Kar-ın-canı

Kışın doğan güneşin buzları eritemediği; özünde çorak bir yerdeyim. Burası karlı, üstelik kışın geçmesine daha 2 ay var. Eteğine sığınan savunmasızlar bile soba kenarında oynamaya mahkûmken nasıl bir kader bana diyebilir ki; Dön! Kışın kime yararı olmuş ki sana olsun, küçük bir elektrik kesintisi ile dünyaya gelmiş aptal çocuk: Yaşlanıyor ama bunu kaderi sanıyor.

Çevre insanı nasıl şekillendiriyor, yoksa o da kendi şeklini başkasına mı borçlu? Dürüst davranıyor; hiç şaşırtmadı ki; ne kadar acımasız olsak da ona karşı, o, doğal tavrını sürdürüyor.

Yine ak güvercinlerle indi yere mutluluk tohumları. Saçılıyor içimden nefretin incisi, boncuk gibi dizilmiş nasılda kolyemin ucuna, dün parçalandı ya çekince hızla sinirden; hangi tarafa yıkılacağını bilmeyen bir binanın depremle una dönmesi gibi, topladığım onca çiçek, o unun altında kaldı bu sabah. Gömülmek değildi belki, çıkmayı bekler bazı zamanlar… Şanslıydık biz; çünkü kendi şansımızı yaratabiliyorduk. Yeni gelin gibi içeriye girince kış, tasını tarağını topladı bahar; bu kadar kısa bilmezdi ömrünü, herkese söylenecek birer yalan vardı; sahip olduğu şeylere yenisinin ekleneceği aldatmacasını yaptılar ona da, kabullendi çaresiz, ama suya ihtiyacı vardı; karın erimesine, beyazın çamuruna, güvercinin tüyüne… Raydan çıkmış tren ve onun yolunda duramayan hareketli ray… Evet, sen bu tanıma uyuyorsun. Savuruyorsun önüne geleni hay hay, sağır bir düdüksün; kendi sesinden habersiz, bilinen duraklara, mecbur bekleyişlere rağmen umuduna renk beğeniyorsun.

Karıncalar geçerken iz bırakırlar gölgelerindeki boşluğa, sen boşluktan da küçük bir yere sıkıştın kaldın, çık artık karın altından, karınca toprağı, karınca boşluğundan…

Sevdanın durağan yolsuzluğu; fışkıracak bir yer aradıkça kendine uzaklaşıyor. Sus-pus olup kus-küs olacak zemine dayanıyor; habersizce geliyor, haber vermeden gitmesi normal diyorsun. İyi de neden hemen gidiyor? Ayrılıklar kuşanmış bir ajan gibiyim; hem etrafı kontrol eden hem de kendinden korkan. Kahvenin en sıcak halinde genzim yanmışken; kavrulan kokusunda marifet, çekildikçe hücuma geçtiğinin farkında değil, salınır oracıkta. Zihnin tortusu kazınmayı bekler ayazda, tuhaflıklar onu bulur ya yoktan, sanır ki hiçbir parmağı yoktur bu işte; bağlarını gevşetmiş iskelesiyle bir sandal; su ile son anlaşmasını imzalarken…

İkimizin bir başı, iki sonu olduğuna kim inanırdı? Kollarını açmış iki yana bir yerlerden çıkıp gelmesini beklediği kişiye yanar durur, alışık bir tat var bu ılık havada, ölüme salan bir uçurum kıyısında duran ayaklarından taşlar ufalanıyorken, bir kayadan, bir bedeninden kopuyor parçalar sanki yolunu kaybeden taşların yeniden yerlerini araması gibi. Aşağıda da mı biri benimle aynı duyguları paylaşıyor yoksa? Başka bacalar başka duman mı üflüyor ki dünyaya?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir