O şarkı.. O bahçe..

İşte yine o şarkı.. 

Rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz…

Dinledikçe bu şarkıyı insan bekleyecek birilerinin olmasını arzuluyor.. Hiç gelmese de .. Biri olmalı diyor.. Susuyor..

Çocukken..

Babam bahçede annemin yaptığı kahveyi yudumlarken bir yandan sigarasını içer mırıldanırdı sözlerini.. Aşkın Tuna yazmış olsa da bu sözleri..  Güneşin  ışıklarını hatırlıyorum, göz kamaştıran yansımaları.. Bahçedeki her bir çiçeğe vurur renkler gözlerimi alırdı.. Mahalledeki en güzel bahçe bizim bahçemizdi..  İlkokulda öğretmenine en güzel çiçekleri götüren bendim.. Çiçeklerimiz herkesi kıskandırırdı.. Kimselerde yoktu kırmızı zambak, rengarek kasımpatları, sümbüller.. O kolonya çiçeği ağacı.. Ah o koku.. Babam kokardı .. Akşamları sarardı o koku evimizi.. Mutluluktu adı bunun.. Bilirdi herkes.. Mutluyduk biz..

Şarkı yine çalıyor.. Yine Zeki Müren.. Sözler yine Aşkın Tuna ..

Ama şimdi bahçede kahvesini yudumlarken bir yandan sigarasını içen bir yandan şarkı mırıldanan babam yok.. O bahçe de.. Yıllardır yaz akşamları kokmuyor kolonya çiçekleri.. O koku da yok.. Güneş vuramıyor hiç bir bahçeye beton duvarlara çarpıyor geri dönüyor çoğalarak kendini ışıtıyor yalnız..Güneş de yalnız..  Öğretmenine çiçek götüren çocuklarda yok.. Bahçemizi kıskanan insanlar da.. Yoklar..

Şarkı çalıyor da.. bekleyecek kimsemiz kalmadı yazık.. Beklemeyi umacağımız birileri de yok artık… Gidenlerin hiçbiri dönmüyor.. Zaman gibi giden insanlar da geri dönmüyor..

Ah çocukluk bildiğim yaşım.. Nerdesin… ???

Düş’ün(me)ce…

Düş bir düş’e..

Düşe kalka düşün düş’ü..

Düş bir düşüşte.. Düş’ün olsun düştüğün düş’ün..

Düşün bir düş’ü.. Düşerken düş görüşünü..

Düşünmeden düşme düş’e.. Düşersin düşünerek düş’ünün içine…

                                                                                                  

                                                                                                             

Düş’ün(me)cem-de  bir    d

                                               ü

                                                        ş 

                                                                  var..

Korkuyorum düş’ünmeye..

Bir varmış bir yokmuş hikayesi bu..

Yağmur yağıyor.. Arap Kızı’nın pencereden bakması kimin umrunda..  Hayatı almışım kaleme.. Kalem en tükenmez yerde tükeniyor.. Hayata mı dayanamıyor kelimelerime mi bilmiyorum.. Ama bir sorunumuz var belli ..

Kırmızı başlıklı kızın başına gelenler kırmızı başlığından mıdır düşünüyorum.. Neden Kurt suçlu mesela.. Doğasıydı karnını doyurmak..  Ama bilemezdi uzun yıllar sürecek olan bi hikayede vahşetle anılacağını ve bütün çocukların ondan nefret edeceğini..

Evvel zaman içindeyken  kalbur da  saman içinde ne arıyordu  bir fikrim yok… Anlayamadığım sözlerle başladı dinlediğim bütün hikayeler..  Ve bütün hikayeler mutlu sonla bitti.. Şimdiyse kokoş bir perinin  sihirli bir deynekle hayatı değiştiremeyeceği aşikar.. Kül kedisi belki Prensle mutlu oldu ama bilinç altında o mutfakta geçirdiği zamanların ezikliğiyle hatırlıyor geçmişini..

Develer tellal iken pireleri deve yapmaya bayılıyorduk.. Haberimiz yoktu  pirelerin berber olacak kadar kabiliyetli olduklarından…  Çocukluğumun hayal balonları tek tek patladı, severken bir sokak köpeğini aslında pirenin zararlı bi parazit olduğunu  anlayınca kabarmıştı elim yüzüm kaşıntıdan.. Ve çok geçti artık.. Büyümüştüm..

Yağmur hala yağıyor.. Arap kızı kendini farkedecek birilerini gözlüyor pencereden.. Oysa tadını çıkarsa yağmurun.. Camları buğulandırsa nefesi ve isimler yazsa  ..Silse.. Yazsa.. Silse..  Sıkılıp yağmura çıksa.. Dışardan kendi penceresine baksa.. Farketse kendi kendini.. O da büyüse artık..

Hayat kanalizasyona yuvarlanan madeni para kadar çabuk geçiyor ve tutulamıyor zaman.. Zamanla oyun oynamayı seviyoruz  bir ileri bir geri alıyoruz saatleri.. Amacımız güneşin güzel yüzü.. Gerisi faso fiso..

Ben bunları yazarken kendimi pencereden dışarı bakarken hayal ediyorum.. Arap kızı olamayacak kadar beyaz tenim ve farkedilmekte umrumda değil.. Keyfim yerinde.. Tecavüze uğramış Polyanna’nın “acımadıkiiii acımadıkiii” gülüşleriyle bakıyorum etrafıma…  Ve bütün iyi niyetimle gülümsüyorum bir zamanlar sonuna kadar inandığım hikaye kahramanlarına..

Anladım.

Yedi yaşımdaydım. Gri akşamüstleri olan bir kentin ayak parmaklarını donduran soğuğunda en çok özlediğim babamdı. Gelmeyeceğini anlayınca üşüyen hayallerimi de alıp eve dönerdim.

Denizlerin atlaslardaki gibi mavi olmadığını anladığımda sekiz yaşımdaydım.  O gün, düşlerimdeki bütün mavileri açığa aldım. “Ne bekliyordun ulan eşşoğlueşşek” olmuştu babamın tesellisi..

Ve şimdi.. Ne kadar zaman geçtiğini saymıyorum artık. Çünkü ben hep; bırakıp gittiğin yaşta kaldım. Denizlerin saydamlığını, babamın bazen gelemeyebileceğini, düşlerimdeki renksizliği anladım da, bu yaşıma geldim yokluğunla nasıl başa çıkmalıyım, işte onu anlamadım.

Ama biliyorum, geçecek birgün.  Kaç bin yıl kaldı şunun şurasında seni unutmama ?