Kent, Hüzün ve Rüzgâr

Bir nisan akşamında kentin sokaklarında yürüyorum yalnız başıma…
Hüznün atlasında sana ait sözcükler topluyorum, yanaklarından boynuna akarcasına…
Kent hüzünlü bu akşam, nisan hüzünlü, ben hüzünlü…
* * *
Rüzgârın çıktığı saatlerde sokaklar bomboş…
Kaldırımlar yalnız, sen yalnız, ben yalnız…
Dile getirilmeyen bir şiir, notası şaşırtılmış bir şarkı, başkahramanı gözyaşı döken bir roman…
Nazım Hikmet’in Piraye’si, Cem Karaca’nın bir şarkısı…
Bir Türk Sanat musikisi, bir rapsodi, bir konçerto…
İdil Biret, Fazıl Say
Yıllanmış bir kadeh kırmızı şarap…
* * *
Hüznün dizginleri eline geçirdiği daimi bir sarhoşluk halinde yüzün geliyor aklıma:
Hüznün yüzü!
Duygularının hüzünle dansı, mutluluğunun gülümsemeyle sarmaş dolaş oluşu, utangaçlığının sevecenlikle el ele tutuşması…
İlk göz göze geliş, ilk dokunuş, ilk öpüş…
Sebepsiz yere sevmeler, sebepsiz yere terk etmeler…
Sevginin gücü, aşkın gururla muhasebesi, sevdanın hiç bitmeyen türküsü…
Hüzün ve sen… Hüzün ve ben…
Sade ve yalın!
Asla kirlenmemiş!
* * *
Kaldırımlar boş, banklar sarhoş…
Gökyüzünde yıldızlar göz kırpmıyor artık…
Hüzünler ve yalnızlıklar…
Bir iç hesaplaşma, bir özür dileme bu!
Bağışlanma, yeniden âşık olma, Akdeniz’in ılık sularında bir hüzünlü gemiye dönüşme…
Bir fırtınaya tutulma, ardından alabora olma, beraberinde denizin dibinde balıklarla konuşma…
* * *
Kentin yalnızlıklar karşısında diz çöktüğü, dükkân kepenklerinin birer birer kapandığı, tarifsiz bir hüznün üzerimde hüküm sürdüğü bir zaman dilimindeyim…
Gecenin hiç bitmeyeceği, karanlık bir sokakta yürüyorum sessizce…
Sessizliğin sesi başlıyor o vakit, konuşmaya…
Ve ben susuyorum bir süreliğine:
Sonsuz korkular öğretti aslında bu kent sana…
Yaşamı da, sevgiyi de, hüznü de…
Kalabalık caddeler tir tir titretti seni bir sonbahar akşamında…
Umursamazlığı öğretti bu kent sana…
Yirmili yaşlarının coşkusuyla içinde gizlice saklanan bir düşünce, çocuk gözlerindeki yas bulutu, daha sonra aşkı öğretti…
Fotoğrafların, duvardaki resimlerin yerlerini değiştirirken, bir an gözlerinin içindeki pırıltıyı yakaladım…
Sevecen, tutkulu!
Ne kadar da benziyorduk birbirimize!
Bir rüzgâr yıkamada bizi, lodos nasıl da esiyor…
Pencereleri açtım, soğuk bir esinti girdi…
İşte tam o sırada başladı yağmur… İnan, içeri çiçek ve toprak kokusu girdi… Seni uyandıracaktım, vazgeçtim… Çünkü çok güzel uyuyordun…
Kıyamadım!
Kışa yükselen bir soğuğu rüzgârla yaşayan bir kentte, kanını saracak bir sıcaklık aradın sen hep!
Meydanların bomboş uzandığı batan gün altında koluna girip yürüdüğüm günleri düşündüm…
Dışarıda çiçek ve toprak kokusu vardı o zaman da…
Sabah uyandığımda ise, sen yine salondaki fotoğrafları değiştiriyordun…
Pencereyi açtın, içeriye çiçek ve toprak kokusu girsin diye…
Kalabalık caddeler, boş meydanlar…
Tümcelerin tuzaklarında, günün yaş döktüğü saatleri arıyorum…
Robert Denos’un ‘
Saint-Martin Sokağı Şarkısı’nı senin için söylüyorum:
Seni öyle düşledim ki, yitirdim gerçekliğini!
* * *
Sessizliğin sesi alıp götürüyor beni uzaklara…
Hem de çok uzaklara!
Barri Gotic’te yürüyen o güzel kadının tebessümünde, Notre Dame Kilisesi’nin önünde oturan o “uysal” kızın yüzünde, San Marco Meydanı’nda güvercinleri besleyen yaşlı teyzenin yorgun sesinde seni arıyorum nedense…
Barcelona’da, Paris’te, Venedik’te…
İspanyolca bir şarkıda, Fransızca bir şiirde, İtalyanca bir aşkta…
Roma’daki uyanışlarımda, Stockholm’deki korkuşlarımda, Frankfurt’taki yürek atışlarımda…
* * *
Kütüphanelerdeki kitap kokuları, ne çok anımsatıyor seni bana…
Romanlardaki paragraflar, hikâyelerdeki başlıklar, şiirlerdeki uyaklar seni resmettiriyor adeta bana…
Seni okuyorum bir gazetedeki köşe yazısında…
Seni yazmak istiyor canım, bir nisan akşamının katran karası beyazlığında (!)…
Kelimelerim aşikâr o yüzden, cümlelerim davetkâr…
* * *
Gezdiğim Avrupa şehirleri seni hatırlatıyor bana…
Barcelona’lar, Paris’ler, Venedik’ler…
Notre Dame Kilisesi, Victor Hugo’nun yapıtlarına konuk olmuştu zamanında; San Marco Meydanı da, Thomas Mann’ın yapıtlarına…
Bense bugün Barri Gotic’te yürüyen “o güzel kadını” konuk ediyorum cümlelerimin arasına…
Onun şiirselliğinden etkilenerek serpiştiriyorum sözcüklerimi giriş-gelişme-sonuç (!) bölümlerime…
Yazımın kurgusunu duygularımın değişkenliğiyle inşa ediyorum bu gece…
Duygularım tuğla (!), duygularım çimento (!) olmuşçasına dökülüyor damla damla, yazımın inşaatına…
* * *
Bir nisan akşamında kentin ıssız sokakları kucaklıyor beni…
Paris’te bir kadın, bir erkeğe âşık oluyor bu akşam…
Ve ben seni kelimeleştirdiğim bir Akdeniz akşamında sessizliğin sesiyle sonlandırıyorum yazımı:
Akşamüstü yağmurlarını özler ya insan bazen, hüzünlü bir şarkıyı dinlerken… Varlığını yetiştiremeyecek gelecek zaman düşlerini kurarken… Sevgiyi, aşkı, özlemi ararken… Hep akşamüstü yağmurları başlar…
Paris Metrosu’nda gitar çalan genç, belli ki Polonyalı… Köln’de Ren Irmağı kıyısındaki kafelerin sokakla kesiştiği yerde, klarnet, darbuka ve kemanla Mastika’yı çalanlar Bulgaristan’dan gelen romanlar…
Zamana yenik düşen saatleri durdurmak istiyorum, yapraklarını dökmüş yüzyıllık çınar ağacının altında…
Kentin ışıkları suların üzerinde oynaşırken insanlar bir telaş içinde…
Akşamüstü yağmurları hüzünleri mi çoğaltır, yoksa yalnızlıkları mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir