Kıyıdan denize çakıl taşları atıyordum. Ya dedim, bir zamanlar denizde oturanlar burayı çakıl taşlarıyla doldurmuşsa?..
Sırtüstü uzanıp gökyüzünü düşündüm, yıldızlar sönerse gökyüzü yere düşer. Felsefe yapmanın en yıldızlı halidir bu.
Sana bakarak uzun uzun düşünmeyi hayal ettim. Uzaktan bakarak ama. O an, engebeli sesine tırmanmaya çalışmayacaktım. Aydınlık ve önümü görebileceğim bir yolda olmak yerine gecende, çamurlu topraklarında, olmayan humusunda güzel bitkiler yetişir sanmayacaktım.
Sana bakacaktım, bilecektin. Kordona çıkınca suratına çarpan rüzgar kadar yakar tek başına olmak. Bilecektin. Keşke hayat böyle bir şey olmasaymış , diyecektin yanındakine. Bir ağustos gecesi karşılaşacaktık.

Eylül ayı değil, incir vakti. Bir doğa kanunu olarak ilk incirler kuşların… Bu sene ilk kez buralara martı geldi. Irmağı kurumadan görmeye mi geldiler? Çok sular akmaya yetecek bir akıntının olmadığını mı duydular? Zaten altından geçip gidecek köprünün de yıkılıp gittiğini mi?..
Tahta köprü olmak böyle bir şeydir işte. Altından çok sular akmıştır ama su seni hırpalar, aşındırır. Günün birinde yıkılıp gitmeye mahkumsundur. Birilerinin tamir etmeye değer gördüğü bir şey değilsindir. Akıllarında hep yıkıp yenisini yapmak vardır. İnsanlar böyledir işte tahta köprü kardeş, seni yıktıklarında yenisini yapabileceklerini sanırlar. Sonra daha sağlam olduğuna inanırlar. Yıkılıp gittin halbuki! Tahta köprü olmak da zor. Tüm tahta köprülere selam olsun. En çok sana…

İnsanın gözü kapının önünden her akşam geçen köpeği bile arıyor. Her bahar sabaha karşı öten kuşun cıvıltısını, seyyar satıcının eğreti sesini bile…
Sen beni aramadın. İncir vaktiydi.
O kapının önünden geçen köpeğe de kuşun cıvıltısına da seyyarlığına da sattıklarına da… İncir vaktiydi.

/benzesme