bir kaç melodi

Bildiğim bir kaç melodi var serüvenleri iki seksen yere uzatacak uzunluklarda, masallara girse kahramanlarından çok konuşulacak olan melodiler, bir savaş filminde bombardıman yağmurunda oluşan o ölümün ıslığından daha sert ve keskin. Oluşturdukları tahribatı artık sen düşün, beynimde ölen onca insan v.d. buna ben bile dahil.

Kendimden soyutlamaya çalıştığım konuları ister istemez üstüme başıma bulaştırıyor, uzun soluksuz suskunluklar kusuyorum ve bu melodilerde yaşıyor bitiminde tekrar ölüyor gibiyim, sonrası ise bayat pasta,  lezzetli gibi görünen ama  kreması ekşimiş bayat bir pasta.

Sonrasında bir piyano eşlik ediyor sessiz sedasız dirilişime, atmosferin dışından dünyayı izliyor bir yıldız üstünde kayıyorum, yörüngesinden çıkmış bir avuç yaşayabilme telaşımla.

Cesedi öldürdüm adamı ne yapayım?

-Cesedi öldürdüm adamı ne yapayım?
-Yaşat gitsin daha fazlasını yapamayız ona !
-Tamam.
-Peki, adamdan kalan düşünce tortularını ne yapmayı planlıyorsun? izi kalır, silinmez ve yakılmaz
-Bir planın var mı ?
-kafamın içine saklayayım, ne dersin dayanabilirmiyim?
-Bilmem tehlikeli olmaz mı ?
-Bilmiyorum… Birimizin bu yükü üstlenmesi lazım sen cesedi öldürdün, bende adama yeni bir yaşam vermeliyim düşüncelerini öldürüp, düşünceler ölmez o yüzden saklamalıyım.
-Hayır ikisini de ben yapmalıyım, birimiz temiz kalmalı.
-Her pis işi sen yapıyorsun, ben de birşeyler yapmalıyım.
-Tamam sen seç ozaman.
-Ben seni sırtlasam seni yaşatsam ?
-…(deneyelim)
-Tamam bana son üç dakikanı anlatsana, son otuz yılı ölerek geçirmiş gibi.
-Kocaman bir boşluk…
-Ya ruhun ve seninle uzun sohbeti özledim üstelik Şinasi’de öldü.
-Ruhum… atmosferin dışında, anlat…
-Damarlarımızda dolaşan kan dışı her maddenin rahatlığnı yaşayalım…
-Hadi bekliyorum ozaman.
-Nasıl anlatılır ki, hangi biri. Biraz yalnızlık koydular tabağa ana yemekmiş üstelik seçme şansım yokmuş çünkü bu restorantta menü yokmuş ve buda burayı özel kılıyormuş. Tuz niyetine tatlansın diye yalnızlık üstüne ölüm rendeledim. Tuz değil bibermiş beyaz olanı hemde. Ciğerlerim yanıyor şimdi yedikçe ve yemek bitmeden kalkanı cezalandırıyorlarmış, korktum kalkamadım.
-Hadi kalkıyoruz ozaman!
-Nereye, ben daha bitirmedim…
-Kim cezalandıracakmış görelim!
-Cezayı ödeyemezsem ne olacak, bilmiyorum en çok bilmediklerimden korkuyorum, korkuyorum gitmeyelim…
-Ben varım…
-Paraşütün olmasına rağmen atlamaktan korkmak gibi sen varken korkmak.
-Sen söyle ozaman.
-Uykuya teslim olalım sarhoş olmak üzereyim
-Tamam o halde uykuyu kendimize teslim aldık…
….

-ve ancak uyandık.

 

 

yok başka birşey anlatacaktım

Silinmiş telefon rehberi yalnızlığı… Seni arayan numaranın kim olduğunu asla kendine tahmin ettirmeme “şeysi”  neysi işte…  burada bile anlatımı zor bir sessizlik sağır olsaydın nasıl hissederdinin karekökü gibi v.s.
Açmak istemeyeceksin, açmak istemeyeceksin, istemeyeceksin çünkü ne cevap vereceğini ve nasıl davranılacağını bilmiyorsun, varoş bir semt pazarı içinde annesinin eteklerini kaybetmiş küçük kız çocuğu, kocaman ağlamaklı gözler acaba hangisi annem bakışları, ama bunların hepsi anne kokuyor hepsi benim varoluşum  kokuları aynı, neyin doğru neyin yanlış şey olduğunun bilememe tedirginliği ve korkaklığı

Acaba iyi yok hayır acabaaa kötü yok yok buda hayır…

Kaygılarım, tedirginliklerim, önceleri, sonraları ve benim varoluşum.

İyi bir adam olamadım, kendimi sevdiremedim, önceleri soğuk sonraları ise yavaş yavaş eriyen o sert bakışlar.

Feri sönmüş göz ucu bakışlar, eriyen balmumu , voltajı yüksek ama verdiği ışık bir sikime yaramayan tavana asılı ampul nefreti, eve geç gelme maçlarının yenilgisiz kahramanı…

Merhaba

Yanına gelmiyorum, gündelik hatır sormaları “nasılsın iyisin” , en azından benim üstümdeki dünya yükünü almaya yetiyor sana ne hissettirdiğini asla bilemeyeceğim ve asla tahmin etmeyeceğim biliyormusun şu an müzik dinliyorum sen orada o yatağında yatarken ben müzik dinliyorum bilmiyorum sen o vakitler ne düşünüyor ve ne yapıyorsun…

sana daha önce senin için nelerden vaz geçtiğimi defalarca söyledim yazdım düşündüm içime attım sustum söylemedim. Düşünüyorum sen benim için nelerden vaz geçtin diye,   düşünüyorum çok düşünüyorum şu an bile ama sonuç olarak sen benim için benden vaz geçmişsin çıkıyor bu boktan kalbim sana bok kondurmuyor hayır fazlada oturup muhabbet etmişliğimizde yok şunu anladım sonrasında bütün orospuluk bendeymiş meğer, ben senin erdemine kavuşamadım bu yüzden beni afetmelisin, afetmelisin çünkü afetmelisin! hemde ilk önce beni sonrasında aileni sonrasında çevredekileri yedi sülaleyi her bir boku senin canını sıkan ne kadar orospuçocuğu varsa onları bile, çünkü benim babam böyle bir adam,

Merhaba baba,
Sana asla kızgın olamadım, kumar bağımlılığın, eve gelmemelerin, şiddet dolu bakışların, felancanın oğlunun başarılarını dinletmen ve nicesi bunlar için sana asla kızgın değilim sadece  bilmiyorum ne diyeceğimi düşündüm bişey bulamadım.

Her geçen gün erdiğini görmek sadece canımı sıkıyor, ya doktorlar orospuçocuğu yada  bu doktorlar orospuçocuğu ! inan hangisine inanacağımı bilemiyorum memlekette o kadar orospuçocuğu varki ne zaman doğru insana rastlıcam diye korkmak böylede orospu çocukları var işte.

müzik bitiyor, sana olan saygım çoğalıyor, bende senin için senden vaz geçiyorum alınmca kırılmaca olmasın lütfen.

Aslında… ( Aslındalar 2/3)

(” …Ve  “Stopmotion”  dedi tanrı”)

Merhaba yine ben.

Biliyorum çok uzun zaman oldu üstelik tam 21 dakika. Bir kaç bin yüz yıl kadar uzaklık  nefes  kadar  yakın ulaşılmazlık.
kahretsin aslında bir  kedi olmalıydım ve buraya sadece “miyav”   yazmam  yeterli  olurdu, ama olsun ben konuşuyormuşum gibi düşün yada sadece miyav diyen bir kedi  gibi yada hiç bir forma sokma,
zaten formda da değilim üstelik ortalama  doksanyedi cümleyi  otuzikimetrekare de bir araya  getiremeyecek kadarda beceriksiz.

Hadi boş ver !  zaman  çabuk geçiyor, kafka’nın mektubuma cevabını bekleyecek kadar vakit kalmadı.

tam otuzüç dakika uzaklaştı hayat şimdi.

Beni sev.

Franz Kafka’ya mektuplar. (Aslındalar 1/3 )

 

 

 

– Sevgili dostum Kafka;

Mektubuma klasik olarak nasıl başlayacağımı bilmiyorum…

 

( Cerbur medeniyetinden yeni kopmuş bir  meteor sağınağı     “le le le laaa “Pala Tute !”  şarkının nakaratı dilime dolanıyor, uzun zamandan beri uğramadığım bir ütopya var sanırım içimdeki müzakerelerin tarihini bir türlü netleştiremiyorum ve korkarak  eklerim ki  saçma avrupa birliği müzakereleri sonuçlanır ki  çoktan o avrupa birliğini lav etmiş oluruz, aptal aptal okuma işte gözlerinin benden uzak olması kadar uzak bir ihtimal değil ,  dolaylı yoldan anlayacağın gibi siyaset ile aram bok gibi.

Lütfen yadırgama bu hallarımı biraz arabesk biraz ter kokusu birazda senden az birazda john vaynen !

Kimse sana benden gerçek gelmedi yada tam tersi  yada “öl,terket sev” sıralamasının ne olduğu sorusu, sahi söyler misin lütfen bu penguen ler o küçük paytak adımları ile ne kadar uzağa gidebilir ki ? Düşünsene (Düşün!) yüzlerce penguen paytak paytak ve üstelik koşabildiklerini zanlederek sana doğru koşuyorlar (Command> Result: Çelişki),   korkarmısın yokse gülermisin ?

( İmla hataları, noktalama hataları, anlatım bozuklukları, karmaşık betimlemeler, fazlası ile avangart. Bütün bunları önemsizleşiyor…)

Lütfen, biraz sığ huzur alabilirmiyim çalıntı ve deforme edilmiş bir söz ile “lütfen hüznünüzüde getirin yanında”  olmadı iki yumurta kırar çay demleriz, belki içeriz belki durup bakışırız ben senin sığ gözlerinin huzurlarında boğulayım sen de benim çayımı tazele ekmeği uzat. Olabilir, belki benim gözlerimde senin huzurun yoktur bulamayıp kaybolabilirsin, girmek istemezsin, bakmak istemeyebilirsinde, olsun ! kızmam, kızamam ki. (Ben yine senin sığ gözlerinin huzurlarında boğulurum) )

-Bu yüzden yazacaklarım biraz karmaşık gelebilir sana, benim yerime…

-Mesela bazı şeyler unutulmaz

(Hangi sıradan günün lanetidir bilmiyorum)

-hatırlıyorum, birbirimize  dokunuşlarımız da ki  o ürpertiyi. Bakışlarımızı birbirimizin gözlerinden kaçıracak cehennem arıyorduk, o an cehennemin yedi kat dibinde yanmak bu utangaçlığımızı ancak dindirebilirdi ve biz o an cehennemin yedi kat dibindeydik (sevgilim).

Gölgelerimizi saklayacak vaktimiz yoktu, birazdan kıyamet kopacak yalanına kendimizi inandırmış ve geriye kalan son nefeslerimiz. Son bir otobüs, yalnız kalınmış bir semtin durağından geçiyor, yetişmek için adımlarımızı hızlı hızlı atarken nefeslerimiz kesiliyordu, belki konuşmaya çabalıyorduk,  hem boş ver sözler kimin umurundaydı, biz kendi cehennemimiz de yanıyorduk.

Göz bebeklerinin uzay boşluğunda kayboluyordum, kocaman bir boşluk bu kadar mı tapılası olur, inancımı yitirmeye sebebiyet kocaman  bir boşluk.  Farkındamıydın bilmiyorum, beyaz teninde hicrete çıkmış terler süzülüyordu zambak kokuları ile, bütün yaşanmışlıkların en sahici şahitleriydi onlar, inkarı şirk koşacak kadar büyük bir günahın.

İrkilmiş bir sessizliğin notaları yükselmeye çalışıyordu, biraz acı ( belkide çok acıyordu ). Konuşmuyorduk.

bir iki damla kan…

Gözlerindeki uzay boşluğu nedensizliğin kavramını yapma telaşı içinde, nedensizliğin hiç bir açıklaması yoktu.

Kan teninde masumiyet ile intihar ediyor ve  bir şeytan dans ediyor, piç kurusu gölgelerimiz bunu izliyor.
Bu cinayete yardım ve yataklık eden dağınık oda af dilendiği tanrısına yalvarıyor, martılar ağlıyor, bir genç iki sokak ötede sigarasını yakıyor, bir ambulans siren sesleri ile gecenin karanlığına neşter vuruyor, itler havlıyor, bir fahişe pazarlık yapıyor.

Bütün bunlar olurken sen ölüyorsun sen ölürken bilmediğim bir yerde bir bebek doğuyor.

Özür dilerim, bazı şeyler unutulmuyor.

Bana yine mektuplar yaz (Zagor – Kısacümleler 3/3)

  

  Bana yine mektuplar yaz, hatta elektrikler kesilsin yağmur yağsın semtinizdeki büyük trafoda yangın çıksın. İtfaiye ironik bir biçimde yağan yağmurda yangına su püskürtsün ama çocuklar korkmasın gök gürültüsünden. Olay yerinde ölmeyi becerememiş biri olma ümidi ile hızlı giden ambulanslar olmasın yada hasta ol yataktan kalkma burnun aksın sürekli hapşır ve sadece yarım kase çorba iç mektubuna e

rtesi gün devam et, ağız dolusu cümleler yaz hatta öyle cümleler olsun ki iki üç beş on defa okuyayım anca anlayayım, kısa olmasın on beş dakikalık şifreli yayınlar gibi. Bana mektuplar yaz uzun uzun olsun ikinde anca okuyayım, bana yine mektuplar yaz.

 

Gecenin bir yarısı, saate bile bakmadan kaç olduğunu anlaya bileceğim zifirilerde uykumu bölerek ara beni hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim bir ses tonu ile, numaran gizli olsun açıp açmamak arasında tereddüt edeyim ama sen yinede ara beni gecenin üçünde beşinde, uzun uzun şiirler oku yine, ben yine biraz alkollü olayım sen yine yarasın de bana, beni sev beni öp.

 

Gecenin bir yarısı ara beni ve uzun uzun şiirler oku bana, bilirsin aslında sevmem şiirleri ama sende başka bir güzeller.

Bana yine mektuplar yaz (Zagor – Kısa cümleler 3/3)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bana yine mektuplar yaz, hatta elektrikler kesilsin yağmur yağsın semtinizdeki büyük trafoda yangın çıksın. İtfaiye ironik bir biçimde yağan yağmurda yangına su püskürtsün ama çocuklar korkmasın gök gürültüsünden. Olay yerinde ölmeyi becerememiş biri olma ümidi ile hızlı giden ambulanslar olmasın yada hasta ol yataktan kalkma burnun aksın sürekli hapşır ve sadece yarım kase çorba iç mektubuna e

rtesi gün devam et, ağız dolusu cümleler yaz hatta öyle cümleler olsun ki iki üç beş on defa okuyayım anca anlayayım, kısa olmasın on beş dakikalık şifreli yayınlar gibi. Bana mektuplar yaz uzun uzun olsun ikinde anca okuyayım, bana yine mektuplar yaz.

 

Gecenin bir yarısı, saate bile bakmadan kaç olduğunu anlaya bileceğim zifirilerde uykumu bölerek ara beni hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim bir ses tonu ile, numaran gizli olsun açıp açmamak arasında tereddüt edeyim ama sen yinede ara beni gecenin üçünde beşinde, uzun uzun şiirler oku yine, ben yine biraz alkollü olayım sen yine yarasın de bana, beni sev beni öp.

 

Gecenin bir yarısı ara beni ve uzun uzun şiirler oku bana, bilirsin aslında sevmem şiirleri ama sende başka bir güzeller.