AYAK İZLERİNİN ‘SON BASKI’SI

Yaşam felsefesinin bir kıyısında geziniyorken, bir düşün sessiz kıvılcımlarında can bulmaya başlamıştı hayat.


Küçük bir pencerenin gerisinden dışarıyı seyreyliyordu. Hava kapalıydı, gökyüzünün maviliği grimsi bir koyuluğa bırakmıştı yerini. Çok zaman geçmeden penceresinin camını ıslatmaya başladı yağmur damlacıkları. Bir süre izleyip durdu yağmurun hırçınca yağışını. Hafiften bir karanlık çöktü odasının içine. Işıkları açması gerektiğini düşündü ve anahtara dokundu. Fakat durum değişmedi. Elektrikler kesilmişti. Bir mum yaktı. Dağınık olan masasının bir köşesine yerleştirdi yakmış olduğu mumu. Karanlığın gölgesine sığınıp duvarlara göz gezdirdi. Duvarda asılı duran bir tablo çarptı gözlerine. Gözlerini kapayıp üzerinde düşünmeye başladığında bir hayalin içinde kaybolurken buldu kendisini.
Gözlerini açtığında kuraklığın içine gömülmüş, kum taneleri vücudunun her bir noktasına çoktan ulaşıvermişti. Doğruluverdi birden, üzerini silkelemeye başladı. Önünde kime ait olduğunu bilmediği ayak izleri uzayıp gidiyordu. Yapayalnızdı. Bir çölün ortasında sıcaktan kavrulurken tenine dokundu rüzgâr, sildi geçti geride kalan ayak izlerini. Ortalık toz dumandı. Susuzluktan çatlamış olan dudaklarına inat vücudu terden sırılsıklamdı. Yorulmuştu. Onca iniş çıkıştan sonra dinlenmesi gerekti. Kum taneleri üzerine uzanıp izlemeye başladı geceyi. Sessizdi.
Yaşam boyunca akıp giden bir nehirdi içinde beliren. Suya atılan taşın oluşturmuş olduğu yeni bir halkaydı düşlerinde meydana gelen.
Üzerine bir ağırlık çöktüğünü hissetti yenik düştüğü uykunun ardından gözlerini açtığında. Sırtında anlamsız bir şekilde meydana gelen ağrıyla boğuşurken kum tanelerinin olmadığını ve sert bir zeminde uyandığını fark etti. Tuhaf bir andı. Zamanın hangi diliminde olmadığını bilmese de, zaman su gibi akıp gidiyordu. Yürümeye devam ettiği sırada gördüklerine inanamadı. Önünde kime ait olduğunu bilmediği ayak izleri hala uzayıp gidiyordu. Yapayalnızdı. Ayak izleri boyunca ilerledi. Varmış olduğu nokta bir nehrin kıyısıydı. Büyük bir hayranlıkla etrafına bakındı. Önünde büyükçe bir camii ve bu camiinin ötesinde büyükçe bir park uzanıp gidiyordu. Yağmur yerleri ıslatmış olduğu gibi onun teninde varlığını hissettiriyordu. Nehrin kıyısında ayak izlerini takip ederek ilerlemeye devam etti. Derin bir nefes aldı ve gözleri nehrin karşı kıyısında yer alan ‘Saat Kulesine’ takıldı. Durmaksızın ilerledi ve nehrin bir ucunu diğer bir ucuna bağlayan ‘asma köprüye’ vardı. Ayak izleri onu bilmediği bir yerlere sürüklüyordu. Büyük bir heyecanla ilerledi yağan yağmura aldırış etmeden.
Hayat, önüne hangi fırsatların çıkacağını bilmeden yola devam edip yaşam belirtileri sahneleyen bir tiyatrodur.
Sessizlik bozulmuş ve ayak izleri son bulmaya başlamıştı. Sesin olduğu yere doğru ilerledi. Nehrin kıyısında, asma köprünün hemen yanında yer alan mekânın basamaklarını tırmandı birer birer. Kapı açıldı ve gülümseyen bir yüz karşıladı kendisini. Daha önce kendisi için ayırtılmış olan yere oturdu ve sıcak bir bir’likteliğin içinde bir’leşmeyen tüm umutlarının bir’leşmeye başladığını hissetti. Görmüş olduğu yüzlerin hepsini tanıyordu. Kadehler kaldırıldı geceye, şarkılar mırıldanıldı. Keman yayları üzerinde gezinen parmakların notalarında bütün ruhlar okşandı. Yazının kaldığı yerde sözler uçuşup duruyordu.
Yalnız değildi artık. Takip etmiş olduğu ayak izlerinin ‘Son Baskı’sının kendisine ait olduğunu anladı. Zamanın hangi diliminde yer aldığını anımsayıp bulmuştu kendisini. Gecenin sonunda hep o söz vardı aklında:
“Söz uçar, yazı kalır.”

 

moerath thas

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir