Edebiyat Direniştir

Direniş” deyince aklıma iş yerleri kapatıldığı için özlük haklarıyla kamu kuruluşlarına yerleştirilmelerini isteyen TEKEL işçilerinin eylemi geliyor…
Aralık’ın yağmurunda, Ocak’ın çamurunda, Şubat’ın ayazında eşleriyle, hüzünlenişleriyle, içerlenişleriyle Ankara soğuğunda bekleşen TEKEL işçilerinin öyküleri geliyor…
Aleyna’nın gözyaşları geliyor, Aleyna’nın ağlayışları geliyor…
Babasına destek vermek için Manisa’dan Ankara’ya gelen Aleyna’nın gözyaşları anlatıyor yaşamın hiçliğini, yaşamın anlamsızlığını…
Direniş” deyince aklıma üç yahudi kardeşin, Nazilerin kontrolü altındaki Polonya’dan kaçıp Beyaz Rusya civarında bir yerde Nazilere karşı savaşan Rus direnişçilerine katılmalarını anlatan o film geliyor…
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı yaşamış insanların yaşama tutunuşları geliyor…
Fransa geliyor aklıma, isyanların şehri Paris geliyor…
İnsanların edebiyata sarılışları geliyor “Direniş” deyince aklıma…
Zorbalığa karşı kalemleriyle, sözcükleriyle direnen yazarlar, şairler geliyor…
Stefan Zweig geliyor, Franz Kafka geliyor, Pablo Neruda geliyor…
* * *
Yaşamın anlamını sorguluyorum bir mayıs öğleden sonrasında…
Zonguldak’ta göçük altında kalarak yaşamını yitiren maden işçilerini düşünüyorum…
Maden işçilerinin ailelerini, eşlerini, çocuklarını, sevgililerini düşünüyorum; umutların tükenişini, acıların bitmeyişini, gözlerimizin hep bir noktaya kilitlenişini…
Günlerin nasıl hızla geçtiğini düşünüyorum otururken yazı masamın başında…
Gazetelerden kestiğim köşe yazılarına, masamda üst üste duran kitaplara, çizgili sarı defterime düştüğüm bazı ufak notlarıma bakıyorum…
Ahmet Cemal’in “Sanat ve Direniş”, İnci Aral’ın “Toplumsal Bellek ve Edebiyat”, Ülkü Tamer’in “Mesleğimiz Umut Bizim” yazılarını yeniden okuyorum…
Oya Baydar’ın “Kayıp Söz” ve “Çöplüğün Generali” kitaplarına göz gezdiriyorum tekrar tekrar…
Ne güzel söylemiş Ülkü Tamer, “Selam Olsun” şiirinde:
Kağıdığımız çaput bizim / Kefenimiz bulut bizim / Mesleğimiz umut bizim / Kıranlara selam olsun
Ve ne güzel yazmış İnci Aral:
Edebiyatın kaynağı insan ve yaşam, işlevi ise duyarlılık ve düşünceyi inceltmek, etkilemek ve biçimlemektir… Dünyanın büyük yazarları, insani olguları tarihin taraflı, kuru, toptancı dilinin dışında kalarak üstün bir yazarlık vicdanıyla anlatmışlar, ruhuyla yerel, dünyayı kavrayışları ile evrensel değerler yaratmışlardır… Bu trajik hikayeler bireyselden toplumsala, iç dünyalardan dışa doğru genişlerler ve ortak bir insanlık belleği oluştururlar…
Belki de o yüzden çok benimsendi Oya Baydar’ın romanları ülkemizde…
Belki de o yüzden Emile Zola’nın maden işçilerinin dramını anlattığı “Germinal” romanı güncelliğini korudu ve hala koruyor…
Franz Kafka’nın “Dava”, “Şato” ve “Kayıp” kitapları günümüze ışık tutuyor hala…
Stefan Zweig’ın “Yarının Tarihi” ve “Dünün Dünyası” kitapları aydınlanmanın meşalesini tutuşturdu ta yıllar önceden…
Belki de o yüzden 2002 yapımı “Piyanist” filmi bu kadar çok sevildi…
Çünkü edebiyat yaşamdı, yaşam edebiyattı…
Tarihti, felsefeydi, sosyolojiydi…
En önemlisi de direnişti…
Zorbalığa, riyakarlığa, hayasızlığa ve ihanete karşı direniş!
* * *
Bir mayıs öğleden sonrasında yazı masamın başında oturuyorum…
Önümde gazetelerden kesilmiş köşe yazıları, masamda üst üste duran kitaplar ve çizgili sarı defterime düştüğüm bazı ufak notlar…
İçimde ise hüzün-sevinç birarada…
Ve belleğimde edebiyattan bazı örnekler:
Günlükler, mektuplar, denemeler…
Umutluyum…
Yaşama edebiyatla tutunuyorum…
Çünkü biliyorum ki:
Edebiyat gerçek bir direniştir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir