Avaz

1609810_505329246242594_1710125073_n

Bir yıldız kaydı kalbime, ucunda dileğim

Karanfil dokunuşlu gözlerinde aydınlık

Her şeyin unutulduğu anda durakladık

Geçmişe dahi sığınmadan, yalın

Birleşen bir kalp, iki büklüm dudak…

Gecen ne renk, sonsuzluğun kaç adım geride?

Ayakucumda göremediğim deniz kabukları

Kaçının kalbini kırdım, kokladım, sakladım

Hangi yol daha yakın, söyle, göç edeyim eline

 

Yalnız yürümek zordur…

Hiç sevmediği bir reçeli istemek gibiydi artık sevgi, gidişinde farklı olan bir şey yoktu, geriye kalan geçmiş, çöpe atılan kâğıtlar, yazılan senaryolar, uçaklar…

Balık mı tutarsın, yoksa en büyük balığı mı aldı ölüm? Kırılan bir bardak ile solan kırmızı güller, açık bırakılan tuvalet lambası, affedilmeyi bekleyen bir çift göz, ölümsüz olmak uğruna yorulmayan parmaklar, soğuk algınlığından öleceksin diyen doktorlar, hastaneye koşan hızlı adımlar…

Hastalığını yüzüne vurmasınlar diye tedavi olmaktan vazgeçen bir kadın, senaryoları beğenilmeyen –kapıcı hariç- bir adam, buluşma, tanışma yerleri bir bar…

“Şimdi kapat gözlerini, yapacağın güzel şeyleri düşün, beni unut demeyeceğim çünkü ben seni unutamazdım, ama sakın hayata küsme, ben yaptığın her şeyde olacağım, sabah yine radyonun sesiyle uyanacaksın, enerjiyle yatağından fırlayıp radyoyu kısacaksın sonra pencereyi açıp dışarı doğru gerineceksin, dışarıda hikâyelerini anlatmanı bekleyen binlerce hayat var, hepsi de anlaşılmayı bekliyor benim gibi, yaz aşkım hiç durmadan yaz, birbirlerini anlat onlara…”

Hayat düğümleri ardında gidişler bırakır

Sen kök salmayı beklersin yol ayrımında

Gün doğar, herkes uzakta.

Onca sevda arasında görebildiğim yalnızlık.

Yıldız gibi kaymış insanlık

Karanlığa kimse bulaşmamış.

Kuyuya atılmış bir çocuk bedeninde umut

Çıkarmaya güç yok,

Yaşayıp yaşamadığı muamma.

Yine de biri var orada, kalabalıkta.

Meşgul ama gururlu.

Suçunu gizlemeye alışmış bir tanık gibi, sakin.

Sayfaları sona susamış, gövdesi başta.

Gözünde bir sis perdesi…

Zaman ihanet etmiş ayrılanlara.

 553873_496097037071277_1541607656_n

 

Yağmur

Üzerime düşen damlalarla başlıyor,

Bir iniltide dans eder gibi bitiyor gün

Anlar da damlalar gibi parça parça düşüyor göğe

Bu şehir yağmurlarıyla tanıdıklaşıyor

Bugün gelir, bugün barışır diye gök ile yer

Bugün sahnelenir diye gün ışığı…

Düşüncelerle konuşuyorum, akıllılık mı bu?

Bir şeyler var bilmediğim, sıkıntılar çoğaldılar…

Aylardır seni düşünüyorum,

Sonbahar, kış, bahar…

Aylardır aynı zamanda geçiyorum evinin önünden

Orada mısın diye bakıyorum telaşla

Sonra başka bir aya devrediyorum umutları.

Zaman geçiyor, geçip gidiyor her şey.

Kimseyle konuşamayacak kadar,

Başı kalabalık bir hüzün birikiyor içime…

Biliyorum…

Aynı şeyleri düşünüyoruz çoğu kez

Çünkü aynı yere dökülüyor umutlarımız.

Alabora olacak belki sandalım denizinde

Yine de iplerim aşkından yana.

 

Işığıma senden tuz bulaştı bir kere…

 

 

Ayrılıkta zaman farkı

Kadın nemli gözlerini adama belli etmemek için gülüyordu. İnsan zor zamanlarında dayanacak bir şeyleri hep bulurdu. Mademki her şey insanoğlu içindi, o da gerektiği gibi yapacaktı. Gururuna yenilerek…

Günlerden bilinmezlik…

Bitişin kalbine dokunmasına izin vermediğini düşünse de yorgundu. Fark etmeden etkisi altında kaldığı beklentiler içini yiyip bitiriyordu.

Gelecek mi gelmeyecek mi? Ne kadar beklemeli?

Takvimlerden haberim var…

Günlerle kimi zaman boğuşmak kimi zaman da dalga geçmek için tuttuğu sayılar da geride kaldı. Keşke’ler başlamadan buradan ayrılmalı…

Adamda durum farklı mı?

O, ayrılık akşamında araba farları arasında sıkıştı. Karşı kaldırıma geçmek her zamankinden zor geldi. Her ayrılığın bir yeri vardı. Onların yeri o kaldırımdı. Sonraki günlerde de geçti aynı yerden ama fazla kalamadı…

Sonsuza inanmayan iki insanın düş kırıklıkları çok sağlamdı. Birbirlerini kırmamak için kendilerini kanatmaya devam ettiler. Kavga etselerdi rahatlayacaklardı.

Birbirlerine güvenmedikleri için ayrıldılar. Birbirlerini tanımadıkları için kendi kendilerine söylendiler. Hâlbuki başta birbirileri için yaratıldıklarını düşünmüşlerdi.

Bu aşkın hangi haliydi?

Geç kalmalarına mı yanacaklardı, kaybettiklerine mi yaşayamadıklarına mı?

Herkesin kendi için yaşadığı, herkesin kendine ait olduğu bir an daha zamana karıştı.

 

229043_433404996712488_439765869_n

Yağmur değil, biraz su

398779_420423404638641_2124098389_n

Kapı aralığından içeri girmeye çalışan sesi dinledi, sonra ses birden görüntünün önüne geçti.

Güldürme katsayısı baskındı rüzgârın, ürperdi. Balkonda devrilen boş şişeleri de yabana atmamak gerekirdi. Yine en umulmadık anda çığlık atıyordu. Düşüydü gecenin bir bakıma…

Bakıma muhtaç bir hasta gibi kıvranıyordu saatler ve bir türlü duramıyordu zaman… Tik tak sesleri lavabodan gelen şap şup seslerine karışıyordu. Uyumak için oyalanıyordu adam, yatağı boştu, gözlüklerini çıkardı, öyle bir gerindi ki sanki sabah oldu. Eski bir an’ı hatırladı, rüzgârın sesini erken öten horoza benzetti, kapı ardından gülümsedi, başucundaki bardağı doldurmak için mutfağa yöneldi.

Düşünmesine engel olan şeyleri düşünmekten ne zaman vazgeçecekti?

Gece, düşünmek için yaratılmış olabilir miydi? Gece, rengini yalnızlıktan alıyordu. Bir o kadar ıssız, sakin ve boştu, bardak gibi…

İçi rüzgârda ağaç gibi sallanıyor, dışarıya düşlerinin sesi vuruyordu. Elleri de yaşını belli ediyordu artık. Solgun derisi, ruhunun aynasıydı. Ne yaparsa yapsın uzaklaşamayacağını anladığından beri varlığını da dinler olmuştu. Kendini dinledikçe daralıyor, susuyordu. Kendi kendine konuşması mümkündü, hıncını kâğıtlardan alıyordu. Susmayan bir ışık yayılıyordu parmaklarına, o yazdıkça damlalar ses çıkarmaya devam ediyordu… Ümitsiz değil sadece yorgundu ve biraz hüzünlü…

‘Yalnızlara özgü hüzün’ diye bir şey var mıydı? Kim kimden daha mutluydu? Zamansal farklılıklar sunuyordu hayat, bir mutluluktan diğerine ‘rüzgâr gibi geçiyordu. Bu son söz dev afişteki son cümleyi getirdi aklına…

“Sessiz bir hüzündü bizimkisi kimseye bir türlü bulaşamayan”…

Bulaşıcı bir hastalıktı belki ‘zamana göre’ yaşamak, zamana hapsolmak, günü, ayı, yılları ayırmak…

Boş bir bardaktı uzakta görünen, elindeki bardak şimdilik dolu olsa da… İşte yine bir yanılsama… Kum saatinde zaman kısa, duvarda zaman daha uzun gelir ya insana! Başını kuma gömen zamane hayvanı, ne bilsin akrep ve yelkovanı… O, yeteri kadar evcil olmayan, bencilliğinden vazgeçememiş –belki vazgeçmesi gerekmeyen- doğumlar/ölümler arasında gidip gelen bir ruhtu sanki. Hüzne tam olarak bulaşamıyor, ona aldırmadan da yaşayamıyordu. Yağmur yağmaktan insan beklemekten ne zaman vazgeçer ki?

Zamanının dolmasını bekliyordu. Bardaktan azalan su, gökten düşen yağmur taneleri gibi…

Yağmur değil, bir avuç düştü bu, kendi kaderinde ağaran

Üzerimize düştü, hesap sordu ama umursamadı…

Girişte karşılaştı gözlerimiz, içime dokundun ürkek, ıslak, sıcak…

Bakışlarında gidecek yeri olmayan bir kedi yavrusu

Bu şans, talih, kader, kısmet oyununda

Bizi kimse görmedi.

 

Yerle gök, denizle tuz arasında kopamayan bir şeyler vardı

Gitmek cesaret, kalmak güç, kaçmak korkaklıkken

Konuşmaya gerek duymadan usulca yağdı yağmur

Kimse yokmuş gibi.

Erken çıktığımız savaşlar, geç kaldığımız yaşamlarda kaldı.

Şimdilerde,

‘Hayat devam ediyor işte’ nin sessizliği.

 

Sırtında bir ceketle, geldiğin gibi ayrıldın yanımdan

Masada eksik kaldım, her şey gibi.

Sana yağmur yağıyordu, bana ayılmam için su döktüler sanki

Çıktın ama yağmur vardı dışarıda

Kapıdaki de aynı kedi

 Kararlı, kara, kuru

Ceketinde bir avuç güvercin, masada bir demet çiçek.

Başka bir zaman,  başka bir kapı

Başka bir masa,

Yağmur değil, sadece biraz su doldu geceye

Bir avuç düş kendi kaderine damladı

İki Gezegen Arasında

Gökyüzündeki iki grup arasında savaş çıkar, Thor hırsı yüzünden kendisini, arkadaşlarını ve ailesini zor durumda bırakır. Babasının yerine kral olmaya en yakın aday olarak görülen Thor’un bu olaydan sonra umutları azalır. Babası (kral) rütbesini ve en önemlisi de çekicini elinden alıp sürgüne ‘dünya’ya gönderir…

Astro fizikçi ile gezegenler arası bir yolculuğa hazır mısınız? İdealleri uğruna hayatını gökyüzüne adayan genç bir kadın… Kadının belgelerine uzanan yabancı eller (hükümet ajanları)… Gezegeninden babası tarafından kovulan bir adam (Thor) ve yine aynı yolla yeryüzüne düşen çekiç…

Thor dünyaya düşerken bir grup bilim insanı da orada bulunur. Işığı fark edip fotoğraf çekmeye başlarlar, sonunda korkup hızla uzaklaşmaya çalışırlar. Ve araba Thor’a çarpar. Baygın olan Thor’u hastaneye götürmeleri, ona kıyafet-yiyecek vermeleri, Thor’un dünyaya sağlamaya çalıştığı uyum gülümsememize neden olur.

Çekicin dünyaya düşmesindeki sır: Thor’un onu bilinçsizce kullanmasıdır… Bir anda ilgi odağı haline gelmesine rağmen kimse onu yerinden kımıldatılamaz. Çünkü kral onu dünyaya, ‘çekiç hak edenin’ diyerek gönderir, korumalar da nereden geldiği beli olmayan bu cismin etrafını çevirmeye ve sinyalleri dinlemeye karar verirler…

Gezegen ise Thor’un üvey kardeşinin ailenin üyesi olmadığını öğrenmesi, düşman grubu kışkırtması hatta işbirliği yapması, babasının üzüntüden hastalanması ve kendini kral ilan etmesi gibi olaylarla karışır. İki gezegen arasındaki bağlantı bir köprü ile sağlanır. Dört arkadaşı bu köprüyle dünyaya gidip Thor’a haber verir. Gerçekleri öğrenen Thor kardeşi ile savaşmak yerine konuşmayı seçer, ancak kardeşi kabul etmeyip ona saldırır. Karşılık veremeyen –güçleri elinden alınıp dünyaya gönderilen- Thor yerde baygın olarak kalır. Babası Thor’un değiştiğini anlar, sonunda çekiç gerçek sahibine kavuşur, yeniden güçlenen Thor gezegene gitmek ve kardeşinin planlarını bozmak zorunda kalır. Adeta aşkı ve gezegeni arasında bir karar vermek durumundadır. Yine de başta aşkını feda etmek gibi bir düşüncesi yoktur.

Beklenilmesi muhtemel bir aşk hikâyesi, iki zıt kutup arasındaki muhteşem çekim gücü.

Thor dünyaya bir daha geleceğine dair söz verse de köprüyü yıktığı için gelemez… Tam olarak başlayamadan aralarına gezegenler, köprüler, olaylar, mekânlar girer… İkisi de ayrı ayrı yerlerde eski yaşamlarına dönerler ancak arayışları devam eder, genç kadın artık hem bilimi hem de aşkı aynı zamanda aramaktadır.

Elimi öp şeker vereceğim

 

 

 

 

 

 

 

 

Masa başı işlere özeniyor mu seyyahlar?

Standart bir aileye sahip miydi kelaynaklar…

Azaldılar, çok azaldılar…

 

Görüyorum zamanın elleri masada

Kalp atışlarını kontrol ediyor heyecanlı

En bilinen tonda ölüm, bilinmeyen tuhaflıkta.

Göz kırpma mesafesinde hatta…

Yalnızlık, avuç içlerinin birbirine değemediği yerde

Orada…

Geceyle gündüz arasında sere serpe uzanmış

Kayıp bir serüvende iki ayık

Dört ayak, dört kol…

Yaşama umuduna rağmen

Birisi terk birisi diyar…