EL-VEDA

Bir savaşımın sonucunda beliriveren…
Tutsaklığın bedelini yaşamakta düşler…
Kırık aynalarda meydana gelen yansımaların…
Olağanüstü durumlarını çagrıştıran…
Dramatik can cekiş sahnelerinde rol almakta hayat…
Hırıltılar arasında açılmaya başlar perde…
Soluk borusundan geçerken tıkanan son nefes…
Sevda züğürdü kalbini yıpratırken…
Tenine dokunan hüzün kapını çalmakta…
(S)özde kutsallığını koruyan melekler…
Masumiyeti alıp en yüksek tepelerden…
Yokuş aşağı indirmekte sessizce…
Köksüzleşirken aşk bedenlerde…
Ölümsüzlük söylemleri arasına karışmakta iken…
Ölüm…
Canlanıveriyordu…
Düşler sokağında…
Ellerinde bir şişe şarap ile gezen…
Cehennem kapılarında bekleşen günahkarlar…
Damağında acımsı bir tat…
Kulağında susmak bilmeyen bir yankı…
Tenini sıyırıp geçen bütünsel bir fantazi…
Büyüleyici bakan bir çift göz…
Kutsallığı üzerine yemin etmekteydi…
Tüyler ürpertici, buz kesmiş çığlıklar…
Etrafını sararken sıradışı yaratıklar…
Korku kurgulamaya başlarken zihnin…
Bir kafes içine hapsediliyordu düşünceler…
Cehalet sarmaya başlarken etrafını…
Harfler birer birer düşüyordu kelimelerden…
Ardına bakmadan gitmekteyken manalar…
Anlamsızlık hüküm sürmeye başladığında…
Bir el-veda diyordu uzaklardan…
Çok uzaklardan…

 

moerath thas

MEA CULPA

Yerde yarı baygın halde yatarken buldu kendisini ve kendine geldiğinde ruhunun bir uğultu içinde bedenini geride bırakıp gittiğini hissetti aniden. Bedeni karanlıklar arasına sıkıştırılmış olan alevler içinde hareketlenmeye başlamıştı. Alevlerin oluşturmuş olduğu yolun sonunda beliren kapının önünde bekleyen Zebaniler onu çağırıyor ve bu zaferin kralının kim olduğunu adeta ona gösteriyordu. Kafasında buraya nasıl geldiği konusunda binlerce soru işaretleri beliriyordu ve hiçbirinin bir cevabı bulunamıyordu.

Zebanilerin kendisine acı veren kahkahları arasında bir kurtuluş yolu arıyordu ve bedenini sarsan bir el ona uzanıyor ve beynini kemiren katı, boğuk bir ses ona sesleniyordu:

“Je ne dors plus.”(Fransızca: Artık uyuyamıyorum.)

Tüm beynini sarsmaya devam eden bu ses durmak bilmiyordu:

“Je te desire.”(Fransızca: Seni istiyorum.)

Hiçbir şey hatırlayamıyordu. Geçmişi hafızasından silinmiş gibiydi. Kafasının içinde devinmekte olan düşünceler arasında kendisini bulmaya calıştı. Cama vurup dağılan her yağmur damlası gibi dağılıp gitmişti hayatı. Yaşanılan olaylar gözlerinin önünden silinip tekrar görünen bir film karesi gibi gidip geldi:

“Mayn Nehri kıyısındaki Frankfurt’un Deutschherrn Köprüsü’ndeki o eşsiz manzara belirdi hafızasında. Suda yüzen ördekleri, nehrin kıyısında sabahları spor yapan insanları ve tekne turuna katılıp su üzerinden bir sevgiliye bakar gibi şehri izleyenleri anımsadı. Havaalanına iniş yaptığı an duymuş olduğu “Wilkommen”(Almanca: Hoş geldiniz.) sözcüğü karşılığında vermiş olduğu “Danke”(Almanca: Teşekkür ederim.) cevabı yüzünde anlık bir gülümsemeye sebep oldu. Gün doğumundan batımına değin arşınlamış olduğu sokaklarda üzerine çöken yorgunluk sonucu hostele doğru yola koyuldu. Yatağına uzanıp da gözlerini yumduğunda narin yapılı hostel görevlisinin ince sesiyle “Guten abend”(Almanca: İyi geceler.) dediğini anımsar oldu.”

Alevler yükselmeye devam ediyordu gözlerini açıp da kendine yeniden geldiğinde. Yine aynı yerdeydi. Etrafını tanımaya çalıştı ve her detayını en ince ayrıntısına kadar inceledi. Fakat gözüne tanıdık gelen herhangi bir şey yoktu. Yıllar süren bir uykudan uyanmış gibi yorgun duruyordu bedeni ve akli dengesini yitirdiğinden şüphelendi. Silinip giden bir hafızanın içerisinde kaybolmaya yüz tutuyordu benliği.

“Mio dio! Perfetto!”(İtalyanca: Tanrım! Mükemmel!) Venedik şehrinin sular altında kalmış o tadına doyulmaz görüntüsüne kaptırdığı an kendisini aklından geçen ilk şey bu olmuştu. Dünyada eşi benzeri bulunmayan bu şehrin tılsımına kapılıp hiç tanımadığı insanlarla kendiliğinden diyalog kurma gereği duydu ve durmak bilmedi:

“Come va?”(İtalyanca: Nasıl gidiyor?)
“Bene, grazie. E lei?”(İtalyanca: İyi, teşekkür ederim. Ya sen?)
“Grazie.”

Büyüsüne kapıldığı şehrin labirent misali karmaşık sokaklarında yolunu kaybedip geri bulmanın keyfini çıkarıyordu adeta. San Marco Meydanı güvercinleriyle, dolup taşan insan kalabalığıyla, susmayan keman sesleriyle selam duruyordu önünde. Oturmuş olduğu sandalyesinde kadehindeki şarabı yudumlarken büyük bir keyifle “Salute!”(İtalyanca: Şerefe!) diyordu romantizmin doruklarında gezen gizemli şehre. Şehir ise ona göz kırpıyordu adeta ve bu davranışına bir karşılık olarak “Boun appetito!”(İtalyanca: Afiyet olsun!) cevabını gönderiyordu sıcaklığıyla kavuran güneş ışınlarının arasına hafif, serinletici bir rüzgar ekleyerek, tenine dokunup geçiyordu.

Başlangıçta,
Çokça nefret hakimken dünyaya
Sevgi, henüz tohumlarını ekememişken
Kıtlık bedenleri sarsıp açlık beyinlere nüfuz ederken
Savaşlar bitmek bilmezken
Mantığı mağlup ederken heyecan
Milyonlarca yıl önce
Esaret tenine dokundu
Özgürlük kuytu bir köşeye hapsoldu

Yine o ses duyulmaya başlandığında yerde iki büklüm halde kıvranıyordu ve başını ellerinin arasına alıp bu ses dalgalarının beynindeki işitme merkezine gitmesine engel olmaya çalıştı. Fakat bu çabası yetersiz kaldı ve beyninde bu ses dalgalanmaları yankılanmaya başladı:

“Prends moi. Je suis a toi.” (Fransızca: Al beni. Ben seninim.)

Basamaklarını tırmanmış olduğu bu yolun zirvesinde çıldırma noktasına ulaşmak üzereydi. Sahip olduğu bu benliğin kendisi olup olmadığına bir türlü karar veremiyor ve “Neredeyim ben? Ben kimim?” sorusunu her defasında içinde kaybolmuş olduğu benliğine soruyordu. Yanıtsız kalan her soru gibi bunlar da soru işaretlerinin belirsizliği altında kaybolup gidiyordu.

Duymuş olduğu bu sesin kendi iç dünyasından geldiğini farketti ve yıllar boyu kendisini sevme konusunda başarısız olduğu sonucuna vardı. Kendi iç dünyası onu çağırıyordu ve bu sese kulak verip kendisinden özür diledi. O andan itibaren benliğine nüfuz eden o ses sustu, bedenini çevreleyen ateş söndü ve cehennem kapısında kanını emmek için bekleyen Zebaniler kayboldu. Artık bu zaferin kralı kendisiydi. Hayatında bir şeyleri değiştirmek istediğinde bakması gereken tek yerin kendi iç dünyasi olduğunu anladı ve mutluluğa göz kırparak sadece iki kelime sarfetti:

“Mea culpa” (Latince: Benim hatam.)

moerath thas

DEJA VU

“(B)arınmaya çalışırken bir sevgi yüreğinde, ta dibinde, (t)uzaklarda ararken sen onu, hiç korkma, doğru bir zamanda ve doğru bir yerde o gelip seni bulacaktır…”

Bakmış olduğu hayat defterinde gözüne ilk çarpan cümle bu olmuştu. Dünyaya gelmeden once boş sayfalar barındıran bu defter yavaş yavaş doldurulmaya başlanmıştı. Kendi kaderini kendisi yazamıyordu ve bu yüzdendir ki kendisini, içinin doldurulması gereken boş bir kağit parçası olarak düşündü. Peki onun kaderini yazıp çizen kalem kimin ellerindeydi?

Bu soruyu defalarca sormuştu kendisine. Her gün kafasının içinde binlerce bomba patlamakta ve milyonlarca ok kalbine saplanıp durmaktaydı. Kafasının içini savaş alanına çeviren bu patlamalar sonucu, bu savaş alanında kuşatma altında bulunan düşünceler her an ölüp gitmekteydi. Lanet olası bir hayali –ki içinde bulunmuş olduğu bu durum görmüş olduğu bu hayali doğru algılayamamakta- defalarca görmeye devam etmekteydi. Gözlerini her yumuşunda karanlıklar içinde bir köşeye sıkışır halde bulmaktaydı kendisini.

Kaçıp gitmeliydi buralardan onu kimsenin bulamayacağı çok uzaklara. Belki de kendi elleriyle yapmış olduğu bir salın üzerine atlayıp suyun akışına bırakmalıydı bedenini. Umutları ona yelken olmalı, alıp götürmeliydi onu bilmediği diyarlara.

İnzivaya çekilmiş olduğu köşesinde dibine kadar kirletilmiş olan dünyanın ak sütünü emmiş, saflığından dolayı görünmeyen meleklerini düşündü bir an. Sahip olduğu denklemlerin bilinmeyen kısımlarında yol aldığını ve bilinen kısımlarının bir hayal misali göz açıp kapayıncaya kadar silinip gittiğini farketti.

Çözüm ararken girmiş olduğu dolambaçlı yollar onu her daim yanlış yöne sevkedip içinden çıkılmayacak bir çözümsüzlük durumunun içine sürüklemekteydi. Bir kısır döngünün içine hapsolmuştu adeta, kendisine sunulmuş olan fakir yaşamın fukarasıydı o. En büyük zenginliği sahip olduğu düşüncelerde yaşattığı sevgi(li)de bulmuştu ve hissetmiş olduğu başarısızlık korkusu onun içten içe tedirgin bir hale bürünmesine sebep oluyordu. Yalnızlaştırdığı dünya çevresinde tek kalmış olmanın burukluğunu hissediyordu.

“İntiharın eşiğine gelmişti düşüncelerinde yaşatmış olduğu sevgi(li) ve sahip olduğu her şey uçsuz bucaksız uçurumlardan atlamak üzereydi. Boş gözlerle süzüyordu etrafı, sert rüzgarlar sarsmaya başladığında zayıf olan bedenini. Daha önceleri elde edemediği anlamsız bir sakinlik çöküvermişti üzerine; korku, heyecan, hüzün, mutluluk ya da hissetmeye dair herhangi bir şey hissetmiyordu artık. Her şey onun isteği dışında gerçekleşiyor ve hiçbir şeye müdahale edemiyordu. Yaşayan bir ölüden farkı olmayacaktı anlaşılan ve uçurumların derin boşluğuna kendisini bırakıverecek olan düşüncelerine belki bir daha bu denli ulaşamayacaktı.”

“ Uçurumlardan atlama durumuna gelmişken düşünceler; Tanrı, seni mujdeliyordu meleklerine, izdüşümünde kaybolmaya yüz tutmuşken sevgi. Gölgeni yansıtan ışıklar kavrarken bedenini, senden yansımış olan bir ışıltı savurup durur benliğimi. Büyülenmiş gibi akarken gözlerim yüreğine, ışığını yansıtmaya devam ediyordu gökyüzünün mavi rengi. Muafiyete uğrarken günahlar, yakma işlevini kaybediyordu cehennem ateşi.”

“(B)arınmaya çalışırken bir sevgi yüreğinde, ta dibinde, (t)uzaklarda ararken sen onu, hiç korkma, doğru bir zamanda ve doğru bir yerde o gelip seni bulacaktır. Sevgi paralelinde yeni yaşamlar belirecek ve sevgi, yaşayanlarca hep baki kalacaktır. ”

Bakmış olduğu hayat defterinde gözüne ilk çarpan cümle bu olmuştu. Yaşamış olduğu bu olayın bir ilk olmadığını farketti ve kendi iç sesiyle kısa bir süre konuşmaya basladı:

– Deja vu
– Öldüğümü sandım bir an…
– Yok, hayır!
– Yeniden dirilmiş olmalıyım…

Gözlerini açıp da kendine geldiği an karşışında yine o hayali –ki bu daha önceleri yanlış algılayıp lanet okuduğu hayal- gördü. Bakışlarıyla yüreğinin en derinlerine kadar inen ışıltıyla duruyordu karşışında. Fakat bu nasıl bir olaydı bir türlü anlam veremiyordu. Ellerinden tuttu ve gözlerinin derinlerindeki ışıltının kaynağına doğru bir yolculuk yaparak son sözlerini sarfetti:

“Mantığın tükenme noktasında seninle zirveye tırmanmakta düşlerim ve içmediğim sigaranın dumanında tütmekte hasretin…”

moerath thas

(S)ONSUZLUĞUN İÇİNDE KAYBOLUŞ

Üzerine çektiği karanlığın izleriyle birlikte inşa etmeye başladı, küçük kulübesini içinde barındıran gizemli şehrini. Yapraklarını dökmüş olan yaşlı ağaçlarla kapladı patika yolların hepsini. Sert rüzgârlara açtı penceresini ve okyanusun devasa boyuttaki dalgaları bozdu ilk gecedeki sessizliği. Yerçekimini yok saymıştı adeta ve dünya deviniminin sonuna yaklaşmıştı. Güneş görmüyordu bu yanı ve alacakaranlık kuşatmıştı etrafı.

Sırtına aldı yalnızlığını ve dik yamaçlarını tırmanmaya başladı patika yolların. Yükü son derece ağırdı ve sanki sırtına bir ömrün bütün günahları yüklenmişti. Yorulduğunu hissetti bir an ve duraklayıp soluklanmaya başladı. Ayaklarında derman kalmamıştı artık ve bedeni bu ayaklara fazlaca yük olmaya başlamıştı. Bıraktı kendini yerlere ve karanlıklar içinden gökyüzünü seçmeye başladı. İlk kez yıldızı olmayan bir gökyüzünü seyreyliyordu ve ilk kez bu denli derin bir karanlığın içinde düşlerini arıyordu. Bir anda yanaklarında bir ıslaklık hissetti, gökyüzü ağlıyordu. Islaklık tüm bedenini kuşatmıştı ve o an çamurlar içinde tepeyi tırmanıp küçük kulübesine ulaşması gerektiğini geçirdi aklından. Gayret edip ayağa kalkmaya çalıştı ama bir türlü başaramadı ayağa kalkmayı. Anlaşılan o ki, artık beyni ayaklarına hükmedemiyordu. Yığılıp kalmıştı çamurlar içine ve düşmüştü bir defa yere.

Hayat hep en acımasız yüzünü göstermişti ona ve yüzünün hiç gülmediğini geçirdi aklından. Yaşama sevincini yitirmiş, yaşamaya dair umudunu kaybetmişti bir kere. Anlamsız bir düzenin içinde kaybolmuş ve bu düzene ayak uydurup içinde anlamsız bir hayat geçirebileceğini düşündüğü bu karanlık şehirde anlamsızca yaşamaya başlamıştı. Yapmış olduğu bu hareket, umudunu yitirmiş olduğu hayata karşı bir tepki ve kendini hayatın acizliği karşısında cezalandırmasıydı aslında.

Karanlık son derece güçlüydü ve kuşatma altına almıştı şehrin tüm bölgelerini. İçinde bulunmuş olduğu savaş meydanından hep yenik ayrılmıştı. Mağlubiyetlerin sonu gelmek bilmiyordu. Sanık sandalyesinde oturur vaziyette buldu kendisini ve kendisini yargılayanların yüzlerini bile göremiyordu. Tek duyduğu ise anlam veremediği tuhaf seslerdi. İşlemiş olduğu günahlarından dolayı yargılanıyordu ve kendisini yargılayan geçmişin ta kendisiydi. Bu durum onun için bir ilk değildi aslında. Çünkü o, sürekli geçmişinden kaynaklanan saplantıların esiri durumuna gelmişti ve kendisini bu esaretten kurtaramıyordu bir türlü.

(S)onsuz bir boşluğun içinde kaybolmuştu artık ve bilinçaltında yatan cümleler gün yüzüne çıkmaya başlamıştı:

-Başlangıcı olmayan sonların peşinde koşmaya devam ediyorken, yokluğun sessiz çırpınışlarını da yanına alarak geçip gitmektesin aniden kalbimden.

-Gece karanlığını çekmişken üzerine yıldızların arasına karışarak sana en uzak mesafelerden seslenip atmosfer boşluğunun içinden düşlerinin içine düşmekteyim ben.

-Çığlıklar bozarken sükûnetimi, yalnızlığımı paylaşmaya çalışan bir yağmur damlasında kan ve gözyaşı birbirine karışıp yağmaya başlamakta kalbimin en kuytu köşelerine.

-Bilinçaltımda saklı olan ne varsa sana dair, seninle birlikte dışa vurdu kendini sahile vuran her hırçın dalga gibi, ıslatıverdi tenimin kuru olan tüm bölgelerini.

-Islaklığında kaybolup gitmişken, düşüncelerimin ışığında kendini bulmaya başladı benden uzaklarda ikamet eden benliğim.

-Yokluğunda kaybettiklerimi bulmaya çalışırken bir ses, hiç tanımadığım, alıp getirdi her şeyi yok olmaya yüz tutmuş ne varsa.

-Varlığında her şeye sahip olduğumu sanmışken, yara bere içinde kalan tüm hislerim, kanayan düşlerimin gözyaşlarında kaybolup giderken, eriyip duruyordu oysaki sana karşı içimde beslediklerim.

-Tanrı, milyonlarca yıl önce ben henüz doğmamışken bile ilan etmişti günahkâr olduğumu. Gökyüzünden yeryüzüne sarkmış olan halat boynuma dolanmış ilk nefesimi almaya cesaret edememişken son nefesimi vermiştim. Dünyaya gelişimin cezası çoktan kesilmişti.

-Sen, sadakatini gökyüzündeki yıldızlara göstermişken, bana karşı göstermiş olduğun sadakatsizliğin bir kalkan misali duruyordu önümde.

-Ve ben, masumiyetimin geri dönüş yollarını arıyorken; görünmezliğin içerisinde saklı duran sen, koymuş olduğun ambargolarla bu masumiyetin önüne setler çekip geri dönüşü olanaksız kılıyordun.

-Fantezilerinin sonuna gelmiş bir hayatın burukluğu etrafında kapandı gözlerim.
Hissettim sadece kayıp giden geçmişi,
Hayatın içinde barındırdığı güzelliği,
İlahi esintilerin serinliğini,
Daha da önemlisi benim olmayan seni…

Geçmiş, bir yüzleşme anına tanıklık ediyordu şimdi ve cümlelerin sonu gelmek bilmiyordu. (S)onsuzluğun pençesindeki bu durum adeta beynini kemiriyor, düşüncelerini yaralıyor ve bedenindeki tüm gücü emip duruyordu. Çok güçsüz hissediyordu kendisini. Yolun sonuna geldiğini düşündüğü bir anda hiç tanımadığı bir ses ona seslenmişti:

Kapa gözlerini,
Sadece hisset
Soğukluğunda kaybolduğun gerçeği,
Ulaşmayı düşündüğün hayalleri,
Ve kavra,
Sadece senin için
İlahi tadında beslenen sevgiyi,
Kapa gözlerini,
Sadece hisset…

Çizmiş olduğu rotanın dışına çıkmaya başlarken düşleri, takip edilmiş olan yeni yolun sonunda hep o ses vardı. Düşlerinin ardına düşmüş olduğu bu yolu takip etmeye başlarken ayakları, düşünceleri de duruma ayak uydurup onunla geçireceği anların ritmine bırakıveriyordu kendisini. Önüne hiç bitmeyecekmiş gibi görünen uzun bir yol çıkıvermekteydi ve yolun sonunda duyulan o ses her haliyle onu cezbetmekteydi. Aklını her daim o sesin peşinde koşturmaya devam ederken bir hayalin içinde hayat bulmaktaydı bedeni.

O ise bir tebessümüyle silip attı karanlığın izlerini. Aşkın yerçekimi varlığıyla hissettirdi kendisini. Aydınlık bir dünya dönmeye başladı etraflarında ve hiç durmadı…

moerath thas

İKTİSADİ AŞK

Vasatı aşmayan sevmelere konu olurken yüreğim..
Performans düşüklüğünün eşiğinde gezinir düşlerim..
Eksik istihdam edilmişken düşüncelerim..
Ben an be an dilimde seni he-ce-le-rim..

* * *

Yalnız geçen gecelerin sensizliği iktisap ettiği şu günlerde
Geçmişe geri dönüp dünlerimi bugünüme ikame ettim
Değer kaybı ile sarsıntıya uğradı aşk
Sevgiden mahrumiyetin sonucunda krizler patlak verdi
Son nefesi içime çekip ciğerlerim iflasın eşiğindeyken
Daraltıcı sevgi politikaları uygulama devri hüküm sürmeye başladı
Kısa döneme yayılmış olan ayrılıklar
Yerini hiç gelmeyecek olan vuslatlara bıraktı gitti
Karaborsa oldu senle geçirmiş olduğum anlar
Sefalet çevrelemeye başladı aşkın her bir yanını
Uzun döneme yayılan kıtlıklar sarmaladı sevginin etrafını
Uzaktan sana dokunuş hamlelerim başarısızlığın pençesinde şimdi
Düşüncelerimde kaybolmaya yüz tutmuşken aşk
Seni hafızalardan kazıma kampanyaları gün yüzüne çıkmakta
Sevgiden yoksunluk maksimum düzeylerde ilerlemekte
Ve ben,
Her şeye rağmen sevginin sıcaklığıyla buluşmayı talep etmekteyim

Görünmez bir el olaya müdahale etmeye başlar
Tanrı kalplere yerleşmiş olan nefreti söküp atar bir çırpıda
Dengesizlik bozulur
Minimum seviyede seyreden aşk tekrar eski düzeyine döner
Ve denge sağlanır
Çok yakınlardasın şimdi
Olmanı istediğim yerde
Genişletici sevgi politikalarının tam merkezinde
Kalbimde senin için inşa edilmiş olan gönül köşkümde

* * *

Vasatı aşan sevmelere konu olurken yüreğim..
Yüksek performans eşiğinde gezinir düşlerim..
Tam istihdam edilmişken düşüncelerim..
Ben an be an dilimde seni he-ce-le-rim..

moerath thas

Hiç’in Piçi

Sen gittiğinden, cennetle cehennem arasında ki duvara tünediğim o günden beri içiyorum. Gözlerim yer çekimine yenilmeyeli 33 saat oldu. Ve aklıma babam geldi. Beni dünyaya getirme hatasını yapan adam. Nedenini bilmiyorum ama hâlâ arkamdan gülüyor mudur acaba diye düşündüm. İçimden derin bir küfür etmek geldi birkaç saniye sonra atmosfere karışacak ve tüm insanları zehirleyecek türden. 7 milyar insan var zihnimde. Hepsinin yerine düşünüyorum. Hepsinin yerine yaşıyorum. Kendime küçük bir galaksi yaratmış tanrıcılık oynuyorum. 7 milyar insan var içimde. Söylediğim yalanlarla hepsini tek tek öldürüyorum. Tanrı da öyle yapıyor zaten dedim kendime. En büyük yalanı kendime söyleyip harakiri yapmayı tasarladım. Her şeyi bir anda yok etmek ve sonsuza kadar susturmak istedim; kuşları, rüzgârı, doğayı, evreni, tanrıyı, tüm insanları ve nihayetinde kendimi…

Ucuz bir otel odasında lll. Sınıf bir fahişeyle sevişmeye benzer hayat; Daha fazlasını istediğin ve doyduğunda arkanı döndüğün…

Kemiklerim orta yerinden kırılmak üzere. 7 milyar insan var üstümde. Her gün her saat ve her dakika çiğniyorlar beynimi. 9 mm’lik bir fırçayla beynimin resmini yapmak isterdim karşımda ki duvara. Annem evi terk ettiğim gün ki kadar ağlar mı? Hiç sanmıyorum. Hatta babamın bu duruma gülmekten gebereceğine ve beni cehennemde yalnız bırakmayacağına bahse girebilirim. Aslında her normal insan gibi yaşayabilirdim. Her insan gibi okuyabilir, çalışır ve sevebilirdim. Oysa içimde ki nefret siyanürden beter ve denize kusarsam biyolojik hayatı sonlandırmaktan korkuyorum…

Anlaşılmadığımı için konuşmuyorum. Çünkü dilimden sürüklenen her kelimenin başlıca psikoz belirtisi ve varlığım tıp dünyasının yüz karası olduğunu biliyorum. Herkes hata yapabilir. Doktorum da yaptı. Beni hayatta tuttu. 3 yanlışın 1 doğruyu yuttuğu sınavlar vardır ama bu sefer değil. Basit bir denklem; Tek yanlış ve 7 milyar ceset. İşte hepsi bu. Ben herkes için ölüyorum; hiç kimse için doğmamış olduğumu unutarak…

ADALET/SİZSİNİZ

Alnına çizilen kaderin
Üzerinden kan damlıyorsa
Gözlerinde durmak bilmiyorsa yaşlar
Kan ve gözyaşı birbirine karışıp
Kirli kanallarına akıyorsa
Haklı-haksız ilişkisi gözardı ediliyor
Beklenmedik anlarda bedeninde volkanlar patlıyor
Lavları senin dışındakileri yakıyorsa
Açlık yükselişe devam edip
Yoksulluk merdivenlerinin basamaklarını çıkanlar çoğalıyorsa
Barış içinde yaşama vaatleri veriliyor
Bitmek bilmeyecek savaşlar başlatılıyorsa
Huzur bulma adına insanlar kışkırtılıyor
Sağlanamayan düzen bozuluyor
En ufak bir darbede hayat nakavt oluyorsa
Adaletsizsiniz

Dinmek bilmez fırtınaların üzerine
Hiç batmayacak bir güneş doğuyorsa
Çığlıklar sükuneti sağlıyor
Her simada bir tebessüm beliriyorsa
Gece karanlığının ürkütücü yanı güven veriyor
Yalnızlık, korkuları yenebiliyorsa
Sorunlar her koşulda cözümün bir parçası oluyor
Çözüm imkansız koşulları olanaklı kılabiliyorsa
Eşitlik hayatın her yönüne yayılıyor
Refah seviyesi her daim yükseliyorsa
Özgürlük, kısıtlayıcı kısımlarından sıyrılıyor
Hür irade her kesimde kabul görüyorsa
Adalet mülkün temeli oluyor
İşlenen suç sayısı azalıyor
Kanunlar her kesime eşit davranıyorsa
Adalet sizsiniz

Adalet!
Karanlığın gizli kalmış hücrelerinde saklanma artık
İçinde barındırmış olduğun kompleksi bitirmenin zamanıdır
Hipnotize edilmiş duygulardan sakınıp
Eşitliğin armonisinde yol almanın tam sırasıdır

Sokaklar içinde karmaşa barınıyor
Şehirler yaşanmaz hale geliyorsa
Dünya dayanmaz olup içinde boşluklar
Üzerinde çatlaklar oluşuyor
Yer sarsıntılardan geçilmiyorsa
Kalabalıklar içinde yalnızlıklar yaşanıyor
Gökyüzüne feryat-figan yükseliyorsa
Evren genişleyip yıldızlar semayı terkediyor
Hayat son bulmaya yüz tutuyorsa
Yüzlerde beliren tebessüm
Yerini memnuniyetsizliğe bırakıyor
Yaşam çekilmez bir hal alıyorsa
Çözümsüzlük tüm bedenleri kuşatıyor
Ümitsizce bir ömür beyhude tüketiliyor
Son nefes zamansızca alınıp veriliyorsa
Çaresizsiniz

Dört mevsim içinde her daim baharlar yaşanabiliyor
Mutluluk her kapıyı çalabiliyorsa
Hiç bir şeye muhtaç olunmayıp
Her şeye sahip olunabiliyorsa
Ayrıcalıklar ortadan kaldırılabiliyor
Haklar herkese eşit dağıtılabiliyorsa
Özgür düşünce kabul görüyor
Hoşgörülü bir ortam sağlanabiliyorsa
Ayaklarına prangalar vurulan adalet
Üzerindeki ağırlıkları atabiliyor
Bağlı bulunduğu zincirleri kırabiliyorsa
Düzensizlikler yıkılıp düzen sağlanabiliyor
Güven ortamı sistemli bir şekilde yoluna devam edebiliyorsa
Her bireye gereken önem verilip
Her düşünce dikkate alınabiliyorsa
Çare sizsiniz

Adalet!
Eğer sen kendi kimliğinle hala mevcut bulunuyorsan
Sistemsizliklerin oluşturduğu krizlerden arınıp
Lanet okuyan dillerden kurtulabiliyorsan
Çık verandanın dışına, arşınla sokakları

 

moerath thas

OYSA Kİ BEN…BENDE Kİ SENİ SEVDİM…

Hatırımdan silinip giden bir rüyanın içerisinde…
Atlarken buldum kendimi uçurumlardan…
Elimde bir kağit ve bir de kalem…
Kafamda ana teması ‘sen’ olan düşüncelerle…
Frekansı tutmayan bir hayatın izlerini…
Deneme-yanılma usulü sevmeleri…
Çiziyordum gökyüzünün en uzak köşelerine…
Parmak uçlarımda beliriyordu gülüşlerin…
Siyah-beyaz bir tona bürünen öpüşlerinde…
Yarım kalmışlıkları çağrıştıyordu…
Habersizce çekip gidişlerin…
Yalnızlık kokuyordu tenin…
Sana uzaklardan her dokunuşumda…
Bir güvercinin kanadında (s)aklanıyordu yüreğim…
Prangalar vurulurken ayaklarıma…
Sana doğru her adım atışımda…
Kuytu köşelerde (g)izlenip aşikar oluyordu hislerim…
Sessizliğin bütün çığlıklarında…
Hüküm giymek zorunda kalıyordu ümitlerim…
Kaale alınmayan dileklerimde…
Sensiz geçmek bilmeyen her anımda…
İdam ediliyordu düşlerim…

Oysa ki ben…
Sevdim seni…
Ete kemiğe bürünmüş olan o masumane halinde…
Saklı duran düş(ünce)lerini…
Gecenin karanlığında…
Bir yıldız misali parıldayan gözlerini…
Kalabalıklar içinde yalnız kalırken ki sessizliğini…
Bir anda noktayı koyan cümlelerini…
Uçurumlardan düşerken tuttuğum ellerini…
Sıcaklığında kaybolduğum tenini…
İçimi ürperten kadife sesini…

Belki de yanılıyorumdur…
Belki de hiç sevmedim seni…

Oysa ki ben…
Bende ki seni sevdim…

 

moerath thas