BİLİNMEZE SALLANAN EL: Umut


Yüzüne arada bir bakarak yanında yürümeye devam ediyorum. Anlatıyorum ben, dinliyorsun. Susuyorsun yine.

Susunca tamamlanıyor çerçeve, gülümsememiz söylenmeden çekiliyor fotoğrafımız bir dilenci tarafından ve o anda giriyoruz uçları belirli karenin içine. Sen ve ben, ama görüyorum ki fotoğrafta dilenci de var. Elini açıyor… Meğerse ücretini istemek içinmiş elini açmasının nedeni, yüzüme bakıyor, çirkin çıktığımı söylüyorum anlamıyor, yaşadınız ödeyin der gibi ayağını yere vurarak istiyor bedeli, diyorum ki sende çıkmışsın bu karede, dinlemiyor, sinirleniyorum gül de almıyorum çiçekçi kadından, zaten o da yaşını bilmeden abla diyor sana.

Giderek uzaklaşıyor insanlar, sesler de azalıyor sanki. Susarak ilerliyorsun ellerimin arasında, sen de susunca fark ediliyor sessizliğim, o da anlıyor artık yüklenmiyor daha fazla, ne zaman kollarını geriye atıp arkasına yaslansa içine daha çok müdahale eden bir senle karşılaşmak onu rahatlatmıyor;  yüzü biraz değişiyor, konuşmaları aksıyor, sanıyorum ki bir şey düşünüyor ama ses çıkartamıyor bana…  Yüzüme bakınca öyle bir şaşırıyor ki, ne zevkli onu öyle izlemesi, daha yeni yeni tadıyorum bu duyguyu… Yıllardır beklediğim her şeye inat ben de gülümsüyorum ona göz kırparak.

Nasıl bu kadar sıkıştırmış beni kendine, üzerimdeki sis bulutunu parçalayacak bir güler yüz göndermiş de geç görüyorum onu… Yaş-l-anası olmuş çıkmış oyunun adı.

Aradığım şeye yaklaştığımı hissettiğimde, bazen bilerek yakalamak istemeden dolanırım etrafında, sesini duymak isterim ona yaklaşırken ki soluk alıp verişini mesela…

Sisler açılması zor bir kilit gibi sıkmıştı yüreğimi, geldikçe geldi üstüme, kendime çekildim…

Kısaltmaya çalışmak zaman kaybıydı benim için parolanın boyunu, ama uzadıkça da uzuyormuş vermezsen ağzının payını,  paslı cüssesi şimdiden aşmış boyunu, kaçırdığım onca zevkli ana acıdım şimdi, dalgaya alacak kadar güzelmiş seninle uğraşmak… Sen ki bir paslı kilit, sen ki bir demirden kanat, ne açılmaya meylin ne de uçmaya, öylece uğraşılmak için duruyorsun önümde. Sen ki benim kalbim; en nasır tutmuş yanım. Eski uğraşlarım geliyor aklıma, benim gibi olacağını sanıyordum, çünkü durmak bazen zaman kaybı; şimdi düşünüyorum da beklemeyi seçen de bendim. Zamanla anlaşma yapmış gibi üstelik… O da gelmiş de gelmiş üstüme, benim demirden kanatlarım uçmayı değil paslanmayı seçmiş, belki de zaman şimdi, bu kadar da basit değilmişim, sadece bir zırhımı düşürdüm o da seni görebilmek için, gözümü bile kapatmışım sana bilmiyordum.

Gördüklerimden pişman olma yaşım daha erken belki, uçurduğumu sandığım aklımda yerine oturunca sıkıcılaşan hayata bir tekme attım, hırçın bir ilişkiydi bizimkisi; dalgasında boğulmadan önce ses çıkartmadan bekleyip birden çığlık atıyordum, şimdi iğne batsa elime yaygara kopartıyorum. İsteğim onu sessizliğime alıştırmamak, ne zaman ki öğrendim; geriden takip ettiğim kendi rolümmüş, rol yapmasını bilmeden oynamaya çalıştığım tiyatro sahnesini andıran deli kalabalığı unutup gittim, görünmekten ibaret değil yaşamak, hissetmek de gerek, elime iğneyi de bundan batırdım. Duymayı unuttuğum kendi sesimi insanlardan önce kendime duyurmak için…

Daha açık söyleyeyim soyuyorum hayatı, kendisinden vazgeçmeme sinir oluyor, yoldan geçmeme de; duyduğum her seste afallıyor, müdahale edemeyince çıldırıyor.

Biraz önce sardığım el seninkiymiş. Oysa ben şimdi hayatının elindeyim. Elinin içinden serçe parmağını kopartarak iniyorum koşuşturan insanların arasına, yine sahnedeyim, yeniden amatör fotoğrafçıyı görmek güzel olmuyor tabi ya da çiçekçi periyi… Tanımadığım insanları anlıyorum geçerken yanlarından bu kez, nelere canları sıkılmış nelere sinirlenmişler bugün düşünüyorum, çok da umurumda olmuyor onların beni görmesi, bilmesi, tanıması, benim de onları tabi. Hatta tanımadan daha çok seviyorum onları, çünkü zararları bana değil çoğu kez kendilerine. Ama tanıdığım kişilerin başkalarında bıraktıkları hasarları görmek beni sinirlendiriyor, bu kez de kulağını ısırıyorum hayatın, çünkü duyman lazım beni! Istırap sahası geniş, mantık sahası dar olan vurdumduymazın beni duyacak hali yok, hala kendi ritminde yürüyor insanlar; ama biraz önce biri öldü, diğeri kaçtı, yine tehlike saçıyor rüzgârlar, bunu gözüme toz kaçırarak yapıyor, çekinmeden ama gözümü kapatarak…

Gizlice kuşattığı belirsiz bir zarda kaybolan, kendini ifade etmeye zorlanan, dinleseler bunun tersine oldukça başarılı olduğunu anlayacakları bir kıza rastladım geçen gün.  Düşünmeden geçtim karşısına oturdum bana dokunmaya çalıştı ama izin vermediler, gözüne toz kaçmış, ona bir yol açmak istedim, eline bir kalem verdim;  kalemle çizecekti hayatı (sevecekti o, bilmeden sevecekti insanları, sonra bizi de sevecekti belki, doğmayan çocuğumuzun arkadaşı olacaktı ileride) ama kırdılar kalemini umudun ve yeniden demire dönmesini istediler hayat-ı vücudunun…

Başlangıcını göremediğim sonlara yenildim o an, asırlık umutların gerçekleşmesi için bir dilektim, kalabalığın başını döndürdüğü aslında ıssız olan dar sokaklardan geçtim, bekâr yalnızlıklar tanıdım ve sevdim, ayrılmak her seferinde zor oldu kendimden, tükenince umutlarım nasılsa dönecektim, farklı dünyaları yaratan içimdeki kötülüğe kızdım, savaşan insanların hep çocukları vardı; olacaktı da… Dünyaya açılan her kapıda bir eşik olacaktı, atlamak zorunda kaldığımız evreler, geçmekte olduğumu devreler… O sana okşattığı saçlarında hüküm sürdüğü zaman mutlu… Bir durak sonra ineceksin düşlerimden ve ben kaldığım yerden geriye saymaya devam edeceğim acaba kaçıncı durakta mola vereceğim?

Kareler hep böyle yarım, eksik ve bir o kadar da hür ayrıldılar yanımdan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir