Deniz, Özlem, Eylül ve Aşk

Aşkın ne demek olduğunu” söyleyebilir misin bana sevgili?
O diyalektik tutkuyu “gözyaşlarının hüzünle dansı” olarak dile getirebilir yahut “kahkahaların mutlulukla enstantanesi” olarak adlandırabilir misin?
Denize yakılan özlemi”, “eylüle duyulan aşkı” hangi söz öbekleriyle açıklayabilirsin?
Hangi “deyim”, hangi “atasözü” özetleyebilir içimizdekileri?
Hangi “yeraltı edebiyatı” sonsuzlaştırabilir “okyanusumsu duygularımızı”?
Hangi “melankolizm” hesaplayabilir “yüreğimizin debisini”?
* * *
Deniz” de var şu an içimde, “özlem” de var, “eylül” ve “aşk” da var…
Sensizliğin kıyılarına” vuruyor artık gemilerim, “kapitalist sandalların meteliksiz balıkçıları” benim için söylüyor deniz türkülerini…
Bir “balıkçı meyhanesi” oluyor hüzünlerim, “içtiğim birkaç bira” neşelendiriyor beni…
Aşkın kördüğüm sahilleri” yakamozunu saklamakta şimdilerde…
Ağlıyorum aslında ben, sözcüklerim dile getiriyor “içimdeki özlemi”…
Biraz “hüzün” kokuyor nefesim, biraz “masal”, biraz “şiir”…
* * *
Ağlıyorum durmaksızın, “gözyaşlarım sözcüklerim oluveriyor”…
Dokunmak gerek o “gözyaşlarına”, dokunmak!
O “sözcüklerden” nice anlamlar çıkarmak gerek!
Çünkü o “gözyaşları” ve “sözcükler”, eylülde dökülüyor “gözlerimden” ve “kalemimden”…
Şiirlerin hangi dizesinde yer almalı sence, “o ketum çığlığım”?
Hangi mısrasında alevlenmeli “hecelerim”?
Hangi şairin gözyaşlarına karışmalı, “aşkımtrak özverilerim”?
Aheste aheste”, hangi seste yükselmeli dilimin ucundakiler?
* * *
Deniz özlemle”, “eylül aşkla” beraber bu akşam…
Deniz” ve “aşk”… “Özlem” ve “eylül”…
Hepsi “sana olan tutkumun sözcüksel bir görünümü” sadece…
İster öyle, ister böyle…
Her türlü dile getirebilirim bu “dörtlüyü” ben…
Denizin özlem ve eylüle olan aşkını”, “aşkın ve eylülün denize duyduğu özlemi”, “özlemi aşk denizinin mavisiyle buluşturan eylülü” dökebilirim kelimelere…
Senin içindir çünkü bu “cümlelerim”, senin içindir çünkü bu “benzetmelerim”…
* * *
Deniz”, “özlem”, “eylül” ve “aşk”…
Bir deniz kıyısının “hüzünlü bir akşamı”nda buluşuyorlar yine…
Ne “deniz özlemsiz”, ne “eylül aşksız” olabiliyor bu mevsim…
Deniz özlemi”, “özlem denizi” ya da “eylül aşkı”, “aşk eylülü”…
Duyguların eylülle buluşması”, “kaygıların aşkla vedalaşması”…
Ve daha nicesi nicesi…

Demir Özlü’den “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”

Ne kadar da güzel özetliyor Onat Kutlar, Demir Özlü‘yü…
Diyor ki onun için:
Berlin, Paris, Prag, İstanbul, Stockholm, Amsterdam arasında mekik dokudu… Ona edebiyatımızın en ilginç erotik pasajlarını yazma fırsatını veren kadınlar gibi, kentler de Demir Özlü’nün sevgili kahramanları oldu… Ve yolculuklar elbette…
Bir bahar gününde tanımıştık onu…
O romantik insanı Çukurova Üniversitesi‘nin bir konferans salonunda içselleştirmiş, edebiyat edebiyat bakan gözlerinde evrensel sözcüklerinin heceleri oluvermiştik…
Öylesine dikkatli dinliyorduk ki, sanki bir saniye kaçırsak çok şey kaybedecek gibiydik…
Romanlardan, öykülerden bahsediyordu Demir Özlü
Dostoyevski‘den bahsediyordu, onun “Kumarbaz”ından…
Kitap okumazlığın bir toplumun başına neleri açtığına ve açacağına ilişkin örnekler veriyordu durmaksızın…
Goethe‘nin de çınlatıyordu kulaklarını, Victor Hugo‘nun da…
Birkaç saatlik bir buluşmaydı oysa, ama üzerimizde derin mi derin bir etki bırakmıştı….
Şimdi ise eylülü soluyorduk birlikte…
Sen bir köy evinde, bense denizin hemen berisinde “eylülün hüznüyle” demleniyorduk, kendi sessizliğimizde…
Şehirden uzaklaşmak bu olsa gerekti, belki de…
Şehrin “monotonluğundan”, şehrin “sıradanlığından”…
Hem senin için, hem benim için…
* * *
Demir Özlü‘nün seçme öykülerinden oluşan bir kitabı var şu an elimde…
Denizin esintisi eşliğinde “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz” (Dünya Kitapları) adlı kitabını okuyorum, eylülün pullarıyla bütünleşircesine…
Berlin, Paris, Prag, İstanbul, Stockholm, Amsterdam arasında mekik dokuyan Demir Özlü‘nün iç yolculuğuna tanık oluyorum…
Deniz kıyısında dolaşıyorum ardından…
Balıklarla deniz kabuklarının koklaşmasını Demir Özlü‘nün sözcükleriyle eşdeğer buluyorum…
Yürüyorum iskeleye doğru, balıkçılar yok ama ben onlarla konuşuyormuş gibi yapıyorum…
İç konuşkanlığımı” kelimeleştiriyorum “hüznün yelpazesinde”…
Hazan mevsiminin yelleri” esiyor ve beni üşütüyor…
Denizin dalgası” tenimle özdeşleşiyor ve beni “eylül eylül” titretmeye başlıyor…
Ne çok şey öğretiyor “eylülün yalnızlığı” insana, ne çok şey aşılıyor “olgunluk çağlarına”…
Katre katre “gözyaşı”, katre katre “yalnızlık”!
Deşifre ediyor tüm hislerimi ve aşkın kanatlarında buluşturuyor her metrekaremi…
* * *
Aşk” ne demektir ki bir eylül buluşmasında canlandırsın yine duygularımızı…
Önce ağlatsın bizi, ardından güldürsün ve sarsın tüm bedenimizi…
Bizi bize tutsak etsin, biz konuşmasak bile konuştursun “sessizliğimizi”…
Sessizliğimizin altındaki “çoksesliliğimizi” çıkarsın ortaya…
Çıkarsın ki “farklılığımıza ilişkin bağıntı” dışa vursun kendini…
Yalnızca bizim için çözümlensin “denklemler”, yalnızca bizim için çalsın “aşk şarkıları”…
Sezen Aksu “Gülümse” şarkısını yalnızca bizim için söylesin…
Demir Özlü bizim için de yazsın bir öykü ve kelimeleştirsin “içimizdeki dışımıza taşamayanları”…
Dolup taşsın “mürekkebi”, dolup taşsın “gözlerinin ardındaki derin sezgileri”…
Ah, ah!” desin Nazlı Eray bir kez daha, Fazıl Say “Yalnızlık Kederi”ni (Doğan Kitap) yeniden konçertolaştırsın…
Ataol Behramoğlu “Bir Gün Mutlaka” şiirini bizim için yeniden okusun, Zülfü Livaneli “Güneş Topla Benim İçin”i seslendirsin ve susmasın sevgililer…
Gözyaşları” da aksın, “mutlulukları” da…
Biz yine “hüzünlerin adresinde” buluşalım, biz yine “eylülle” kucaklaşalım…
Olsun ve bitsin işte…
* * *
Demir Özlü‘nün “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”ü çok uzaklara götürüyor beni yine…
Sensizliğin coğrafyalarında volta attığım günlerle” buluşturuyor…
Sonbahar yalnızlıklarımı” çoğaltıp “kış yağmurlarında” ıslatıyor hüzünlerimi…
Roma‘da karşılıyor beni İtalyanca bir şiirle, ardından Paris oluyor gözlerimde, Stockholm‘de titretiyor kar beyaz eldivenlerle…
Caddelerinde ıslandığım kentlere gidiyorum Demir Özlü‘yle birlikte, kaldırımlarda gitar çalarak para kazanan insanları getiriyorum gözlerimin önüne…
Ardından kitaptaki kimi öykü başlıklarını bir kağıda yazıyor ve okumaya başlıyorum:
Tiyatro”…
Sokak”…
Kaldırımlarda”…
Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”…
Konyaklar”…
Paris’te”…
Akşamüzerleri Gidilen Bir Bar”…
Charlottenburg”…
Pia ile Bir Öğleden Sonrası”…
Sözcüklerdeki birleştiriciliğini” seviyorum, Demir Özlü‘nün…
Bir yaşantı”, “öykücülük”, “aşk” ve “romantizm”…
Hepsi bir arada… Hepsi çizgileşiyor bir ufukta…
* * *
Demir Özlü‘yü “Ona edebiyatımızın en ilginç erotik pasajlarını yazma fırsatını veren kadınlar gibi, kentler de Demir Özlü’nün sevgili kahramanları oldu…” şeklinde anlatan Onat Kutlar, şöyle sonlandırıyor Demir Özlü öykülerine ilişkin sözcüklerini:
Şimdi tıpkı bu güzel eylül gününün gülümseyen hüznü gibi, bir ‘melankolinin’ peşinde… Kalabalık içinde, dostlar arasında bile çok yalnız, çok güzel ve öznel bir yazarın bitmeyen iç yolculuğu…
Tıpkı bu güzel eylül gününün gülümseyen hüznü gibi”…
Melankolik” ve “karmakarışık”…
Her “yazarda” olduğu gibi, her “aşkta” olduğu gibi, her “yalnız kentte” olduğu gibi…
Eylül, eylül, eylül işte!
Bu yazının mayası da bu “hüzün”den oluşuyor…
Bu yazı da besleniyor “eylülün gözlerinden”…
Birkaç “güzel sözcük”, bir tutam “yalnızlık, bir dirhem de “sessizliğin sesi”…
Yoksa, Demir Özlü‘nün “Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz”ü bu yazının sadece bir bahanesi…

Caddelerde Rüzgâr

Dışarıda “bir eylül esintisi”…
İçeride “hüzün”, “yalnızlık”, “sessizlik”…
O şarkı çalıyor teypte, o şarkı mırıldanıyor özlemimizi:
Caddelerde rüzgar aklımda aşk var / Gece yarısında eski yağmurlar / Şarkı söylüyorlar sessiz usulca / Özlediğim şimdi çok uzaklarda
Yağmurlu bakışların” geliyor aklıma; “masalımsı gülüşlerin”, “eylül eylül kokan çiçeklerin”…
Her defasında “gözlerimde” şekilleniyor, her defasında “kristal kristal sözcükler” oluveriyorsun umutlarımda…
Konuşuyorsun “susmalarımda”, susuyorsun “konuşmalarımda”…
Beni benden daha iyi “tanıyor”, beni benden daha iyi “biliyorsun”…
Konuşkan” yanımsın, “duygusal” yanımsın…
* * *
Yağmurlu geceler” sisli bulvarlarla buluşuyor bu akşam…
Caddelerde rüzgar” var; “akıllarda aşk”, “sözcüklerde eylülün ta kendisi”…
Sokak lambalarının her birinde “ayrı bir aşk hikayesi”…
Gözyaşları”, “sevinç çığlıkları”, “ayrılık yok oluşları”…
Sevdanın her türlüsü…
Öylesi, yahut böylesi…
Ne boyutta olursa olsun düzeyi…
En “yakınlaşmalısından” en “uzaklaşmalısına”…
Dudakların “konuşmalısından” hislerin “sarhoş olmalısına”….
Gözlerin “damlalaşmalısından” ellerin “tutuşmalısına”…
* * *
Caddelerde dizeleri var “şairlerin”…
Öyküleri var “ayrılıp yeniden kavuşan sevgililerin”…
Şiirlerinden dökülen mısraları”, “şarkılarından çalınan notaları” var…
Eylülün hüznü” var caddelerde, “eylülün düşleri”…
Bir “şehir” var, “bir şehrin hikayesi” var caddelerde…
Yıkık bir şehrin hikayesi”, “ıslak bir şehrin hikayesi” var…
Yalnızlık” var, “yalnızlık”!
Korku” var!
Çığlık” var!
Gözyaşı” var!
* * *
Caddeler “rüzgara” aşık; caddeler “yağmura”, caddeler “hüzne”…
Sevgililerin gülüşlerine” aşık caddeler…
Hepsi bir arada bu akşam, hepsi bir arada!
Rüzgar” da var, “yağmur” da var, “hüzün” de var…
Ve tabi “sevgililerin gülüşleri” de…
Ayrı bir güzelliktir “eylül”, ayrı bir güzelliktir “sonbahar”; rüzgar saçlarımızdan tutup deniz kıyısına sürüklerken bizi…
Yağmurdur”, “fırtınadır”, “dalgadır” işte o an tüm duygular…
* * *
Duygularımın karmaşasıdır” belki de bu yazdıklarım…
İkinci el sözcüklerle” kurulmuş cümleler toplamıdır…
Ara söz öbekleriyle” nihaileştirilen paragraflardır…
Ama olsun boş ver…
Bu seferlik de böyle olsun…
Biz yine söyleyelim şarkımızı, biz yine canlandıralım özlem yüklü duygularımızı:
Caddelerde rüzgar aklımda aşk var / Gece yarısında eski yağmurlar / Şarkı söylüyorlar sessiz usulca / Özlediğim şimdi çok uzaklarda

Eylülle Ağlaşmak

Eylülün gözyaşlarına” dokunuyor musun, bak yağmur (!) yağıyor…
Dokunuyor musun gözyaşlarına, “sonbaharın”?
Eylülle ağlaşmak” diyoruz, biz bu hüzne:
Eylülle konuşmak”, “eylülle göz göze gelmek”, “eylüle aşkı öğretmek”…
Hüzün ve “aşk”! Hüzün ve “sevgi”! Hüzün ve “susmamak”!
Susmayacağımız bir mevsim, “sonbahar”…
Duyguların konuşkanlığıdır”, bu mevsim…
Eylüle aşkı öğreten, eylülle göz göze gelen, eylülle konuşan bir mevsim…
* * *
Yalnızlığın” ve “sessizliğin” dönemecinde buluşuyoruz biz, bu gece yarısı…
Geceleri seviyoruz; gecelerin “karamsarlığına” (!), gecelerin “katran karası (!) düşlerine” aşığız…
Bir tutam “hüzün”den, bir tutam “aşk”tan alıp “bir eylül fotoğrafı” çıkarıyoruz…
Eylülün gözyaşları”yla “sonbaharın yağmurları”nı buluşturuyoruz duygu yüklü paragraflarda…
Eylülle ağlaşan sevgililerin” gözlerinden akan aşkı kelimeleştiriyoruz tüm çıplaklığıyla…
Eylül “limanımız”, eylül “sığınağımız”, eylül “barınağımız”…
Kaldırıyoruz tüm “ambargoları”, sevgiye ve aşka dair!
Sevgisizliğin”, “aşksızlığın”, “özlemsizliğin” diyarına kırbaçlar fırlatıyoruz…
Cezalandırıyoruz “yüklemsiz” ve “öznesiz” kurulmuş tüm cümleleri…
* * *
Eylülle ağlaşıyoruz gülüm, eylülle ağlaşıyoruz!
Eylülün ıslaklığını” tüm hücrelerimizde hissediyoruz…
Konuşkan yanımız” şairlerden geliyor, şairlerin şiirlerinden…
Bir Ataol Behramoğlu‘yuz o yüzden; bir Attila İlhan, bir Nazım Hikmet
Çok şey öğreniyoruz “yaşadıklarımızdan”, aşka ve sevgiliye “mecburuz”, “Piraye” için çarpıyor yüreğimiz…
Bir “Cem Karaca şarkısıyız”; bir “Barış Manço şarkısı”, bir “Zülfü Livaneli şarkısı”…
Kırkbeşlik plaklarda” dönüyor sevdamız, türkümüz “melengiç kahvesinin dumanında” tütsüleniyor…
Buram buram “Anadolu” kokuyoruz; buram buram “dağ”, buram buram “akarsu”!
* * *
Eylülle ağlaşmak” ne demektir, gülüm?
Ne demektir, “eylülün gözyaşı dökmesi”?
Denizkestanelerinin yalnızlığı” mıdır, yoksa “denizyıldızlarının ışıltısı” mı?
Kumdan kaleler” midir, yaz sonu yerle bir ettiğimiz; “çakıl taşları” mıdır, çocuk düşlerimizde çoğalttığımız; yoksa “midye kabukları” mıdır, kırmızı şarap aşkları yudumladığımız?
Tarif edebilir misin sevgili, üzerimize dört mevsim “hüzün yağmurları” yağdırtanı?
Bizi bize tutsak edeni?
Nazlı Eray‘ın sözcükleriyle Fazıl Say‘ın notalarını tenimizde esmerleştireni?
* * *
Ah, ah sevgili!
Belki de tam burada başlıyor, “eylülle ağlaşmak”…
Ah, ah!” demekte başlıyor…
Gözyaşları” kuramadı hala eylülün, dinmedi “yağmurları” sonbaharın…
O zaman şimdi “ağlamak” zamanı, sevgili!
Ağlaşarak anlaşmak zamanı”!
Ah, ah!

Merhaba Dostum Hüzün!

İşte “eylül”!
İşte “sonbahar”!
İşte “hüzün”!
Nasıl da sonsuzlaşıyorlar “gecenin ıssız caddelerinde”…
Nasıl da çoklaşıveriyorlar “yıldızların gülümsemesinde”…
Gece “yalnızlık” kokuyor; gece “karanlık”, gece “sessizlik”…
Eylülün hüznü” ve “sonbaharın hüznü”…
Daha da 23 gün var “ekinoks”a ama…
Olsun yine de…
Hissetmek “sonbaharı”, hissetmek “sensizlikteki seni”…
İnan çok güzel…
* * *
Biliyorum, biraz “karamsar” duygular, biraz “gri bulutlu” kaygılar hakim sende şu sıralar…
Ordan oraya savrulan sonbahar yaprakları gibi” uçuşuyorsun semada…
Güvercinler” yoldaşın, “martılar” arkadaşın…
Birisi “barışın” kanat çırpışı, birisi “deryadeniz duygularının” göz kırpışı…
Ah, ah!” diyorsun, biliyorum…
Ama bak “eylül” gülümsüyor artık bize…
Eylülde “aşk” da başka; “ağlamak” da başka, “gülmek” de…
Eylülün hüznü” yağdıracak “gözyaşlarını”, bak göreceksin ve ıslatacak bizi…
Ve gökyüzünde şunlar da yazacak kimi zaman, tıpkı “mahya ışıkları” gibi:
Karanlığın biriktiği boşlukta bir güz sancısı…
Bir iç sıkıntısı, karamsarlık, ufukta bir çizgi gibi…
Yaşama bilgeliğin içinden kopan bir fırtına, yapışkan sözcüklerle geçen bir yaşam…
Sabahların çiçeklenmiş düşlerinde açılan…
Karanlığı taşıyan bir rüzgarın uğultusu, terli bir fırtına bulutlarla kaplıyken incecik kılcal damarlar bir şairin dizelerinde…

* * *
İşte o şair “eylülün şiirini” yazacak bize; en “ketum mısraları”, en “bilinmedik dizeleri” hitap edecek sessizliğimize…
Kimi zaman “sessizliğin sesi” olacak, kimi zaman “ketumiyetin çığlığı”…
Derman olacak “gece yarısı sancılarımıza” ve iyileştirecek bizi…
Bizim ayımız “eylül”, bizim mevsimimiz “sonbahar”…
En “duygusal”, en “isyancıl”, en “serüvenci” yanımız…
Biz eylülün “saflığını” seviyoruz; “temizliğini”, “taptaze oluşunu”!
Eylülle “konuşmayı” seviyoruz, eylülle “ağlaşmayı”!
Başımızı eylülün omzuna dayayıp “hayallere dalmayı”, eylüle “sığınmayı” seviyoruz!
Eylüle sığınmayı”!
* * *
Yapayalnızlığın sokaklarında” dolaşıyorum kimi akşamüstleri…
Bir kaldırım taşının ıslaklığında yaşıyorum “sensizliği”…
Sensizliğin “ıstırabını”, sensizliğin “keşmekeşliğini”…
Gece olduğunda ise yudumluyorum fincanımdan “yalnızlığın acı kahvesini”…
Kimi anlar bir köşe yazısının “en güzel sözcüğünde” arıyorum siluetini, kimi anlar “en melankolik roman kahramanında” buluyorum kendimi, kimi anlar da bir aşk hikayesinin “en mutlu saniyesine” serpiştiriyorum sevgimizi…
Sonbaharın hüznünü”, odamın “yalnız duvarlarına” asıyorum sonra, “bir siyah-beyaz tablo gibi”…
Ardından balkona çıkıyor, gecenin ilerlemiş saatlerini “ağustos sıcaklarından kalma esintiyle” geçiriyorum…
* * *
İşte “eylül”!
İşte “sonbahar”!
İşte “hüzün”!
Biz bu “ay”, bu “mevsim” ve bu “sözcük” için yaratılmışız sanki…
Hüzün” sözcüğü, “sonbahar” mevsimi ve “eylül” ayı…
Ah, ah!
O yüzden belki de; ne mutlu “bize”, ne mutlu “sevgimize”!

Klasik Gitar Tınısını Sevenlere..

KLASİK GİTAR DİNLETİSİ

Okay ÖZDAĞ

2 Eylül Çarşamba 2009

Saat : 20.00

Adana Kültür ve Sanat Merkezi   ( Tarihi Kız Lisesi )

Katılım ücretsizdir.

Program:

Jeux Interdits – Romance…………………….. Anonim
Suite No.2, Prelüd……………………………….  J.S.Bach
Anna………………………………………………… Okay Özdağ
Fulful………………………………………………..         ”
Bal……………………………………………………         ”
Rondo op No.5, Allegretto…………………… M.Carcassi
Çanakkale İçinde……………………………….. Anonim
Vals no.3………………………………………….. A.Barrios Mangore
Xodo da Baiana………………………………….. Dilermando Reis

- ARA -

Düsünmeler……………………………………… Okay Özdağ
Al Fadimem……………………………………… Anonim
Alfonsina y el Mar……………………………… Ariel Ramirez
Kırmızı Renk Yapraklar………………………. Okay Özdağ
Çemberimde Gül Oya………………………….. Anonim
Nil Nehri Akıyor, ………………………………. Okay Özdağ
Nil’de Yüzmek
Dayumetin……………………………………….. Okay Özdağ

OKAY ÖZDAĞ ( 1985 – )
· İlkokul, ortaokul ve liseyi Adana’da okudu
· Müziğe yönelmesinde etkili rol oynayan isimler babası Semsettin Özdağ ve
dayısı Murat Avcı oldu. İlk müzik eğitimini de amatör olarak aynı isimlerden
aldı.
· Profesyonel anlamda ilk gitar derslerini Utku Özkanoğlu’ ndan aldı.
· Lise boyunca Adana’nın yerel televizyon kanallarında çesitli programlara
katıldı. Adana liseler arası siir yarısmasında fon müzik yaptı. Yarısmada grup
olarak Adana birincisi oldu.
· Uludağ Üniversitesi Müzik Bölümü giris sınavlarına kendi bestelemis
olduğu gitar parçasıyla katıldı ve üniversiteye giris sınavını kazandı. (2003)
· Uludağ Üniversitesi’nde okuduğu süre içerisinde bölümde yapılan çesitli
konserlere solist olarak katıldı. Flüt, keman ve koro eslikler de yaptı.
· Üniversitede her dönem sonu yapılan bölüm konserlerine birçok defa yer
alma hakkı kazandı. Yapılan seçmelerin üçüne kendi gitar parçalarıyla katıldı.
(Oyun, Nil Nehri Akıyor, Dayumetin)
· Bölümde yapılan bir flüt sınıfı konserinde flüt için bestelediği “mektup”
adlı parça Ayla Nil Çetin tarafından seslendirildi. (16-04-07)
· 2 yıl boyunca BURSA ISIKLAR ASKERİ LİSESİNDE öğrencilere gitar
dersleri verdi. (2004-2006)
· 44 sınıf arkadasının her biri için bestelediği özel ‘küçük gitar parçaları’
ndan olusan solo konser verdi. (17-04-07)
· BURSA NİLÜFER BELEDĐYESİ KONAK KÜLTÜR MERKEZĐN’DE
“MÜZİK EĞİTİM ÇALISMALARI” bünyesinde farklı düzey ve farklı yas
gruplarından öğrencilere gitar dersi verdi. Ayrıca bu kurumda düzenlenen
organizasyonlarda aktif olarak yer aldı.(2006-2007)
· Bursa ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ MÜZİK ÖĞRETMENLİĞİ BÖLÜMÜ
’nden mezun oldu. (2007)
· KÖLN MÜZĐK YÜKSEKOKULU’na (HOCHSCHULE FÜR MUSIK KÖLN)
yüksek lisans (Master of Musik, Gitarre Solo) öğrencisi olarak kabul
edildi.(2009)

Ah Sevgilim Ah!

Yine “hüzünlü” bir akşam, yine “sevecen umutlar besleyen” bir gece yarısı…
Ne yapmaktasın şu an?
Bir ağustos akşamının “yorgunluğunda” mısın, yoksa bir yaz gecesinin “bol kitaplı dakikalarında” mı?
Günün yorgunluğunu üzerinden atarken “fincanına doldurduğun kahvenin yudumunda” mı dolaşıyorsun, yoksa “yeni bitirdiğin kitabına yeni anlamlar” mı yüklüyorsun?
Erdem Öztop’un Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan “Kalemler Konuşunca”sına mı başlıyorsun usul usul, yoksa kitaplığından eline ilk geçen romanın arka kapağını mı okuyorsun?
Ne çok sevmiştin “Kalemler Konuşunca”nın ön kapak resmini…
Ne çok heyecanlanmıştın o kitabı eline alınca…
Sen ki bir “kitap aşığı”, sen ki bir “edebiyat tutkunu”…
* * *
Ağustosun ortalarını soluyoruz seninle birlikte…
Sen evinin balkonunda, ben salonun en sakin köşesinde…
Elinde bir “öykü kitabı”, elinde bir “gazete kupürü”…
Bense sözcüklerin karargâhında “mürekkep saatlerimi” yaşamaktayım…
Ah ne güzel gülümsüyor “kelimeler”, ah ne şahane kokuyor “zarf tümleçleri”…
* * *
Bir yeraltı edebiyatı”nda (www.birboluiki.net) geziniyorum kaç zamandır…
Yeraltının en karanlık (!) yazıları çıkıyor ortaya zamanlı zamansız…
Yazanı belli değil (!), çizeni bir muamma (!)…
Denizin Delisi” var; “Karafaki”, “Karakutu”, “Oyunbozan” var; “Sergüzeşt”, “Sözdeözne” var…
Ve de “Yalnızlık Senfonisi”…
Dökülüyorlar “kelime kelime“, yazılıyorlar “satır satır“…
Bazen birileri bir yerlerde yarım kalır. Hayat yaptığından utanır.” diyor girişte; “hayatın”, “duyguların”, “içgüdülerin” sorgulanması oluveriyorlar sanki her serzenişte…
* * *
Hala tükenmek bilmiyor kalemimin mürekkebi…
Hala yazmak istiyor “seni”, “edebiyat çoksesliliğini” ve daha bir sürü şeyi…
Yaşama“, “aşka” dair ne varsa her cümleyi…
Gözyaşları”ndan “kahkaha”lara, “hüzün”lerden “sevinç”lere birçok duygu geçişini…
“Şiiri”, “müziği”, “resmi”…
Nazım Hikmet’i, Ataol Behramoğlu’nu…
Örneğin Abidin Dino’nun “mutluluklarını”…
Ya da Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi”ni (Doğan Kitap)…
Bir başka deyişle Turgay Fişekçi’nin “Sözcükler Dergisi”ni…
Cevat Çapan’ı, Tahsin Yücel’i…
Server Tanilli, Demir Özlü, Yüksel Pazarkaya’yı…
Cemal Süreyya’yı, Cemil Kavukçu’yu…
Cumhuriyet’in “Kitap” ekindeki Feyza Hepçilingirler’in “Türkçe Günlükleri”ni…
Kısacası edebiyata ilişkin her eseri…
* * *
Ah sevgilim ah!
Ağustos pembesi günlerin” içinden yazıyorum sana bu cümleleri…
Şiirin”, “evrensel ezgilerin”, “o harikulade renklerin” buluşma noktasında bir o yana, bir bu yana savuruyorum kelimelerimi…
Bileklerimi “edebiyatın demir parmaklıkları”na kelepçeletmeye karar veriyor, “paragrafların gardiyanı”na teslim ediyorum kendimi…
Ve işte o an sessizleşiveriyorum…
Konuşmuyorum…

30 Yıl Öncesine Ait Arşivlerden Göz Kırpmalar

Bu sene yaz tatilinde -her sene olduğu gibi- Silifke’ye gittim…

Daha önceden amcamların evinde “babama ait sandıkların” olduğunu biliyordum… Ve bu gidişimde onları açıp bakmaya karar verdim…

Sandıkları açınca, sanki yılların bir rapsodisini simgeliyordu gördüklerim: “Saman kâğıtlarına yazılmış” bir sürü eser… 30 yılın verdiği yorgunluğu ve yaşlılığı sembolize eden “kitap kokuları”… O zamanlarda 5 TL’ye veya 750 kuruşa mal olmuş onlarca dergi…

Arada bir küçük kâğıtlar da çıkıyordu sandıkların içinden: Bazı günler için yazılmış “ufak notlar”… Babamın arkadaşlarına yazdığı “mektuplar”… Arkadaşlarının babama göndermiş olduğu “bayram tebrikleri”…

* * *

Açtığım iki sandıktan çıkanlara şöyle bir göz attığımda, 1976–1977 yıllarında yayımlanmış, bir müzik-sinema-gençlik-moda dergisi olan “Hey Dergisi” gün ışığına çıkmanın sevincini yaşıyordu…

Neler yoktu ki Hey Dergi’sinin içinde: Yeşilçam’ın parlayan yıldızlarının yaptıkları sanatsal güzellikler… Türk sanat musikisinin temel taşları… Pop müziğini Türkiye ile tanıştıran değerler…

Ve Hey Dergi’lerinin arasından çıkan Türkan Şoray, Sezen Aksu, Bülent Ersoy, Ahmet Özhan, Mine Koşan, Selçuk Ural, İlhan İrem, Elvis Presley posterleri…

Ve her birinin yüzüne yansıyan 70’li yılların o “aydınlık” güneşi…

* * *

Hey Dergi’sinin sayılarının bir tanesinde, Barış Manço ve Cem Karaca ile yapılmış bir röportaj vardı…

Röportaj, o zamanın güncel olaylarından yararlanılarak derlenen 15 sorudan oluşmaktaydı…

Röportajı okuduğumda, aklıma yerleşen, “Barış Manço ve Cem Karaca’nın müzik konusunda kuşaklar arası köprü kurmak için bir araya gelmiş” olmalarıydı…

* * *

Yine başka bir sayısında, ilk kez fuarda şarkıcı olan Hülya Koçyiğit ile “fuarın üzgün yıldızı” diye nitelendirilen Filiz Akın’ın yazmış oldukları birer yazı vardı…

Hülya Koçyiğit yazısında “sinemadaki başıboşluluğun, sahneye de yansıdığından” bahsederken Filiz Akın fuar programlarının “kendisi açısından bir ‘hayat okulu’ niteliği taşıdığından” bahsediyordu…

* * *

Bir başka sayısında da, Ajda Pekkan’ın “ilk konserini İsrail’de verecek olmasından”, daha sonra da Fransa, İspanya ve Japonya’ya giderek orada konserlerine devam edeceğinden bahsediliyordu…

Bu haberin hemen yanında da pembe elbisesi, altın sarısı saçları ve “doğal” yüz güzelliğiyle Ajda Pekkan’ın fotoğrafı vardı…

* * *

Hey Dergi’leri daha bunlarla bitmiyordu tabi ki: Yine sayılarının bir tanesinde “Türk sinemasının en genç emektarı” başlığı altında bir haber vardı…

Haberde, o an 35 yaşında ve sinemada 30 yılını doldurmuş olan Halit Akçatepe’den bahsediliyordu…

O zamanlar, komedi filmlerinde başrol oynayan Halit Akçatepe’nin sinemaya 1951 yılında “Köprüaltı Çocukları” adlı filmle başladığı yansıtılmıştı kelimelere…

* * *

Halit Akçatepe” haberinin arkasında “Hababam Sınıfı Uyanıyor!” filminin müjdesi veriliyordu, Hey dergisi okurlarına…

Haberin altında da Kemal Sunal’lı, Halit Akçatepe’li, Münir Özkul’lu ve Adile Naşit’li bir “Hababam Sınıfı” fotoğrafı vardı…

* * *

Bir başka sayısında Zeki Müren ile Ajda Pekkan’ın konser vermek amacıyla 12 yıl sonra tekrar bir araya gelmiş olmalarından bahsediliyordu…

* * *

Derginin sayıları birbirini takip ederken, Erol Evgin ile Tarık Akan’ın yaşamlarına yönelik haberler de beliriyordu…

Dergilerin bir tanesinde Erol Evgin, verdiği demeçte, “başarılarının iki altın anahtarı olduğunu ve bunu yaptığı müzik parçalarında yalnız ‘İşte Öyle Bir Şey’ adlı şarkısıyla sınırlı kalmadığını ve her zaman işlerinde sabırlı davrandığı” göstererek açıklıyordu…

Tarık Akan’ın yaşamı ile ilgili de yaşam tarzı ne ise çevirdiği filmlerde de aynı tarzın benimsendiği” vurgulanıyordu…

* * *

Hey Dergi’lerindeki gözlemim bittikten sonra, 1976 yılına ait “Çarşaf Dergisi”nin gülümseyişi görünüyordu sandığın içinden… O da gün ışığına çıkmanın mutluluğu içindeydi… Ama Hey Dergi’leri gibi dağınık halde değil, “ciltlenmişlerdi”…

O zamanın güncel olaylarının “eleştiri” süzgecinden geçirilerek işlendiği bir “mizah” atölyesi niteliğindeydi bu dergi… “Tipler” köşe ismiyle Çetin Altan’ın yazmış olduğu -yöneticilerin yüzüne kırbaç gibi inen- makaleleri ve birçok siyaset adamının karikatürleri süslüyordu derginin sayfalarını…

Mesela Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’a bikini giydirilmişti bir karikatürde… “Plaj Güzelleri” diye de bir başlık konulmuştu karikatürün başına…

Sekste özgürlük” kavramı ve “seks hayatı” da işleniyordu karikatürlerde mizahi bir dille…

O kadar çok yazı ve o kadar çok karikatür vardı ki cildin içinde “ekonomi”, “siyaset”, “futbol” konuları da nasibini alıyordu mizahtan…

* * *

Çarşaf Dergi’sinin cildi de bittikten sonra sırayı, açılmamış olan son sandığı açmak alıyordu…

Üçüncü sandığı açınca da 1970 ile 1980 yılları arasındaki Milliyet, Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerinin arşivi ile 1973 yılına ait, o zamanın teknolojisi ve toplumu üzerine haberlerin yayımlandığı “Devir Dergisi” kucaklıyordu beni…

İçimdeki heyecanla çevirmeye başladım gazete arşivinin sayfalarını…

İçim kıpır kıpırdı, çünkü biliyordum ki 1970–1980 yılları en çalkantılı dönemleriydi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin… Biliyordum ki “kaynayan bir kazan” yahut “patlamaya hazır bir volkan”dı o yıllar Türkiye için… Ve 12 Eylül 1980 darbesinin arifesini; aynı şekilde Türk toplumunun “saatlerini 50 yıl daha geri almadan önceki naçizane hallerini” bulabilecektim bu gazeteler arşivinin içinde… Ve yine biliyordum ki o sayfaların içinde, “Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’in politik mücadelesi” vardı…

Bence, o sandıklardan çıkabilecek “en büyük miras”tı bu “gazeteler arşivi” benim için…

* * *

Devir Dergi”lerinin sayfalarında ise o zamanın “teknoloji” mutfağından lezzetler ikram ediliyordu… Sayılarının bir tanesinde otomotiv sektöründen bir haber bulunuyordu…

Emniyetli Otomobil” başlıklı habere göre, “2–3 yıla kadar arabalarda hava yastığı gibi emniyet gereçleri olacağından” bahsediliyordu…

* * *

Bir başka sayısında “Elektronik Beyinle Program” başlıklı televizyon üzerine bir haberde, “Fransız televizyon izleyicilerinin %26’sının 31 Aralık akşamından itibaren yeni bir renkli kanalı seyretme imkânına sahip olduklarından” bahsediliyordu…

* * *

Yine başka bir sayısında “Televizyonda Kaset Devri” başlıklı haber yayımlanıyordu…

Haberi size aynen aktarmak istiyorum:

1975’ten sonra şöyle bir manzara ile karşılaşacağız: Bir televizyon seyircisi koltuğuna oturmuş yayını seyrediyor, ama beğenmiyor. Kalkıyor yerinden, düğmeye basıyor, başka bir kanaldan yayını deniyor. Üçüncü bir programa da bakıyor. Hiçbiri o sırada canının çektiği bir program değil. Ne yapacak? Kapatacak mı televizyonu? Hayır. Gidecek, dolabından bir videokaset seçecek. Küçük bir kitap büyüklüğünde bir kaset bu… Üzerinde bir etikette, içinde bulunan yayın yazılı olacak. Mesela ‘Üç Silahşorlar’… Bizim 1975’teki seyirci, bu kaseti televizyonunun yanında olan bölmeye sokacak. Düğmeye basacak ve başlayacak renkli görüntülü ‘Üç Silahşorlar’ filmini seyretmeye.

Bu haberi okuduktan sonra, şu an kullandığımız teknolojik aletlerin durumunu düşündüğümde kafamda büyük bir soru işareti oluşuveriyordu nedense…

* * *

Televizyondaki “devrim” bunlarla bitmiyordu Devir Dergi’sinin bir başka haberine göre… Başlık aynen şöyleydi:

Matbaadan Sonra En Büyük Adım: Kablolu TV”.

Haber şöyle aksedilmişti sayfalara:

Kablolu TV sistemi, Amerika’dan sonra Japonya’da, İsviçre’de, Hollanda’da, Belçika’da şimdi de Fransa’da ve hatta burnumuzun dibindeki Lübnan’da uygulanmaya ve yayılmaya başladı. Tahminlere göre, çok geçmeden bütün dünyada antenli televizyon, yerini kablolu TV’ye bırakacak.

İşte 70’li yılların insanı bu gelişmelerle dans etmekteydi…

* * *

Sadece teknolojik gelişmeler yoktu derginin sayfalarında… 70’li yılların toplumsal sorunları da işleniyordu…

Bir haberin başlığı “Güneydoğuyu Kemiren Kurt: Kan Davası” şeklinde atılmıştı…

Güneydoğudaki aşiretlerin intikam arzuları Türk hukukunu çaresiz ve 70’li yılların Türkiye’sini bu ilkel ve vahşi durumla karşı karşıya” bırakmıştı…

* * *

Sandıklar kapandıktan sonra, “70’li yılların Türkiye’siyle 2000’li yılların Türkiye’sinin karşılaştırılması” akıyordu beynimin düşünce damarlarından…

70’li yılların gazete ve dergilerinde yer alan “karikatür ve yazılar”, yerini, 2000’li yıllarda “bikinili manken resimlerine ve gereksiz haberler yığınına” bırakmıştı…

70’li yıllardaki “Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın ‘sanatsal’ yaşamı”, yerini, 2000’li yıllarda “Hülya Avşar ile Kaya Çilingiroğlu’nun ‘özel’ yaşamına” bırakıvermişti…

Yine 70’li yıllarda “Ajda Pekkan” denilince, “ilk konserini yurtdışında veren bir sanatçı” akla gelirken, 2000’li yıllarda “estetik ameliyatı mağduru bir sanatçı” gelir olmuştu…

70’li yıllarda minik bir “teknolojik” kıvılcımdan büyük yangınlar çıkarılırken, ne yazık ki 2000’li yıllarda “internet” gibi patlayan bir volkan söndürülmekle uğraşılmıştı…

Kısacası; 70’li yıllar Türkiye için bir “Yeşilçam” kültürü iken, 2000’li yıllar, maalesef ki, “Televole” kültürü oluvermişti…

———————————————————–

Ağustos 2006′da kaleme alınmıştır.