GİDİŞİNİ SEVEMEDİM; YIKIK EV, SAHİBİ, SAHİPSİZLİĞİ

GİDİŞİNİ SEVEMEDİM; YIKIK EV, SAHİBİ, SAHİPSİZLİĞİ

En çok bu şarkıda yazıyorum seni; kör parmaklarımın aziz ışığı… Küçük bir oğlan çocuğu en güzel böyle sarkıtılır herhalde balkondan, ‘bakın burada ne var?’ diye… O gün ne çok uyuyup uyanmıştım, her daldığımda yeni bir yerde sanıyordum kendimi. Anlatabilmek her şeyden güç, ben koparılmış bir yaprak kararsızlığındayken, rüzgarla uğraşmakla da bitmiyor iş, bilmezler çare yok yakarışlara, umutlar birbirine karışır gökyüzüne açılan yeni kapılarla. Kendinden uzun her santim için daha bir nefretle baktım yüzüne. Beni sarkıtacak cesareti sarf ettiğin cümleleri ince topuklu ayakkabılarının tıkırtısı altında, sen bir türlü yerinde duramazken, dinledim. Az geliyor artık kaçtığını sandığın küçük adımlar sana, daha büyük adımlar için toplamaya çalıştığın umutlarınla yeni kapılar açıyorken oda da sessizdi artık, ikimizi de büyüleyen yeniden doğduğun o sabahı unutamam. Gündüz düşlerini sevdiğimi bildiğin halde yanıma yaklaşarak gidiyorum demene veremediğim anlamı hala anlamış değilim…

Tam da sessizliği dinlerken duyuldu sensizliğin. Düşlerimin kilitlendiği o an, gözlerime bile yabancı. Bir insanın umutlarının önünde nasıl durursun? Bir umuttur gidiyor bana hiç uğramadan hayırsızca, çoktan verilmiş bir kararın kabulüyle sevinen ve üzülen ayrı bedenler de değildik; kuracak olsam nasıl bir ev sahibi olmak isterdim?.. Kapanacak olan bir dairenin başka insanlara kiralanması gibi bir burukluk vardı içimde en iyisiyle; ama sandığımdan fazlasıymış meğerse… Evet, tam da bir taşınma sancısı vardı içimde. Ama büyüyordu. Kimin nereden taşındığı sadece ev sahibini ilgilendiriyordu; ben bu kadar kötü bir emlakçı olamazdım, ticaretten oldum olası anlamazdım, kiracı yeni bir ev bulmuştu bulmasına da ev sahibi evi boş bırakma niyetindeydi uzun süre; her gidiş yeni bir başlangıç olamayabilir, yıpranmış duvarlara bakarak veda ediyordun, belki gerçekten de çok istemiştim bu kez kirayı, çok gelmişti faturaların, daha fazlasını istedin, bir daha çıkarılamayacak kararlılıkta çakılmıştı çiviler iki el arasındaki bütün sözcüklere…

Her şeyin fazla geldiği anlardan biri daha, ortak bir zemine oturtturulamayan kalıplar nasıl havada asılı kalırlarsa o gün ben avizenin yerinde öylece asılı idim, senin haberin yoktu.  Sadece aşk değildi bu, belki de aşk değil, bağlılıktı sana. Boynumdaki halata değiştim seni. Ayaklarımın altından tutarak destek olmanı beklediğim günlerde sen valiz topluyordun. Bazen yaşamak kaybolmaktır belki de; kaybetmek hiç bu kadar kutsal olmamıştı gözümde. Kazandığım tavla turnuvaları, en olmaz dediğin zamanlarda tutup tutmadığım şüpheli mistik zarlara olan hayranlığın, sallamaktan usanmadan her seferinde köpürttüğüm içeceklerin ortaya saçılmasıyla takındığın tebessüm, yapmaya üşenmediğim icatlarıma; “Buzlu Meksikalar” deyip geçmen; çünkü hala ateşten buzlar üretiyorum, değdiğinde yakıcı bir ses çıkarmadan kendi içinde eriyen, kahvenin ‘kırk yıl hatırı’ saçmalığını saymıyorum bile, ağıma taktığım minik balıkların su ile buluşma ümidi bile varken hep en ummadık anlara taktığım soru işaretleri, daha uygun bir yer yok muydu içimi daraltacak, hepsi bir anda nasıl zihninden geçer insanın? Kesici bir çoğunlukla senin galip geldiğin ezici ayrılıklar, olmuyormuş; bir yerden kırılan dalın tekrar filiz vermesi güle ait bir özellikmiş, zaten kim söyledi ki bunun ilişkiler üzerinde de uygulanabileceğini?

Ümitlerin kaybedilmesiyle keskinleşen rutubet kokusuna daha fazla dayanamadım, çıktığımda karanlıkla bir kez daha yüzleşmenin hiç de tedirgin olmadığım havasıyla yürüdüm. Geçen otobüsleri seyrettim hepsinin yolcusu var ama onlar da yalnızlar, geçen insanlara baktım yanlarında birileri vardı ama onlar da yalnızdı. Yalnızlığın acı bir tebessümü vardı aslında, yetişecek bir yeri bile olmayan, hesabı baştan kesilmiş. Terk edilmek daha farklıydı; o kanunun olmadığı boş bir anayasa kılığında bende hükmediyor, gidince kaç yıl yatacağım bilen yok hücrede, içimden bir şeyler kopacak sandığım o dakikalar uzadıkça uzadı, sadece yitirme duygusu değildi bu, kanıma susamış bir vampirin damarlarımdan yaşam sıvımı alması gibi idi, cesaret isteyen bu esaretin bir mükafatı yeniden hayata dönebilme umudumun olmasıydı, tabi tamamını almazsan içimden geçen her hücresini yaşamının… Kaçacak bir yerim kalmamıştı, sokaklar eskisinden daha da yabancı, görmek istediğim en son istimlak bedeli hücremin elimden alınmasıydı; birini daha kaldıramam bu akşam. Hayat hiç bu kadar kara görünmedi gözüme, hiçbir karanlık bu kadar sen görünmedi, yalnızlık bu kadar benden olmadı, bulup yitirmek daha kötü her zaman, bu kolay bir göç değildi yüreğinin sahilinden, kayıp gitmeye mecbur değildi yıldızlar, dememiştim ki daha kimse bilmiyordu bu neyin kutlaması? Anlamlandıramadığım mutluluklara karşın bugün içimden geçen sessiz bir yıkım, enkazı kaldırmaya gelen araç, evi ne zaman götürecek diye beklerken beni, ben daha ne kadar sürdüreceğim bu oyunu, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmem gerektiğini söyleyecek insanlar, peki ama ruhumun hastalığını da taşıyacak mı o araç?

O gün güzelce salınmaktan başka bir şey yapmadın o evin içinde,  oradan oraya toparlanma telaşı içinde olan sen, kafatası iyice belirginleşen bir kaybın derisine yapışarak zayıfladığını bile görmedin, hiçbir şeyi büyütmeyi beceremedik, acınılası sevdalar dışında, onu da iyi besleyemeden gitmeye teşnesin çoktan, benim halim yoktan. Görmek için uğraştığım bütün kareleri kesip attım, beynim bu kadarına alışık değilken geldiğim yere dönüyorum. Çıkmaz bir sokağa dönüşmeden gitmek en iyisi, haklısın. Seni, evi, kaldıramayacağın bağlılıkları ben terk ediyorum; şimdi ihtiyaç olan ikinci bir enkazı kaldırması için başka bir araç…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir