Haklısın, bir tablonun içini doldurabilmek zor…

Sabah yine bir sabah…

Dün ne yaptığını unutan hafızam, hiç kurcalamadığım halde, geçen yıl bu zamanları anımsattı bana. Bir film hazırlığında olduğum dönemleri yeniden hatırlamak, ortaya izlenecek bir şeyler koyabilmek güzel bir duyguydu da… Gösterime girmesi muhtemel olan bu şey, tarihi bir yapıtın günümüze uyarlanmış hali iken- tarihselliğini yitirdiği doğru- eskiden dediğimiz şeylerin eskimesi bile teknolojinin yenilenmiş haliyle baş edemediğinin kanıtı. Şaşırdım mı, hayır, kötü mü bu? Düşünmemeliyim, hazırlanmam lazım, katılmam gereken bir etkinliğim var bugün. Yalnız gidecek olmamın rahatlığıyla –kendimi bekleyerek- hazırlanıyorum. Hatta o önünde küçük tüllerden olan şapkalardan da takmalıyım. Tülün ardından insanlara bakan uzak bir duruş lazımdı belki de bugün bana… Evden çıkarken kapının eşiğine takılmam ile birlikte o günün benim için geri kalanı şekillenmişti artık; tuhaflık…

Salona girdiğimde dışarıdaki seslerin arkamda kaldığını hissedebiliyordum.

Sıkıştığı duvarda tek yanını görebildiğim çukurla, bir şeyler anlatıyor -istemsiz oluşmuş, istiyorum bir daha oluşsun- bu kadar güzel gamzeleri olması gerçekten şaşırtıcı. Girişte olduğumdan mı yoksa senin dev halin mi bilmiyorum dikkat edilesi bir halde gelmiş çatmıştın işte tek kelimeyle: Dikkat! Güldüğünde orada öylece kalacağımı hissettim. Birisine bir şey anlattığın o anda yüzünü bana doğru çevirdin, beni fark ettiğini düşünerek, ben de kendimi bir tablonun yüzüne çevirdim. Bir daha döndürdüğümde başımı, orada yoktun. Salon loştu ve etraf yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Yeniden tabloya daldım.

Evet, o çukurlardan burada da bolca var, bunlar gülen insanlar mı ki? Yürürken bir de gülmek için çabalayan mutsuz bir ifadesi var bu adamın. Yerle birleşemeyen minik ayaklarını ipin üzerinde gezdirirken can çekişiyordu sanki. (Bunlar tablonda dikkatimi çeken ilk noktalar. Elimde bir not defteri, sonradan hatırlayabilmek için yanımda taşıdığım ayrıntı sandığım o benim.) Nereye bağlı olduğunu bilemediğim, ona nasıl yaslandığını çözemediğim yampiri giden bir ip, bu senin hayatın olmalı, olabildiğince dalgalı. İpin üstünde iyilik ve kötülüklerin, kendini sürekli yer değiştirmek zorunda hisseden mucize ayaklarınla dans etmek de; bir adımında etkiliyorsun karşındakini de. Kim öne geçerse geçsin denge mutlaka bozuluyor, sanki gerçekten de yürüyor orada o cambaz. Yürürken bir yandan da konuşuyor gibi; bazen dünyayı suçluyor, bazen kendini. Yürüdükçe başkaları takılıyor ipe. Git gide genişlemesi gerekirken, her seferinde daralıyor. Bazen sıkıcı geliyor bu oyun ona, bozuyor! O karar veriyor buna; yenilenmeye, durmaya, gitmeye… Bir resmin önünde ne kadar zaman harcanır, neler kırılır kurulmak adına, ömür yeter mi anlamlandırmaya?

Oradan oraya atlamakta güçlük çekmeyen uzun bacakların, omuzlarına düşen saçların, gözlerindeki anlamı dünyaya yansıtmana izin vermeyen siyah çerçeveli gözlüklerinle salonda ilk başta dikkat çektiğin doğru… Çünkü yeniden dikkatimi çekiyorsun. Arkadaşımın teklifi üzerine geldiğim serginin tanınmayan yüzüyüm. Nasıl bir yer burası böyle; duvar ve pano dolusu resim. Karşıda resme bakıp düşünen insanlar, onlara bakıp düşünen insanlar, bir grup konuşan insan, ellerinde kadehler, kutlamak lazım tabi, düşünebilmenin özgürlüğünü! Nereden başlayacağını bilemeyen gözlerim sanki şekerlemelerle dolu bir kavanozun içine atılmış gibi ışıl ışıl. Senin de yetin buymuş, beğenmediğin şeyi bırakıp başkasına rahatlıkla geçebilmek… İster iş, ister sevgili olsun bu seni ürkütmüyor. Kendine duyduğun aşırı güvenden mi geliyor bu rahatlık, bilemiyorum! Ama tablolarda yaşıyorsun sen, tıpkı gece yatıp-sabah kalkıp “oh be, rüyaymış” diyebilecek kadar duyarlı! O kadar saf karşılıyorsun ki olayları; seni sevmeyen yok gibi, dayanılmaz gönül rahatlığındır belki de işinin rast gitmesinin nedeni; çekiyorsun üstüne mutlulukları… Ama yeniden mutsuz olman gerekiyormuşçasına toparlıyorsun kendini, her seferinde;  sanki “bana bu kadar mutluluk yeter, zihnim doldu, resmetmem lazım içimdekileri” diyerek terk ediyorsun sahneni, sanatçıların ortak yönü yalnızlık mı? Yalnızlığın ötesinde bireysellik belki de, ürünü tek başına göğüsleme isteği, ben yaptım diyebilmek ya da yeniden ürün için yenilemek kendini… Bu kez de saçın kısa gözlük çerçevelerin kırmızı olur herhalde… Bunlar senin sonradan öğreneceğim yönlerin.

Acaba bu serginin kahramanı kimdi de o bitince benimle tanıştın?

Tabi ya bir adı olmalı bu çalışmanın; “Renklerin Yabancısı” ymış bu. “Nasıl oluştu?” deme cüretini gösteren ben, ancak yanıma geldiğinde duyacaktım sesini. Ama açıklamasına daha fazla yorum yapamayacaktım. “Renkleri seven bir adamın, yaşamak için harcadığı renkler. Açığa çıkartması, tüllerinden sıyırmaya çalışmasıymış yabancıları.” Onlar yerlileştirince kendisi yabancılaşacakmış, dönüp duruyor dünya ya aynısı… Tarih gibi geldi…

Ömür ipinin dolanan makarasını açıp gergin tutmak, sonra da üzerinde düşmeden yürüme denemeleri yapmak kolay olmuyor, seni izleyen gözler ve o özel bir tanesi de varken.

Tablona bakarken yalnız olduğumu sanıyordum, izlendiğimi nereden bilebilirdim? Benim saçlarım seninkinden uzun, bacaklarımsa seninkinden kısa, hiç iyi resim yapamam da. Ortak bir nokta olmalı, ama ne? Neden ilk girişte dikkatimi çektin, sen niye beni fark ettin? Bunların bir anlamı olmalı. Topuklu ayakkabımdan çıkan sesler ceketimin düğmesinden de çok…

Bir yandan da mesleki acıların var. Belki de en dayanılmazı onlar: Biraz ekmek biraz su en çok da şeker. Kaygı dediğimiz şey bu sanırım, öncelikli sermayen ellerin, sonra hayal gücün ve diğer nesneler. Dua etmek içinde lanet okumak için de ellerini açsan sarsılıyor dengen. Bütün değişim kalbinde ve dilinde. Düşüp düşmemeni hangisine borçlusun bilmiyorsun… Kendini resmetmek de zaman alsa gerek. Bundan mı hep başkalarını konu olarak seçiyorsun? Sen kimin tarafındasın; cezanın mı suçunun mu? Yok yok yoksulluğunun! Çabucak sıkılıp başka şeyleri de merak ettiğin için zengin, bağlanmaktan kaçtığın için yoksulsun.

Fırçanın sonsuz ucu bir gün benim parmak uçlarıma da dokundu. Resmimi yapmak istediğinde seni tanımıyordum bile. Sanata olan bağlılığım sürüklemişti beni buraya, sadece izlemekti işim, arkadaşımın daveti de var tabi, ama en çok merak. Tiyatroyla ilgilenmiştim bir süre. Ben rol yapan insanları seyrederken, sen onları resmediyordun. Beni neden seçtiğini de merak ediyordum. Tablonun önündeki büyük vazoyu daha çok incelememden mi ki? Ama ben aslında tabloya bakıyordum, bakarken yerimde biraz sallanmışım o kadar. Küçüklükten kalma bir şey; bazen düşünürken kendini kaptırıyorum. İlk önceleri fark etmediğim bu hareketimin huy olarak kalması ve bu salona da taşınması tesadüf olabilir mi? Ama ceketimin düğmesinin vazoya değmesiyle çıkan melodiyi dinlediğini hiç düşünmemiştim. Duymadığım şeyi nasıl düşünebilirim ki… Tablonun önünde sallanan bir ben, üstelik bir de ses çıkartıyorken.

Bilmediği gözler için büyük risk alıyor bedenin, ruhunsa beş karış havada.

Oysa ben neler düşünüyordum resimde… Uyuşturması için beynini, ezberlediğin o tekerlemeler bile havada kaldı, sen çok iyi bir kralsın; ormanları elinde baltayla geçip hiçbir ağacın canını yakmadın. Öyle sandın, çünkü ağaçların sonunu bilecek kadar onlarla kalamadın. Özel göz; bir orman perisiymiş, haberin yok. Tılsım yapıyormuş genelde hep en olmadık kişilere. Ayağına düşürmeseydin son hamlede gururunu kendine kalmayacaktın, aramaya ara verip başına dert alacaktın belki de.  O zaman bu seferkinin adı da “tılsımı ararken” olacaktı herhalde ve sen tülden bir zemin yaratacaktın bana, içine nasıl gireceğini bilemeyen bense, bir tek gözlerimi açık bırakacak bir tüle sarılı olacaktım.

Çok sonraları öğrendin. Sırtında gittiğin bir ip değilmiş rüyaların; uyandığında nereye koyduğunu bilemediğin yanılsamaların, sen çoktan firar etmişsin günlerinden, tükettiğin içinin dışa vuran sızısız salgıları. Eğildiğin zaman selama gözlerini kapatırmışsın; düşe devam… Kaptırmışken ruhunu sahte gülücüklere, alkışlara kulaklarında insan uğultusu kesilmeyen bir soluk aldı yine, daha ne kadar yaşatacaksın bu sahteliği içinde, mutlu eden bu değil seni. Fark et artık. Yüzündeki ufak bir kıpırtıya muhtaçken sırlar, bir dudak bulsalar dökülecekler bir bir. Bir öncekinden farksız bir müsabaka, böyle de gidecek, boş zamanların değerlensin diye mi onca resim? Her şeye yeniden başlamak yormuyor mu seni, duygularını gerçekten yüklemiyor musun bedenine, onu da mı kaptırmışsın kendini bencilliğine… Yazık. Yine eve gideceksin bir başına, başın boynunda, noktanın ters dönmüşü de nokta, sadece ünlemken soru işaretiyken ters yüz oluyor, fark ediliyor, bedeninin değişikliği. Değişiklik gün geçtikçe üstüne sinen bir sır perdesi olarak kalacak, kaldırmak isteyip de altından bakacak olan kafaları bir bir kovacaksın, sen görme aşamasını seviyorsun, belki de sonunda ortak bir nokta buldum ikimiz adına; izlemek. Senin için sır; izlenirken içinden kolayca sıyrılabilmek, benim içinse kalıcı olmak adına savaşmak. İşte yine ayrıldık. Belki de mesleki acın bu senin. Mecburiyetin; gizlediğin gözlerin… Dünyayı sadece seyretmekle yetinmek, umut aşılamak, çizmek, fark ettirmek ve silmek…

Lazım değil sana böyle türkü, kendi müziğini kendisi söylerken dilin.

Büyütmenin gereği yokken oynayamayacağım düşü, bu tablonun önünde hala işim ne? Seni çözümlediğimin farkına varmayarak hayallere daldığım ipteki o cambaz senmişsin işte. Bir sonraki haftayı kanıtlayacakmış misafir ettiği ipte, gerçeklerin arkasına sığınmış olacakları merak ediyorken büyüsü bozulan bir sirk cambazının makyajsız haline bakıyorum, kapının eşiğine takılmak gibi evet, tuhaf… Kaç hayat yaşanması gereken bir ölüm? Neden bu kadar gerçekçi maskeler? Hani rol yapanları ayırabiliyordum ben.

Küsmüşsün âleme, dalıp gitmişsin zamanı da darıltıp kendine.

Fırçasındaki rengi bilmediğin hayat, gelişine çarpıyor ya yüzüne boyayı, sonra uğraşıyorsun çıkarmak için boyayı, bazen kendi yeteneklerin yetmiyor, yardım alıyorsun birinden, o da derini yakıyor çıkarırken renklerini. Sahip çık renklerine niye renklerin onlarla aynı olsun ki illa, senin doğum leken mi onlar yoksa? Suçun olmayan bir yoksulluk, üzerine sinen tiner kokusu, yapıştırabilecek mi kırılan parçalarını alkışlayanlar?

Ne çok gülerdik halimize deniz kabuğundan bakınca dünyaya…

Yardım aldığım yakın arkadaşım, bay ressam hakkında daha önceden fikir sahibiymiş oysa. Bilmediğim bir yolda yürüdüğümü sanan ben, yine güldüm kendime, yeni geldim kendime. Hayat hep umursamaz bağlantıları sunmak zorunda mı bana. Gördüğüm için mi yaşıyorum, yaşadığım için mi görüyorum, kesişme noktalarında neden benim adım var? Karşılaşamadığım bir mucize ile yeniden el sıkışmak, rüzgârların sinirlerini almak istiyorum ama geviş getirmeden, yutarak… Bir kere de geri dönmesin attığım taş nehre, yoruyor kendini dalgalarına küstürerek çabalıyor ya, kim istedi senden o taşı, mükâfat alacağını sanan bir sen değilsin nasılsa…

Yüksek bir tepeye çıkmak için çok çaba harcıyorsan, hiç de kolay inemiyorsun. Kalıcılık bir şeyi istemekle örtüşmüyor demek ki, sadece bir nesne olsa bu belki geçerli olacak da karşındakinin de duyguları varsa işler tersine dönebiliyor. Kim bilir hangi umutlarla tutundun toprak parçalarına ve ayağının altından kayan parçalara nasıl baktın? Çıkarken yardım almazken inerken seni yolcu etmeleri de hoşuna gitmiyor zaten. Hem artık çıkardığım sesleri kimse şarkı diye de yorumlamıyor. Demek ki alışkanlık devam ediyor ama algılayan değişiyor. Anlamlandırmanı seven kişiyi bulup çıkarmak mı tanışmak?

Bu kez burada değişecek bir isim istiyorum, bir sonraki de acı çekecek değişmeyecek bu. Ya da böyle mi temenni ediyorum acaba, senin benle mutlu olmaman demek başka biriyle de olmayacağın anlamına gelemez ki. Gerçek buz gibi sıcak, ay; ya uzun ya köşeli, ay; karanlıkların içinde saydığın çekirdeklerin en büyüğü. Gece tılsımını yapar orman perin, sen yine unutulmak için bir tablo hediye edersin birine ve o biri sana bir rol verir hayatında, sonra da oyun bozulur ve perde iner. Tarihe yeni bir kan daha, yeni bir ses, ışık, toz, yitirilen bir gül, geçmişin yabancılaşması için renklerin teknolojiye ayak uydurması, demek ki gördüğüm şeylerin kendim için abartılması tarih, demek ki benim sana olan inancımın kaybolması ve kapatılan bir çift göz, yeniden açılana dek, hoşça kal.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir