de kalabilirler adamakıllı sarhoş, tadında bir tatlı ömrün. Hatıralarda yaşarlar sonunda hepsi.

Nasılsa; Hatıraları gerçek sananlar kendi dünyalarında uykuya dalanlar.

Giderken uyandırma görevini de üstlenmek üşengeçliğin elinde eriyen bir sabun gibidir. Köpürdükçe gözleri yakıp kokusuna turunç karışan bir sabun. Tıpkı sandıklardaki sabunlardan orada kalan her şeye sinmiş.

Bir yere giderken kendinden uzak olmak nedir bilir misin? Seni artık kimse öldüremez. Kendinden uzak bir yer, o yer senin yanın. En eski halinle elinde bir şemsiye; siyah, uzun ve büyük. En eski sesin eşlik eder buna; en kalın, genç ve canlı. Sırtında taşımaktan usanmış ki yağmurları; en yürekli kalıbıyla kapandı. Girişe yaslandı.

Nicedir düşündüğüm bir buluş var, insanlığa mal olmuş, asrın buluşu; kalıplarımızın adamı olamıyorsak o kalıba girmek için küçülelim bari! Boyutlarımız insanlıktan çıkmalı ki ancak öyle devam ettirelim bu zehrin yayılmasını bedene -Zaten olmuş ama ifade edilemiyor-Yeter ki rahatça girebilelim o kapıdan. Ancak o zaman iki satır için satır altında kalmaya değer belki… O sırasını savmış, o olmuş, yeni bir konum almış, alışmaya çalışırken bünyesine ağır gelmiş yalnızlığını yitirmek, bir çare sırasını beklemeye koyulmuş.

Hikâye yazdıracak duygudan korkulmaz. Başa dönemeyecek olmanın hüznü vardır nostaljinin vücudunda. Sıcak bir esinti bu kez üstümdeki, hissettiğim, çocuk zamanları geri getirdi bana. Edilen bir yemin yok, gözle gördüğüm, sadece bir gurur örtüsü var gözümde, bir daha dönüş yok geçilen sokaklara. Eklemli bir hastalık bu, gittikçe genişleyen bir boşluk, yayılan bir turunç kokusu…