Sırtlanlar ve Sırtları

2013 yazı zor geçti. Sonbaharı ve kışı da öyle. Üniversite bitince memlekete dönmüştüm. Etrafımda pek kimse kalmamıştı. İşsizdim. Hayatımın geri kalanında ne yapacağım konusunda ciddi belirsizlikler vardı. Hayatının bir döneminde herkese böyle olabilir diyerek durumu normalleştirmeye çalışsam da etrafımda vuku bulan olaylar buna izin vermiyordu. Yaşantımdaki bu belirsizlik çevremdekilerin merakını cezbediyordu. Zira ben boşa geçen beş yıldım. Üniversiteye gitmedim ama gitmeye de gerek yokmuş tesellisiydim.

Gitmek istiyor, gidemiyordum. Bir şehirden gidememek. Çok kişi öldü o yaz. Çok ta düğün oldu. Sürekli sala sesi ve davul sesi duydum. Makul olmayan durumum diğer dert sahiplerini çekiyordu. Çok geçmeden derdi olan beni bulmaya başladı, sık sık içiyorduk. Bu muhabbetlerden uzak durmak istesem de gideceğim çok yer yoktu ve beni bulmak için evime uğramaları yeterliydi. Zaten isşizdim bir de sık içmem imajıma az çok kestirebildiğim zararlar veriyordu. Yaptığım şey toplumsal bir infiale dönüşmeyecekti mutlaka ama işsizken normalde önemsemeyeceğiniz şeyleri önemseme eğiliminde oluyorsunuz.

Üstelik işsizken çok seçme hakkınız yoktu. Sadece iyi şaraplar içtiğimle ilgili mit yıkılalı iki ay olmuştu. Şarap içerken de edebiyat konuşulmuyordu. “Ne olacak bizim halimiz?” temalı seviyesiz ve biteviye sohbetlerdi. Metin, bu sohbetlerin yıldızıydı. Benzer dertleri olan insanların birbirlerini bulmalarını, bir nebze birbirlerine yakın olmalarını anlarım. Ama Metin farklıydı. Aramızdaki tek ortak nokta ikimizin de o an işsiz olmasıydı ama o beni kader ortağı olarak görüyordu. Üniversitelerin bir işe yaramadığının en büyük delili Steve Jobs ve bendim onun için. Ne olacak bizim halimiz temalı konuşmaları artık her ortama taşmıştı. Ortak bir arkadaşımız bize yeni kız arkadaşıyla gittiği mekanı gösterirken Metin araya girip “Adam yine yakışıklı Serdar. Bizim neyimiz var?” demişti. Bazen de konuştuğum kızlara zor zamanlardan geçtiğimden bahsediyormuş. Bir keresinde “Bizi bu boyla polisliğe almazlar.” demişti; benim boyumun alt sınırdan on beş santim fazla olmasının bir önemi yokmuş gibi. Neden beni de ortak ediyordu tüm yenilgilerine? Gerçekten bir ortak noktamız yoktu. Sohbetlerde, kah “Bizim neyimiz var?” diye sorarak mal varlığımızı sorguluyor kah hep iyi niyetimizden kaybettiğimizden şikayet ediyordu.

Hepimiz içten içe mahvolmayı isteriz, sanki o benim için istiyordu bunu. Üstelik beni vizyonsuzlukla suçluyordu. Herhangi bir konuda söylediklerine itiraz ettiğimde konu saçma sapan bir şekilde benim vizyonsuzluğuma geliyordu. Konu edebiyat, felsefe, teknoloji, spor her ne olursa, benim vizyonsuzluğuma bağlanıyordu. Vizyonsuzsun deyip kısa bir süreliğine bana bakıyordu. Sanırım bu: “İşte bu yüzden atamıyorlar seni.” bakışıydı. Hangi akıllı telefon daha iyidir tartışmasının benim vizyonsuzluğuma bağlanması artık normaldi. Melun hayvanlar olan sırtlanların görüldüğü yerde beline uzaktan uzun sırıkla vurulması gerektiği düşüncesine! karşı çıktığımda konu benim vizyonsuzluğuma bağlanınca bu tartışmalara girmeyi bıraktım.

Bazen dünya sizin için dönmeyi unutur. Herkese olur. Sözleştiğim biri var bu zamanlar için. Gizli bir antlaşma bu. Birimizden biri kötü durumdaysa, hayata karşı kendini yenilmiş hissediyorsa diğeri terk etmez onu. Beni güçsüz hissettiğim zamanlarda bırakma. Bırakma ki bir şeyleri yoluna koymak isteyeyim dedim. Tamam dedi. Ne kadar kaybetmiş hissedersem edeyim hep hayatımda olur. En çok en kötü zamanlarda konuşuruz bu yüzden. Ona aşık mıyım bilmiyorum. O kadar uzun zaman oldu ki unuttum bunu. Sanırım bazen ben ona aşığım bazen o bana. Tanrıyla tek taraflı bir antlaşma yaptım. Cevabından haberim yok. Kendimi hayata karşı zayıf hissettiğim zamanlarda ölmek istemem. Mutsuzken ölmeyeceğime dair güçlü bir inanç taşıyorum bu yüzden. Tanrım, mutsuzken öldürme beni.

Şimdilerde hiç yazmıyor bana. Her şey yolunda mı dedi. Yolunda dedim. Yalan söylemeyiz birbirimize. Biraz zaman geçince “İlkokuldayken çok beğenip bir çanta alırsın da içindeki gazeteleri çıkarınca hiçbir şeye benzemez de pişman olursun ya. Öyle yolunda.” diye mesaj yazdım. Cevap vermedi. Ben hep iyiyimdir dedi yazın bana. O yaz çok kişi öldü. Onun babası öldü, benim kedim öldü. O okulu bıraktı, ben okulu uzattım. Onun başına ne geldiyse ben daha hafif atlattım. Vizyon yoktu bende. İyi içtiğim bir gece Metin’i bulmak için dışarı çıktım. Yolda onla karşılaştım, aklıma bir şey gelmedi. “Sırtlanların suçu yok, onların doğası öyle.” dedim. “Biliyorum.” dedi.

23 Nisan

Sen beni daha çok sev diye birkaç kitap okudum. Ben ne yapsam biraz da seni düşünerek yaparım, eleştirme beni. Sonra fark ettim ki; gerçeğin bizden çıkmasına imkan yok. Güzellikle ilgili ne varsa geçici. Bir şey ne kadar az, ne kadar kısaysa o kadar güzel. Ne kadar dondurma yesem, “bitecek şimdi” korkusu olmadığından çocukluğumdaki dondurmalara benzemiyor tadı. Çiçekler bir aylığına açar dikenler dört mevsim. Dikenlerle derdim yok, örnek olsun diye söyledim. Hem gül geçiciyse, zaten yeri orası değildir bence. Bir şeyin geçici olduğunu anladığımda ona kayıtsız kalmaya çalışırım. Güllere dokunmam mesela. Gök kuşağını izlemek için yukarı bakmam. Arkama bakmamaya çalışıyorum, başka bir şey değil.

Geçici olduğunu anlayınca değerleniyor her şey. Bu; kaybetme korkusu. Ben seni geçici olsan da severim. Bunun kaybetme korkusuyla ilgisi yok. Ne zaman önemli bir şey kaybetsem, ne zaman çaresiz kalsam aklıma geliyorsun. Çaresizliği tatmakla başlıyor her şey. “Sen çaresizliği hiç tatmamışsın.” Televizyonda duydum bu sözü. Birbirini anlamanın ilk şartı birlikte çaresiz kalmak. Gerisi taklittir. Sen beni anlamazsın, bizi yönetenler bizi anlamaz. Anlaşılma isteği tanrı hediyesi. Tanrı anlaşılmak istedi insanı yarattı. İnsan kendini en az birisi anlasın istedi. İnsanı diğer canlılardan ayıran şey anlaşılma isteği.

Tanrım onun en büyük çaresizliği, şehir dışına çıkacağı zamanlar kedisini bırakacak birisini bulamaması. Biliyorum, isteklerin bir anlamı yoktur. Senden istediklerim daha önce senden milyonlarca kez istenmiştir, yüzbinlerce kez de vermişsindir. Bir kişiye daha versen ne fark eder ki. Bir eksik bir fazla. Benimki Tanrıyı ikna etme derdi.

Ne istediğine dikkat etmeli. Neyi çok istiyorsan ona dönüşürsün. Yürüyen arabalar gördüm ben. Tanrı bizi hurilerle, nimetlerle mi kandıracak? Hem ben günahımı bildikten sonra cennete gitsem ne olur, o günahın acısı yüreğimdedir benim, diyenleri ciddiye almam. Bir cümle uzadıkça yalan olma olasılığı artar. Şiirsel cümleler bunlar, ancak bir şiirde görünce itiraz etmemeli. İnsan da o kadar erdemli değil. Malum gün geldiğinde, Tanrım, beni bu yavşaklardan ayır. Ben cenneti istiyorum.” diyeceğim.

Bir insanın yaşadıkları gülüşüne ve gözlerine işlenir. Gülüşü, bir insanı ele verir diyor Dostoyevski. Ama onun gülüşü her şeyi unutturuyor. Karşılaşınca yine en sevdiğim şair aynı oluyor, yine aynı müzikler keyif vermeye başlıyor. Gözleri en iyi yazarlardan daha çok etkiliyor. Bakışı felsefeden soğutuyor. Onla içerken daha tatlı oluyor şarap. Neşesi sonsuza kadar sürecekmiş gibi. Onun doğum günü bile 23 Nisan. Bence bir gün karşılaşacağız yine. Onu görmemiş gibi yapacağım. Arkama bakmamaya çalışıyorum, başka bir şey değil.

Hiçbir Şey Değişmez

Birisiyle uzun denilecek bir zaman sonrasında görüştüğünüzde ben çok değiştim diyorsa aynı tas aynı hamamdır onda. Değişimin iyi bir şey olduğuna inanıyordu. Değişmek; yani çırpınmak, tutunmaya çalışmak. İnsan değişerek önceden elde edemediklerini elde etmeye çalışır. Kaybedilenler, ihanetler, unutulmalar, hiçe sayılmalar karakteri yıkar. Karakteri yıkılan insan yeni bir karakter inşasına girer. Adaptasyon şart, hayatta kalabilmek için.

Asıl değişmesi gerekenler hiç değişmiyor. Kadınlar hala zalim. Hala dünyanın, sadece; en güzel “film isimleri” İran sinemasından çıkıyor. Kaplumbağalar da uçar, Sarhoş atlar zamanı. Hala yılkıya bırakılıyor atlar ve hüzün en çok yılkıdaki atlara yakışır kışın. Gözleri hüzün dolu, gözlerin gök mavisi. Hala, neyi düşünsem konu gözlerine geliyor. Ben domatesi düşünürüm, domates gözlerine çıkar. Renge kanacak değilim, sende başka bir şey var.

Değişme, seni böyle hatırlayacağım, değişmedim; beni böyle hatırla. Hala, adını duyunca, hafif midem bulanıyor.  Hala, arkadaşlarım aynılar. Kaybetmiş insanları yakın görüyorum kendime. Hayatı yalamış yutmuş işini bilen adamlara ısınamadım hiç. Kaybedenlere dikkat et; hayatı ciddiye almanın anlamsız olduğunu hatırlatır onlar. Sanki ben değişmezsem benim dışımda her şey değişecek. Değişmezsem; belki Tanrı fark eder de, içimdeki boşluğu doldurur diyorum. American Beauty’de denildiği gibi, belki tanrı bir anlığına bana bakar. Belki, tutunamayanlar ansiklopedisine adım yazılır.

Büyük Poşet

Değirmen taşı. Hayatınızda bu kelimeye yer varsa bir şeyler yolunda değil demektir. Yine de o gün aklımda bunlar yoktu. Abim kız arkadaşıyla telefonda konuşurken çeşitli fantastik müzikler açarak taciz ettim. Sonuç olarak abimin sevgilisinin arkadaşlarından biriyle görüşecektim. Gece olmuyor vakit geçmiyordu. Gece saat bir gibi bir mail geldi. Facebook üzerinden konuşmaya başladık.

Muhabbet biraz ilerlediğinde potansiyel sevgili adayım benden telefon numaramı istedi. Ne yazık ki telefon kullanmıyordum. Aslında vardı evde bir Nokia 1100 ama ekranı kırık olduğu için telefon numaramı vermek istemedim. Şimdi mesaj gelsin. Sen sim kartı başka telefona takıp ortamda gıcık olunan adam ol. Gerek yoktu böyle şeylere. Düşündüm, bir kere olsa bir şey değil, nereden baksan beş bin mesaj hakkı vardır bunun dedim. Sonra tekrar profil resimlerine baktım; nereden baksan on bin mesaj hakkı vardır bunun dedim. Beş dakikada bir sim kart değiştirmek akıl işi değildi. Zaten yeni telefon alacak param da yoktu. “Kpss’ye hazırlanıyorum o yüzden telefon kullanmıyorum” diyerek manevra yaptım. Telefon kullanmamanın ekmeğini yiyeyim dedim birazda.

Aslına bakarsanız işe yaradı da. Hızla ilerledi konuşma ve karşımdaki kız “Yarın buluşalım mı?” dedi. İlk başta sevindim ama sonra kızın merkezde olduğunu ve paramın olmadığını hatırlayınca canım sıkıldı. Konuşma penceresini kapattım. Bir takım düşünceler işte hayatla ilgili. Gelemeyeceğimi uygun bir dille anlattım. Telefonum yoktu ve buluşmaya razı değildim. Muhabbet daha fazla ilerlemedi.

Ondan sonra da konuşmadık zaten. Olanları düşündüm. Canım sıkıldı. Gece olmuş iki. Uyku tutmadı, iki bira alayım dedim param yoktu. Yaşama hakkı istiyoruz o.ç ları dedim kime sitem ettiğimi bilmeden. Gözüm doldu. Yorulduğumu hissettim, uyumuşum. Bir sesle irkildim. Babam bana çağırıyordu. Gecenin dördü. Kalkta şu taşı oturtalım dedi. Kalktım gece dörtte babamla değirmen taşına el attım. O gece bir karar aldım. Yarın çalışmaya gidecektim mutlaka bir yere.

Ertesi gün hazırlıklarımı yaptım. Çokta fazla hazırlanamadım nedeni bir valizimin olmayışıydı. Bir zaman sonra eve dönmeye karar verdim. Biraz çalışmış, biraz da kafam dağılmıştı. Otobüste de güzel bir kız vardı, bakışıyorduk. Muavinden kek almamak olsun, “kola mı fanta mı diye” sorulan soruya “su alabilir miyim?” cevabını vermek olsun, otobüste sınırlarımı  zorluyordum kızı etkilemek için. Kız da gözlerini çekmeyince ben inince kızla konuşmaya karar verdim. Otobüs son durağa yaklaştı.

Planım hazırdı. Ekranı kırık 1100’ı elimin içine saklayacak, kızdan numarasını isteyecek ve numarayı aklımda tutup arkamı dönerek, kıza telefonumu göstermeden numarasını kaydedecektim. Otobüs durdu.  İndim ve kıza doğru yürüdüm. Bana bakıyordu. Uzaktan gülümsedim. O da güldü. Merhaba dedim. O sırada muavin “Poşet kimin” diye bağırdı. Benim olduğunu biliyordu. Çağrıyı önemsemeden konuşmaya devam edecektim ki “Büyük poşet, büyük poşet diye” bana doğru bağırdı. Bir anlık heyecana kapıldım ve benim hain 1100 avucumdan kayıp yere düştü. Ve evrenin dağılma özelliğinin bir sonucu olsa gerek batarya bir yere, arka kapak bir yere gitti. Kıza baktım ve güldüm. Sonra bataryayı aldım yerden. Arka kapağı ararken kızın uzaklaştığını gördüm.

Bir otobüse baktım, ekranı kırık ve arka kapağı eksik 1100’a baktım. Kızın gidişini izlerken duygulanmak istedim sanırım biraz. Giderken izlemek istedim. Muavin yanımda belirdi. Elinde benim ; siyah büyük poşet vardı. Hava yağmurluydu. Elimde poşet arka kapak aradım biraz. Kapaktan vazgeçip evime doğru yürüdüm siyah büyük poşetle yağmur altında. Bende bir yarımlık, telefonda bir yarımlık. Hayat ne tuhaf. Büyük siyah poşetler, arka kapaklar, değirmen taşları falan. Ne zaman bunlardan birini görsem sen aklıma geliyorsun. Siktir et otobüsteki güzel kızı da abimin manevi baldızını da. Elimde büyük siyah bir poşetle yanına gelsem, sarılır mısın yine de bana?

Hikayeler Ve İnsanlar

Kaybolmak

Kayboldum dedi. Hayat benle değil. Zaman zaman senin için dönmeye başlar dünya. Şuan benle değil. Tekrar benle olmasını bekliyorum. Bu bir akış, bir döngü. İnsanın elinde olan bir şey değil. Bir sabah kalkarsın değişmiş olur her şey.

Sahte Mutluluklar

Sahte mutluluk duygularını sevmem. Boşa geçen, mutsuz geçen, anlamsız geçen günler birbirini izlemeye başladığında bir sabah mutlu uyanırsın. Bir şey değişmemiştir ama eski ruh halin kalkar üzerinden. Bilinç kendini korumaya alır. Ben seni unutmazdım ama insan olmanın engeline takıldım. Zaten insan da unutan demekmiş, sen unutma. Sahte mutluluklar dile bana. Çok şey unuttuk.

Hikayeler ve İnsanlar

Aslında kimsenin anlatacak bir şeyi yok. Bu yüzden hikayeler anlatıyorlar, konumuzla ilgisi yok. Bana öyle bir şey söyle ki bir şeyler değişsin. Öyle bir şey yok. Veya henüz ben bulamamış olabilirim. İnsanları dinlerken fark ettim ki hikayelerini beğendiklerimi seviyor, hikayelerini beğenmediklerimi sevmiyorum. Bana dinlemeye değer bir şey söyle.

Mevsimler

En güzel mevsim sonbahar
Ne yazın yüzeyselliği var ne ilkbaharın geçici, güvenilmez duyguları
Ağır mevsim sonbahar. İnsana en yakın mevsim
İnsanın özü hüzün.
Bir gün yağmur yağıyor, diğer gün güneşli
Bir şeylerin değişebileceği ihtimali var sonbaharda.
Kış, çağrılmadığı halde “Ben de geleyim mi?” diyen adam gibi.
Yine de güzel yaz yağmuru.
Kışın sobalı evde büyümek güzel.

Fark

Kötü çocuklar birbirlerini korumalıdır. Yanlışların bir önemi yok. Hataların bir önemi yok. Birine sahip çıkmak için aynı yaşantılardan geçmiş olmak yeterlidir belki. Ceza evleri fakirlerle doludur. Sen güçlüsün, ben de kolay öğrenirim.

Bayağı Hüzünler

“Biliyor musun artık herkesin ciddi bir ilişkisi var” dedi.

Biliyordum dedim. Daha doğrusu tahmin ediyordum böyle olacağını. Ben hep, herkesin bir şekilde anlaşacağına ve sonunda benim yalnız kalacağıma inanmışımdır. Çocukken, yağmur yağdığında kimse evinden dışarı çıkmazken ben çıkardım. Sokakta tek kalırdım. Birilerinin dışarı çıkmasını beklerdim, kimse dışarı çıkmazdı. Canım sıkılırdı ve bir saçağın altında çömelip yağmurun dinmesini beklerdim. Yalnız kalmaya hazırlıklıyım çocukluğumdan beri ama ne zaman gelse ani gelmiş oluyor bu yalnızlık.

Bir söz hatırlıyorum. Güneşin altındaki her şey değersizdir. Neden bu kadar zaman sonra böyle anlamlı oldu benim için bilmiyorum. Ne zaman bir şeyleri kaçırdığımı düşünsem ve eksikliğini hissetsem bir savunma cümlesi olarak gelir aklıma. En son mezuniyet törenine katılmadığımda söyledim kendime. Yine bir şeyleri kaçırdığım hissine kapıldım. Fazla konuşmadım, ucuz felsefe yapmak işime gelmedi. Ne söylediğin önemli değildir, kimin söylediği önemlidir derler. Benim durumumda saçmaydı.

Karşımdaydı. Bana, zamanın geçtiğini, artık çocuk olmadığımızı, geleceği düşünmek gerektiğini tek bir cümlede anlatmıştı. Artık herkesin ciddi bir ilişkisi vardı. Ne söyleyeceğimin önemi yoktu. Hem zaten ne söylediğin önemli değildir, ne zaman söylediğin önemlidir. Ben bir şeyleri kaçırmıştım. Yine yağmur yağıyordu.

Ah senin aşk üzerine sözlerin. Vasat bir şarkının, müziğinden de vasat sözlerine benziyor. Bana söylediğin sözleri biriktiriyorum. Sonra yüzüne söyleyemediğim şeylerden paragraflar yapıyorum. Bildiğin gibi, aklımdan geçenleri anlatmayı sevmiyorum. Hem böyle yapınca sana cevap hakkı vermemiş oluyorum tartışmayı anlamsız bulduğumdan. Yine yağmur yağıyor.

Bir ırmağın sel zamanı taşıp kenarda oluşturduğu su birikintisiyle, havalar düzelince bağlantısının kesilmesi geliyor aklıma. Canım sıkılıyor. Yağmur diyorum, yağmasaydı böyle olmazdı. Yağmur dinince ana su ile bağlantısı kesiliyor birikintinin. Güneşle buharlaşacak. Su birikintisine bakıyorum. “Bulanık göl sularını şaraba yeğlemişsin.” diye geçiriyorum içimden. Yağmur diyorum, bana yalnızlığı hatırlatıyor. Sonra Karadeniz’de çok yağmur yağar diye geçiriyorum içimden. Gitsem mi acaba. “En sevdiğim şiir yağmur kaçağı” dediği geliyor aklıma. Ne saçma lan diyorum. Yağmur götürecekmiş adamı.

Domatesler Kırmızıdır

Ne sıkıcı bir giriş paragrafı.
Bir Mayıs ayı gittiğim markette farkettim ilk. Mevsim bahardı. Şaşırdım ve heyecanlandım biraz. Emin olmak için reyona doğru ilerledim. Ve evet doğruydu, yanlış görmemiştim. Domatesin kilosu muzun kilosundan pahalıydı. Neredeyse sevindim bile. Birşeylerin artık tamamen değiştiği hissine kapıldım.

Birşeyler yolunda değilse küçük olaylardan büyük beklentileriniz olur. Nedeni; mutsuzluk zamanlarının, mutlu olmaya en yakın olunan zamanlar olmasıdır. Mutluluk bir farkındalıktır ama mutluyken farkedilmez. Mutlu insanlar çoğu zaman sıkılır, gizliden gizliye mutsuz olmaya yer arar.

“Bir sabah uyandığında kendini çok mutsuz hissetti” gibi bir cümleyle başlayan hikayenin öznesi zırvalıyordur. Mutsuz, kendini birden böyle hissetmez. Mutsuz kendini tanır ne zamandır böyle olduğunu bilir. Mutsuz, diğer mutsuzları da tanır. Mutsuz demek, yalnız demektir. Sözlüklerde yazmaz bu.

Hava güzeldi. Fransa’da sosyalistler başa gelmişti. Böyle yazınca devrimle başa geldiler gibi bir anlam çıktı. Hayır seçimle başa gelmişlerdi. Havanın güzelliğine ve sosyalistlerin başa gelmesine birde bu eklenince hayatımdaki yolunda gitmeyen herşeyin düzeleceğine inandım. Herkesin kafasında bir kapitalizm sembolü vardır. Benimki muzdu. Şuan ne kadar eskisi gibi olmasada (fiyatı ve erişilebilirliği) ilk tecrübeler baki kalır.

Ben çocukken çok pahalıydı muz, yılda bir kere ya girer ya girmezdi eve. Zenginlerin evlerinde hep muz yediklerini düşünürdüm. Muzdan uzak olmak şiirsel olarak anlatılamaz. Ben de anlatmayacağım. Kimsenin aklında “Muz edebiyatı yapıyor o.” diye kalmak istemem. Ama muzdan o kadar uzak olmak ki, tadını unutmak ama çok güzel birşey olduğunu bilmek. Muzdan o kadar uzak olmak ki, yolda muz kabuğu görünce “Tom ve Jerry”de olduğu gibi üstüne basılınca, kayılıp kayılmadığını kontrol etmek.

Domatesin muzdan pahalı olması çok önemliydi bu yüzden. Muz onlardan, domates bizdenmiş gibi gelir bana. Yoksa ananasın muzdan pahalı olmasının hiçbir önemi yok. Domatesin muzdan pahalı olması iktisadi bir olay değildi benim için. Ne kadar lanet ettiğim ne kadar canımı sıkan şey varsa düzelmeye başlayacağını düşündürtmesiydi.

Bir ara Ekvador cumhur başkanı Türkiye’ye geldi. Muz vergilerinin indirilmesini rica etti. Halkı muz yetiştirerek geçiniyordu. Bizim için domates neyse onlar için de muz oydu. Bu ziyaretten bağımsız olarak muzun fiyatı domatesin fiyatını geçti bir zaman sonra.

Sonra yine zaman geçti, hep geçer tek yönlü bir harekettir bu.  Mevsim kıştı. Öyle çok yoluna girmedi bir şeyler. Zaten sosyalistlerden de hiç ses çıkmadı.

Ve Bağlacı

Ruhumu görünmez âlemlere gönderdim,
Ahiretten haber versin diye:
Geri gelip bana dedi ki,
“Cennetle, Cehennem benliğimde.”

(Dorian Gray’in Portresi’ndeki Hayyam rubaisi)

Prensli masallar ilgimi çekmedi hiç.

Motorola deyince aklıma Cem Uzan gelir. Sonra Google aldı, o bile hale yola sokamadı.

Goethe, İlluminati muhabbetlerinden sıkılıpta yazmış olabilir mi Faust’u? Senle illuminati hakkında konuşmak isteyene önce üçgenin alanını sor, bilirse konuşursun.

Hayatın gizi sanattır diyor Oscar Wilde. Din ise benim diyor. Mevlana, Nesimi, Pir Sultan gibiler ikisini bağlamış birbirine.

Ağlamak istediğinde ağla, gülmek istediğinde gül. Ve saçların hep dalgalansın rüzgarda. Bu sonuncusu önemli.

“Yabancının gözünde yabancı sensindir, uzaylının gözünde uzaylı sensindir.” diyor Gintama’da.

Birisi size yıllar sonra konuştuğunuzda “Ben çok değiştim.” diyorsa, o adam boş adamdır. Aynı tas aynı hamamdır onda.

Herşey tesadüf olabilir, dört yıldır ilk kez yaz yağmuruna, seni dört yıldır ilk kez gördükten sonra yakalanmamdan başka.

O kadar yalnız hissettim ki nüfus müdürlüğünün sitesinden nüfusa kayıtlı mıyım diye kontrol ettim.

Aynı olayın etkilerine tekrar tekrar üzülmek insanın çıkmazı. Sınavının kötü geçtiğine üzülüyorsun, sınav sonuçları açıklanınca üzülüyorsun, harf notuna geçince tekrar üzülüyorsun. Aynı olayın devamı ama tepki hep yeni.

Ben sana çok aşık olayım, sen bana yüz verme..

Sherlock izlemeye başladığımdan beri sokakta gördüğüm insanlara bakıp çıkarımlar yapmaya çalışıyorum. Geldiğim nokta “Gezmeye gidiyor galiba.”

Tüm dilin yükünü bağlaçlara atmışız sanki.

“Yunanistan’ı kartla harcadık!” Bu ne gereksiz bir haber başlığıdır? Bir fesatlık, bir görgüsüzlük var. Sanki bir sonraki cümle “Yunanistanı kumar masasında verdik.” olacak. Ayrıca kartla kaç tane Yakut (Saha) Cumhuriyeti harcadık meraktayım.

Ben sana mesaj atma bahanem olsun diye tüm müslümanlar aleminin kandilini kutladım.

Dünyadaki en itici kelime “yüzünden” kelimesi.

Madao : Kaybecek hiçbirşeyi olmayan düşmüş adam.
Madao : İşsiz yaşlı adam. Gintama’dan ve aklıma gelen Madao tanımlarını eklerim buraya. Olumsuz kelimelerin bir kısmını alın ve bir “Madao” tanımı oluşturun. “Çimenlerde yatan ama hala işsiz adam” gibi. (Japonca olsa olurdu) Daha çok bahsedeceğim Madao’dan. Madao denilince aklınıza gelen birşey mutlaka olsun.

Bir erkek asla geçmişsten bahsetmez. (Yine Gintama’dan)

“Raskolnikov izliyordu..Tuhaf, aldırmaz, ilgisiz bir tavırla izliyordu.”

İnsan, içinde sürekli birşeylerin olacağı ve herşeyin artık değişeceği gibi garip bir hisle yaşıyor sanırım. Sonra hiçbir şey olmuyor.