Gecelerde Arşınlamak Paragrafları

Yalnızım işte bu akşam da…
Kelimelerden bir haber yok, kelimeler “bihaber” bu akşam da…
Kelimeler “suskun”, kelimeler “küskün”…
Ah o “ketum şarkılar”, ah o “sarhoş bakışlar”…
Tarifi olmaz “aşklar”, tutkusu şaşmış “sevdalar”…
Ah, ah…
Ah o sarı yapraklı, lacivert cizgili ajandalar…
* * *
Yağmurdan uzaklaşılmış bir kış akşamında saman kağıdını anımsatan gazete sayfalarında sıralanmış sözcükler…
Faruk Şüyun‘un “Mektuplar, Ah O Mektuplar” başlıklı makalesi duruyor masamın üstünde…
Ağustostan eylüle geçilen bir günde kaleme alınmış…
Mis gibi nostalji kokuyor, mis gibi sadelik…
Faruk Şüyun’un sözcükleri şunları söylüyordu, arşınlanırken paragraflar:
Dün gece, geç saatlerde bir valiz dolusu mektup buldum kütüphanede eşinirken… En erkeni otuz yıl öncesine giden sararmış kağıtlardı önce… Eski kokan o kağıtları karıştırdıkça, dökülen tozlar yıldızlara karışmaya başladı… O mutlu, güzel günlere çağırıyorlardı beni… Hiç direnmedim, atladım üzerlerine o yıldızların, e-postaların olmadığı yıldızlara gittim… Tanrım, ne kadar sıcak, ne denli içtenmişiz… Bir ayrılık sonrası mektubu ve ondan çok daha önceki lise yıllarından tertemiz aşk sözcüklerini defalarca okudum…
* * *
Ah, ah!” dedirtiyordu Faruk Şüyun’un sözcükleri…
O eski “saklambaçlı” aşklara götürüyordu bizleri…
Körebe oynanılan aşk oyunlarına, sevgi salıncaklı aşk oyuncaklarına…
Ah, ah o eski mektuplar…
Sevginin kirlenmediği, masumiyetin doruklarda yaşandığı o eski karargahlar…
* * *
O zamanın karargahlarından bu zamanın karargahlarına…
Bu saatte yalnızlığın kırbacını yerken yüreğim, sevgiliden beklenilen sözcükler geç kalır oldu…
Geç kalır oldu gözyaşların yağmurlaşması sabaha karşılarda…
Ah, ne karanlık bir kış gecesi… Ah, ne karanlık katran karası düşler…
Ne demek gerekir ki olup bitene ve yaşanılıp gidene…
Ne demek gerekir ki yalnızlık bulvarlarındaki ıslak kaldırımlarda mesken tutulmaya…
Ne denir ki?
Acı” mı denir, yoksa “aşk” mı denir?
* * *
Aşkı da sorgulamak gerekmez mi o sonsuzluklarda?
Sorgulamak gerekmez mi o üç harfli kelimeyi yahut simgeyi yahut şifreyi?
Ne demişti Hikmet Çetinkaya bundan üç hafta önceki köşesinde:
Balzac aşkı şöyle tanımlar:
‘İki aşk vardır… Hükmeden aşk, köleleştirici aşk… Bir de birleştirici aşk vardır ki, iki kişi bir bütün eder…’
Sizi bilemem ama benim için bütünleştirici aşk; sevgiyle, dostlukla, arkadaşlık ve dürüstlükle birleştirilince uzun soluklu olur…
Acılara batmış bir aşk yoktur aslında…
Acıyı kadın ve erkek birlikte yaratırlar…
Avuçlarımızda sakladığımız bir tutku, paslı zincirlerin üzerinden geçen unutulmuş sözcükler gibidir…
Hani derler ya:
‘Aşığım ama çok acı çekiyorum!’
Bunu söyleyen birey kendi kendini aldatır…
Acıyı bir yaşam biçimi yapar!

* * *
Aşk nedir?
Aşk hangi yüzünü gösterir bize şafak vakti uyanışlarda?
Cinsellik midir AŞK, sevgi midir, saygı mıdır; yoksa hayranlık mıdır?
Ya da bambaşka bir şey mi?
Nedir o tüm insanlığı aynı çizgide buluşturabilen evrensel tutku?
Nedir?
* * *
Faruk Şüyun‘un “Mektuplar, Ah O Mektuplar” başlıklı makalesinde yer alan, Faruk Şüyun’u lise yıllarının öncesine götüren o mektuplardan bir tanesi şunları söylüyor:
Şu anda saat 11’e geliyor… İlk defa okul zamanı bu kadar geç yatıyorum… Bu da unutkanlığım yüzünden… Tarih ödevimi unutmuşum… Bu saate kadar oturmak zorunda kaldım… Bugün seni hiç görmedim… Biliyor musun dün benimle köşe başında konuşmanı hiç unutamıyorum… Özellikle ‘seni özledim’ demeni hiç unutamıyorum… Doğrusu çok hoştu… Hadi canım ben şimdi uyuyacam… İnşallah gene seni rüyamda görürüm… Eğer sen de beni görmek istiyorsan bir portakal kabuğunu yastığının altına koy, 100’e kadar say, 7 yudum su iç, 7 tane yıldız say… Sadece benim için değil, kimi ve neyi görmek istiyorsan böyle yap… Unutma… Hadi iyi geceler, yarın görüşürüz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir