Fikret

Sabahın en erken vakitlerinde, ellerini ovuşturup, nefesinle
ısıtmaya çalıştığın kararlılıkla yazıyorum. O Balaban’ın büyük bahçesinde ki mahalle maçında, yüzüme çarpan topun pisliklerini,  kirpiklerimden ayıklarken tanışmıştık. Beni koruman hoşuma gitmişti gerçi, ama içimde de bir ürperti olmadı değil.

Boş bir sokaktaki, kendi ayak seslerimin paranoyasını yaşıyorum. Fısıldarken barda, son kadehi içerken tamda, gereksiz bir muhabbetin içinde: “Aklını seveyim…” diye, başlarda haklı geliyordu. Sonra anladım ki kendisiyle çelişiyor.

Bir İstanbul sabahına uyanır gibi uyanırken şehir, serin sabahların bütün kokuları burnundayken, dudaklarındaki küfrü bastırsın diye, aç karna yaktığın sigara gibi bastırıyorum midemi. Bütün sevgililerim nefret etti ondan. O hepsiyle samimi olabiliyordu, çözümlüyordu, dört kulağıyla dinliyordu.

Sebepsiz yere üst üste yaktığım sigaralardan sonra, midemi bulandıran baş dönmesi gibi kaynıyor beynim. Ailem de sevmedi onu. Hatta merdivenden düşüp saldırdıktan sonra sağa sola, annem görüşmemizi bile yasakladı.

Bir akşamüstü, mezarlığın tam ortasında, kendime mezar taşı seçerken ki gibi seçiyorum kelimeleri. O hep zeki olandı, kıskanmadım değil. Sırf yapacak bir şey olmadığı için ne zaman girsem yatağa erkenden, geldi hep. Yalan yok ağzı da iyi laf yapıyor.

Deldin zihnimi, kırkı kırk deştin, hep haklı oldun. Sevemedin kimseyi kendinden çok. Sevgililerimi bana layık bulamadın hiç. Kırıp parçaladın herkesi. O odunluğa da sen yaktın. Eğer bir “çelik” gülümseyebilseydi, senin gibi gülerdi kesin. Seni uzun uzun anlatacak değilim kusura bakma. Fikret, sen tam bir orospu çocuğusun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir