&Bu ne biçim hikaye&

Sıcak bir yaz akşamında içini ısıtan ilk sözcüğü buz gibi bir dondurma oldu. Sadece kendi içini de ısıtmadı. Düş görüp de hayra yoran ben içimde bir sızı hissettim, giderken bile gülüyor olmalıydı. Hem sıcak hem soğuk ama yine sıcak, bu işte bir tuhaflık olmalı. O halde, sıcak havaya biraz daha hüzün katmak isteyen varsa buyursun gelsin. Bu andan nefret ediyorum. İçinde yalnızlık taşıyan bir araba: Yeşil. Üzerinde terk edilmiş yazılarla el sallar karanlığı… Yakınından geçmiş olmalı renklerin.

Ne zaman dondurma yemeye çalışıp da yüzünü gözünü çikolataya boyayan çocuk görsem geliyorsun aklıma. O an içimin ısınmasına neden olan bir damla yaş, bugün bir tabakta bir dilim yaş pasta kıvamında; çikolatalı. Büyüdüm de yeni transfer oldum sanıyorsun başka tarz acılara. Öncekiler kadar masum değil yüzleşmeli diyorsun ama cevap alamıyorsun en sevdiğin oyuncağından, onu da yanında götürüyorsun; yeşil, mavi, sarı renkleri gözümün önünde birbirine giriyor.

Artık bu pasta da bayat geliyor vitrindekilerin yeni hazırlandıkları söylense de inanmıyorsun, tecrübelerin buna izin vermiyor. Doğum gününde ölen bir çocuğun ağlaması bile ıslatıp yumuşatamıyor hamuru, taşlaşmış ruhu, kalıplaşmış vicdanı. Huzursuzluğunda kaybolan bir gök, kuşağından ayrılıyor beli, yalnızlaşıyor renkleri, sadeleşiyor gökleri; avuç açıyor kötülüklerin dağılması için gökyüzüne, güneşin yeniden çıkmasını istiyor, yağmurun yağması için duası, onun gelmesi için bekleyişleri, yeniden gelmesi için haykırışları ama duyan olmuyor.

Biz, bir şeyi gerektirdiği gibi göremeyen insanlar, söylenir dururuz durdurmak için yere düşen bardaktaki suyu. Kaç hikayeden döndü, kaç masal kaçırdı ardında gözü yaşlı çocukları. Okunmamış bir masal istiyorsun madem, sen niye yazmadın. (Güzel değil belki cümlelerim tdk’dan özürler dilerken)İzin ver bir başını çıkarsın o çocuk, bakalım dünya için neler söyleyecek öğretilmeden kelimeler…

Yazılar ve kişiler alakasızdır bazen, ayaküstü sohbet gibi gelir karşılaşmalar. Tesadüflere hayran kalırsın kaşlarını çatarak, ağzın açık, ona bile fark ettirmezsin durumu. Şarkının bilmem kaçıncı dönüşü, başa sar hayallerini hadi sende. Beni ıssız bir türküye emanet etmeyi seçiyorsun ve ben çobansız kalmış köyün yeni çobanı oluyorum. Koyunların oluyor, kavalım, hüzünlü ezgilerim, sonra sen koyunlardan biri oluyorsun ve sonra bir kurt geliyor. Bu ne biçim hikaye deyip uyanamıyorum da…

Suya düşen bir yaprak oluyorsun sonra uçları yukarı doğru kıvrılmış kayık gibi olmuş, biraz daha kuru bir yere düşse zaten ezilecek, önceden ezdikleri için aldırış etmeden yüzüyorsun bir daha gelecek bir yolcu bile götüremeden yanında… Aklımda kalan bir haykırıştı suya düşen aksin, rüyadan uyanıp da sıçramak gibi ama rüyayı sonradan görüyormuşsun, gerçekliklere inat.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir