-Mesela bazı şeyler unutulmaz

(Hangi sıradan günün lanetidir bilmiyorum)

-hatırlıyorum, birbirimize  dokunuşlarımız da ki  o ürpertiyi. Bakışlarımızı birbirimizin gözlerinden kaçıracak cehennem arıyorduk, o an cehennemin yedi kat dibinde yanmak bu utangaçlığımızı ancak dindirebilirdi ve biz o an cehennemin yedi kat dibindeydik (sevgilim).

Gölgelerimizi saklayacak vaktimiz yoktu, birazdan kıyamet kopacak yalanına kendimizi inandırmış ve geriye kalan son nefeslerimiz. Son bir otobüs, yalnız kalınmış bir semtin durağından geçiyor, yetişmek için adımlarımızı hızlı hızlı atarken nefeslerimiz kesiliyordu, belki konuşmaya çabalıyorduk,  hem boş ver sözler kimin umurundaydı, biz kendi cehennemimiz de yanıyorduk.

Göz bebeklerinin uzay boşluğunda kayboluyordum, kocaman bir boşluk bu kadar mı tapılası olur, inancımı yitirmeye sebebiyet kocaman  bir boşluk.  Farkındamıydın bilmiyorum, beyaz teninde hicrete çıkmış terler süzülüyordu zambak kokuları ile, bütün yaşanmışlıkların en sahici şahitleriydi onlar, inkarı şirk koşacak kadar büyük bir günahın.

İrkilmiş bir sessizliğin notaları yükselmeye çalışıyordu, biraz acı ( belkide çok acıyordu ). Konuşmuyorduk.

bir iki damla kan…

Gözlerindeki uzay boşluğu nedensizliğin kavramını yapma telaşı içinde, nedensizliğin hiç bir açıklaması yoktu.

Kan teninde masumiyet ile intihar ediyor ve  bir şeytan dans ediyor, piç kurusu gölgelerimiz bunu izliyor.
Bu cinayete yardım ve yataklık eden dağınık oda af dilendiği tanrısına yalvarıyor, martılar ağlıyor, bir genç iki sokak ötede sigarasını yakıyor, bir ambulans siren sesleri ile gecenin karanlığına neşter vuruyor, itler havlıyor, bir fahişe pazarlık yapıyor.

Bütün bunlar olurken sen ölüyorsun sen ölürken bilmediğim bir yerde bir bebek doğuyor.

Özür dilerim, bazı şeyler unutulmuyor.

Bana yine mektuplar yaz (Zagor – Kısacümleler 3/3)

  

  Bana yine mektuplar yaz, hatta elektrikler kesilsin yağmur yağsın semtinizdeki büyük trafoda yangın çıksın. İtfaiye ironik bir biçimde yağan yağmurda yangına su püskürtsün ama çocuklar korkmasın gök gürültüsünden. Olay yerinde ölmeyi becerememiş biri olma ümidi ile hızlı giden ambulanslar olmasın yada hasta ol yataktan kalkma burnun aksın sürekli hapşır ve sadece yarım kase çorba iç mektubuna e

rtesi gün devam et, ağız dolusu cümleler yaz hatta öyle cümleler olsun ki iki üç beş on defa okuyayım anca anlayayım, kısa olmasın on beş dakikalık şifreli yayınlar gibi. Bana mektuplar yaz uzun uzun olsun ikinde anca okuyayım, bana yine mektuplar yaz.

 

Gecenin bir yarısı, saate bile bakmadan kaç olduğunu anlaya bileceğim zifirilerde uykumu bölerek ara beni hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim bir ses tonu ile, numaran gizli olsun açıp açmamak arasında tereddüt edeyim ama sen yinede ara beni gecenin üçünde beşinde, uzun uzun şiirler oku yine, ben yine biraz alkollü olayım sen yine yarasın de bana, beni sev beni öp.

 

Gecenin bir yarısı ara beni ve uzun uzun şiirler oku bana, bilirsin aslında sevmem şiirleri ama sende başka bir güzeller.

Bana yine mektuplar yaz (Zagor – Kısa cümleler 3/3)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bana yine mektuplar yaz, hatta elektrikler kesilsin yağmur yağsın semtinizdeki büyük trafoda yangın çıksın. İtfaiye ironik bir biçimde yağan yağmurda yangına su püskürtsün ama çocuklar korkmasın gök gürültüsünden. Olay yerinde ölmeyi becerememiş biri olma ümidi ile hızlı giden ambulanslar olmasın yada hasta ol yataktan kalkma burnun aksın sürekli hapşır ve sadece yarım kase çorba iç mektubuna e

rtesi gün devam et, ağız dolusu cümleler yaz hatta öyle cümleler olsun ki iki üç beş on defa okuyayım anca anlayayım, kısa olmasın on beş dakikalık şifreli yayınlar gibi. Bana mektuplar yaz uzun uzun olsun ikinde anca okuyayım, bana yine mektuplar yaz.

 

Gecenin bir yarısı, saate bile bakmadan kaç olduğunu anlaya bileceğim zifirilerde uykumu bölerek ara beni hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim bir ses tonu ile, numaran gizli olsun açıp açmamak arasında tereddüt edeyim ama sen yinede ara beni gecenin üçünde beşinde, uzun uzun şiirler oku yine, ben yine biraz alkollü olayım sen yine yarasın de bana, beni sev beni öp.

 

Gecenin bir yarısı ara beni ve uzun uzun şiirler oku bana, bilirsin aslında sevmem şiirleri ama sende başka bir güzeller.

Derin Mezarlar (Zagor-Kısa cümleler 2/3)



“Beklentileri karşılamak için anlamsız sorumlulukları sırtlamak en az bir ruhun bedenden ayrılmasını izlemek kadar acı vericidir”

(Evet tam olarak böyle uzun bir cümleyi  gözlerini  kırpmadan, bulanmış gözlerimin içine  bakarak söyledi. Bir ruhun bedenden ayrılmasını izlemek kadar acı verici bir şekilde.)

Onun anısına 

-Tam olarak yerini bilemesem de  sol yanımda derince bir mezar var, ister kalp deyin ister yürek isterseniz kimsesizler mezarlığı  hatta kimilerine göre bir buz dolabı ama asla  yosun tutmuş bir taş olmadı, bunu başara bilmesi için sanırım bütün eylemlerine son vermek lazım, kısaca ölüm. Ama  böyle  basit bir nedenden yada böyle  kısa cümleler ile anlatılmamalı bu, ne bileyim belki Oskar’a aday gösterilen ilk yazı kıvamında olmalı  belkide Nobel fizik ödülüne laik görülmeli anca o zaman hak ettiği durgunluğa  kavuşabilir ve anca o zaman ne kadar anlamsız olduğu  anlaşılabilir.

-Hem o derin derin olan mezara kimleri gömdüm bilmek istersin belki, ilk annemi gömdüm, hem küçük kalplerde acılarda küçük olurmuş. Göz yaşsız, sessiz sedasız tek kişilik cenaze töreni düzenledim, emdirdiği süt oluk oluk burnumdan aktı, ağzımdan aktı kulakarım dan aktı, gözlerimden düşemedi. Gözlerime baktığı zaman gözlerim kaçıyor yerinden fırlıyor kaçacak bir cehennem arıyor,  iyi bir evlat olamadım. Sonrasında kardeşlerimi  hepsine alıştıktan sonra  ilah yaptığım  babamı  öldürmek kolay olmadı. O bir ilahtı bana  baltamı veren  bir ilahtır, dolayısı ile yarı ölümlü oluyordum bende, filmlerde hep böyle olur ve özenirdik.  Bütün sevdiklerimi kimsesizler mezarlığına  gömdüm, nedenini bilmeden bence insanları yadırgamamalı yada yargılamamlılar, ben iyi bir katilim ardımda hiç  bir iz bırakmadan hepsini öldürdüm. Her birinin ikinci kez ölmelerine tahammül edemezdim, belki  bir trafik kazasında belki bir yangında ve belkide psikopat bir sapığın bıçağında ölmelerine asla izin veremezdim. Şimdi her biri ilah olan babam kadar ölümsüz. En sevdiklerimi ilk ben öldürürüm.

-Hem şu sırada yani tam şu anda çok uzaklardan gelen kahvemi içiyorum.

-Heyy pythia ( Zagor – Kısa cümleler 1/3)

 

-Heyy pythia baltamı verir misin lütfen, çok değil bir kaç yüzyıl önce düşürmüştüm, kim bilir kimler geçti üstünden ve  kimbilir kaç medeniyetin çöküşüne  şahit olmuştur. Ben yoktum buralarda biraz yetim bakabilir sana, belkide kızabilir bunca zamandır neredeydin diye  sakın aldırma o bakışlara.
Hem ben yokken, kaç şehir değiştirdim bu yokluk zamanımda,  kimse beni görmedi fark etmedi, faili meçhul bir kaç aşka karıştı eşkalim, adım dudaklarında yoktu ama derin derin mezarlar kazdım kaplerine kimisine eşkalimi gömdüm kimisine yokluğumu bıraktım, kimisinin sadece bakışlarında süzüldüm alabora oldum, ama bilmelisin ki hiç birinin rüyasını süsleyen o salak beyaz atlı prens olmadım daha doğrusu olamadım hem hangi gerizekalı isterki rüyalardan rüyalara beyaz atla dolaşmayı,  bu çok sıkıcı.

-Heyy pythia söyler misin bana, yada söyleme bırak ben konuşayım biraz. A-10 gezegenine çok yakın zamanlarda sefer var ama bu sefer  sadece bin yılda bir olan sefer biz her seferinde yüz yılda bir olan sefere katıldık, ucuz seyahat acenteleri yüzündendi hep sevdiklerimizi vakitsiz zamansız bırakmak, onları yolcu etmek. (alışırsın, alışırlar)

-Heyy pythia beni dinler misin…?

Ben iyi bir katilim

-Ceset kokan umutsuzluğumu yalnızlığım ile paylaşıyorum, katlettiğim onca bedene rağmen doyumsuz bir şekilde içimde insanları öldürmeye devam ediyorum.

 

-Hem korkmamalısınız, sizin benim canımı yaktığınız gibi yapmayacağım, belki biraz lokal anestezi uygularım günü gelmeyecek mutluluklarınıza buda düşüncelerinizi biraz olsun hafifletir.

‎- Ben iyi bir katilim, o kadar profesyonelim ki bir çoğunuz evet bir çoğunuz ! sizleri öldürdüğümden habersizsiniz, benim için artık hiç bir anlam ifade etmeyen o et yığını ölü bedenleriniz ile yaşadığınızı sanıyorsunuz.

– Göz açıp kapamak, domuz öldüren bir Revolver’in o güçlü geri tepmesi ve iç gıcıklayan ölüm çığlığı yok, sessiz bir ölüm, Kadrajı ayarla ve deklanşöre bas.

 

https://twitter.com/#!/birboluiki

Hey pardon ( Yalnız insanları tanıma seansı )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-gözlerindeki kılcan damarlar biraz geveze idi tamam bunu kabul etmeliyim, göz bebekleri ise yorgun düşmüş fakat çok şey anlattı, dudaklarının kıvrımlığı hani sizin şu tebessüm dediğiniz aslında hiç bir boka yaramayan ve göz temasını geçiştirmek için yapılmış “mutluyum” eylemi, siz insanlar hep bunu yaparsınız.


-neyi?


-Eğer tedirgin ve stresliyseniz gözlerinizin konuşmasına asla izin vermezsiniz..
-Ne yani sen şimdi bütün bunları sana onlar mı anlattı…


(Sabahları bu semtin üstünden martılar geçer oysaki deniz çok uzakta…)

Zıvanadan çıkmış bir saat deliler gibi bağırıyor, yine geç kalınmışlık ve yine lanetler okunan bir günün başlangıcı, belki uyku açılsın diye bir nescafe büyük ihtimalle stoklarda nescafe yok ve yine sürahinin dibinde kalmış yedi mesai günü dokunulmamış su, iyi gelmeyecek hatta hiç fark etmeyecek bir farkındalık yaşatmayacak.

Eli artık yosunlaşmaya başlamış cam sürahinin kulpuna doğru ilerler, içmesem de olur bir hareket ile fondip yapar, bir işe yaramadığını ikimizde biliyorduk.

Geç kalınmışlığın vermiş olduğu saçmalıklara dayanarak önce yüzünü sonra dişlerini en son saçını yıkar aynada biraz kendine bakar, gün geçtikçe dökülen saçlarına dokunur, hiç oralı bile olmaz.

Salona geçer, artık onun için ritüel bir ayin halini almış “beş dakika daha uzanayım” ibadetine koyulur, bu vakit dolaylarında Tanrı’sı ile müzakere eder yer yer münakaşa , ama hep o konuşur Tanrı’sına söz hakkı vermez bunun bilincindedir ve ona gücendiğini düşünür.

“beş dakika daha uzanayım” seansı yine bir “hiç” ile bitmek üzere her zaman olduğu gibi, kızmıyordu “siktir” deyip sigarasını yakar, sabah kahvaltı alışkanlığı olmadığı için bu boşluğu sigarası ile dolduruyor, sabahları aç karnına sigara içmek ona seksten bile daha güzel bir haz veriyordu.

Ev derlitoplu, sadece akşamdan kalmış bir kaç vodka şişesi, bu vodkaları kiminle içtiğini o asla önemsemeyecek şişeleri siyah poşetin içine koyarak mutfak balkonundaki çöp kovasına atar.

Evin mutfak kısmı asla güneş almayan kasvetli bir boşluğa bakıyor, biraz nem kokusu ve çiftleşmek için mırıl mırıl bağıran kediler o asla kedileri sevmez, üstelik son sevgilisi bir tavşan almıştı fakat son sevgilisi onun tavşanlardan nefret ettiğini bilmediği için böyle bir hata yapmıştı, buna rağmen yalnızlığını gidermek için evinde bir kaç ay misafir etti ve beklenen son köpeklere gün ağırtan işkence gibi gelmesede tavşan öldü evet tavşan öldü ama hiç bir değeri yoktu fakat büyük kafesini ileriki günlerde alacağı köpeği için saklıyordu ve nefret ettiği bir tavşan bir şekilde onun işine yaramıştı.

Buzdolabın kapısını açtı, bakındı bakındı…
Buzbolabın kapısını kapattı.

Yatak odasına geçti pantolonu orada değildi oysa bunu oda biliyordu sadece bir şey ararmış gibi bakındı, salona geçti pantolonu orada koltuğun üstünde umursamaz bir şekilde savrulmuş duruyordu.

Beyaz tişörtü ise enteresan bir şekilde diğer odada çıktı belliki gece hızlı geçmişti ve hız limitinin çok üstüne çıkılmış buna rağmen hayatı her ne kadar derli toplu olmasa da evi sanki bir kadın eli değmiş gibi düzenli ve topluydu, evi onun tek huzur mabetiydi.

Onu tek gülümseten şey ise deri eski ceketiydi çünkü o hep vardı, yırtık ve kullanılmaz olmasına rağmen yinede giyer onun giydiği zaman kendisini mutlu hissederdi.

Şimdi herşey tamamdı artık sokağa çıkma vakti…

bir adam,genç,çocuk…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-hüzün kokulu bir günün “papatya”yı   hüzünlendiricek zerreleri… bir adam ve yanlızlık belki bir sigara eşlik ediyor bu saatlerin anlamsız akışına, düşünüyor .. ama neyi ?
Olmayan birilerine yazılmış satırlar ve satırların arasındaki gizli duyguları , yazarken içleniyor “daha kendini insanlara anlatamıyorsun” bu yazılara olan tavrın nedirki adam ? kendine cevap vermekden bile aciz, belkide yorgun. Nargile ağır gelmişdi belkide…
oysa hafif ve umursamaz…
Belkide yazmamalıydı , belkide yazmaya devam etmeli… Çelişki içindeki düşünceleri it dalaşı oynuyor beynin bir noktasında, odaklandığı yer ise kör nokta , ufukda kaybolan martı misali ardına bakmadan ! sadece bir iki haykırış özgürlüğüne mi yorarsın, yanlızlığına bir veryansımı ?

kendisi ile kavgası çok öncelere dayanır, taa ki ilk ağladığı ilk doğum gününe…

Duman altı gizli köşelerde kendini sorgular, sorgular ve sorgular…
belkide suskun gizli bir aşkın zanlısı , suçu var ispatsız…
ölüme hazırlıklı bir adam , gözbebeklerindeki umuramaz umutsuz bakışları, için de “neoanlar” değil sadece “mumlar” ışıldıyor…

, yok edilmiş ve ettiğim bilinçli biliçsiz duygularımın cesetlerini biriktiriyorum “ahhh kalbimin” morgunda duasız ve yaşsız…

şizofren haliyle ve susuyor , aslında susmuyor ölüyor(mu)… belkide suskunluğu öğrendiği “morg” alfabesini döktürüyordu belirsiz ve hissiz kalbindeki cesetlerin içinde… iç kanamlı bir hadise , sessiz içini kemiren kanser gibi… gizliden gizliye bir direnişin ve bir isyanın bastırılışı… kelimeleri elinden alınmış , çalınmış ,”şair”, kelimesiz ve kimsesiz…

İçi burkulmuş bir adam,genç,çocuk…
neden ?
ne için?
kime?
ve ne zaman ?
saat 00:47,  fonda “konuşamıyorum” ,telefonda bir çağrı, ev kimsesiz, taş tuğlalı soba sönmüş,salonda loş bir ışık… ve bir adam,genç,çocuk…