Eksilen

Acını anlıyorum, acımı anla. Yemin ederim ki yokluğun, yokluktan da öte…

Ne zaman rüzgâr esse içime, İskambil kâğıdından bozma hayallerim kibirli meleklerin oyuncağı oluyor. İçimdeki dilek ağaçlarını nadasa bırakıyorum, yeşermesine bile izin vermediğin iyi niyetlerimin hasadını yapıp, denize döktükten sonra. Bilmiyordun ama İsrafil’in sur’u ilk kez üflemesi gibiydi, elveda deyişin… Ben gözlerimi ilk sana açan küçük bir çocukken üstelik.

Sana hep, silahını şakağıma dayamış bir şehrin parmak uçlarından seslendim ben. Kimliği belirsiz bir acı kalmasın istedim yüreğinde. İç kanamalı yalnızlığıma, annem gibi dokun istemiştim sadece. Gözlerini kapatıp bir duaya yeniden başlar gibi içten…

Hala ismine yakılan uzun bir ağıt var içimde. Hala sana yenilmeye hazır deli bir yanım… Biliyorum yasaktır bu, yeri yoktur ayrılığın töresinde ama kendi infazımı kendim veriyorum ben, adını sakladığım yeri kendime ihbar ederek.

Ben sadece yokluğunun bir anlamı olsun istedim. Sağnak bir yağmur gibi unutulmanı değil… Bundandır ne zaman sana doğru sürüklenen bir bulut görsem, gözlerimde birikir kırılganlığım. Kendime senin gözlerinden bakmak istedim, baktığım yerde yoktum.

O kadar yalnızlaştırmışım ki yokluğunu içimde, Hiç kimse olamayacak kadar çoktun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir