Kırmızılaşarak Mavileşen Bir Gökyüzü

Sabah kahvaltıdan sonra okuduğum pazar yazısı şöyle başlıyordu:
Puslu, serin bir Paris sabahını yazmak istedim bugün…
O yarı aydınlık geceyi, şafağın söküşünü, kentin hareketlenmesini…
Köleliğe dönüşmüş bir özlemi, düşlerde, belleklerde kalmış bir tutam sevgiyi nasıl anlatabilirim Paris’i yazarken…
Altınla çürümüş kalyonları, yüreğimizin içinde kopan fırtınaları…
Yaşamı, aşkı, özgürlüğü…
Kimi kaçışları, umutların tükenişini…
Pazar yazısı yine duygularımı okşarken ben bir nisan sabahında omzuma konmuş kuşlar hayal ediyorum…
Gagalarıyla boynumu gıdıklayışlarını, beraberinde attığım kahkahayı, çevremde uçuşup durmalarını…
Sabahın erken saatinde balkondan çevreyi izliyorum:
Kaldırımlarda yürüyen birkaç adam, durakta otobüs bekleyen bir kadın, sabah kahvaltısı için simit satan bir çocuk görüyorum…
Sonra gökyüzüne bakıyorum, sabahın serinliğinde…
Aklıma okuduğum pazar yazısının şu satırları geliyor yeniden:
Güneşin tırnakla yırttığı gece, lacivert rengini gittikçe yitirip, önce kırmızılaşıp, ardından da mavileşiyordu…
Gecenin taşlarına bağlanmış bir sarmaşık gibiydi her şey gün ağarırken…

Lacivert, kırmızı, mavi renklerini fiilleştiriyorum gökyüzüne bakarken…
Lacivertleşen bir gökyüzü!” diyorum:
Kırmızılaşan bir gökyüzü!”… “Mavileşen bir gökyüzü!”…
Akreple yelkovan birbirini kovaladıkça, renkler de birbirini kovalamaya başlıyor…
Önce lacivertleşerek kırmızılaşıyor, ardından da kırmızılaşarak mavileşiyor…
* * *
Dışarı çıkıyorum beraberinde…
Rutubet var havada…
Belki az sonra yağmur da yağacak…
Gök gürültüsü, derin sessizliği bozacak…
Düşünmeksizin yürüyorum caddelerde…
Turunç ağaçlarındaki çiçeklerin kokusu baharı müjdeliyor…
İçime çekiyorum o müjdeleyici kokuyu…
İçimde kıştan kalan buzlar erimeye başlıyor ansızın…
Baharın ışıltısı gözlerimi kamaştırıyor…
Yağmur hafiften atıştırmaya başladı bile…
Toprak kendini kokulaştırıyor…
Yağmur parfümlü bir koku bu!
Mis gibi bahar kokuyor…
Yağmur hafif, fakat iri iri yağıyor…
Yağmur taneleri yere düştüğünde kocaman kocaman ıslaklıklar oluşturuyor yerde…
Gökyüzünde bulutlar da renk değiştiriyor…
Önce beyazlaşıyor, sonra grileşerek siyah siyah oluyor…
* * *
Akdeniz iklimini soluyor Çukurova…
Toros Dağlarındaki karlar eriyor…
Dağların eğimli yamaçlarında kuzeyden güneye, menderesler çizerek suluyor Çukurova topraklarını…
Dağ yamaçlarındaki köylerde pınar olup besliyor köy halkını…
Buz gibi, bıçak gibi keskin!
Akdeniz, diğer bölgelerden önce karşılıyor baharı…
O yüzdendir ki, bahar en güzel tarafını Akdeniz’e gösteriyor…
Piknik yapıyor aileler pazar gününü de fırsat bilerek…
Kırlarda, çiçekler arasında bir erkek bir kızı öpüyor gözlerini kapayıp…
Baharın salıncakları sallanıyor parklarda…
Baharın çocukları bisiklete biniyor parkların içinde…
Onları gördükçe, onları düşündükçe içimin çocuklaşası geliyor nedense…
Onlar gibi koşmak, onlar gibi saklambaç oynamak, onlar gibi özgür olmak istiyorum…
* * *
Sabahın erken saatinde balkondan çevreyi izliyorum…
Kim bilir belki hiç dışarı çıkmadım ben bugün, bir pazar yazısı da okumadım kahvaltıdan sonra…
Belki Akdeniz ikliminin dans ettiği coğrafyalarda da değilim, bir erkek bir kızı da öpmüyor gözlerini kapayıp…
Belki bir düştü benimkisi; baharı kelimeleştiren bir düştü; heyecanı, umudu, sevdayı tasvirleştiren…
Belki gökyüzünün lacivertleşen, kırmızılaşan, mavileşen serüveni bir ütopyadan ibaretti…
Belki dışarıda yağmur da yağmıyordu; baharın çocukları için yapılmış salıncaklar, tahterevalliler, kaydıraklar hep bir düzmeceydi…
Ve belki de bu “belki”ler kısa filmlerimizin birer perde arkasıydı…
Ama gerçek bir şey vardı ki, her şeye rağmen, tüm bu yazdıklarım bahar sevincinin, aşkın, sevginin dile getirilişiydi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir