Kum – Ağaç – Deniz … sorular…

Kum – Ağaç – Deniz … sorular…

İnsanın ruhu büründüğü havasında mı gizli, doğasının? İçimi saran bu sıcak havanın kaynağı güneş mi mesela, yağmur yağsa ne olur? Düşünceme vuran gökyüzü kaşını çatar belki. Rüzgâra üflemesi için ney’i veren başımdan attığım göç yorgunluğu mu? İçimden taşan ırmakla tanışalı çok olmadı. O, hikâyesini kendi yazmak isteyen usta bir yazar edasındayken, önüne çıkacak irili ufaklı çakıllardan habersiz mi dersiniz? Hayır, haberi var, kendini kandırıyor inatla, geçici bir süreliğine dışarıya kapalı; servis dışı… Aldığı görevi tamamlamak için savaş veriyordur belki ya da vazgeçmiştir sorumluluklarından… Bütün minnetlerden kurtulmuş başına buyruk ve bir o kadar da mağrur hali, hangi edasında saklı o kadar çalı çırpı bunu kendisi de bilmiyor, utanmadan hepsini taşıyor yine de.

Tanımlayacak bir şeyler arıyor dolambaç gibi hissettiğinde kendini. Oysa alışkanlığından mıdır, kendi canını acıtmayacak şeyler ne kadar da sahte görünüyor gözüne. Gerçeğin bir yüzü koluna asılı bir çanta gibi ağır; ne kadar büyükse o kadar çok şey alıyor içine. Terazi küfesini hatırlatıyor bu durumu, hep bir yanı fazla çekiyor, ne kadar da yüksek bir çekim gücü var saplanıp kalmış bir bıçak hoşluğunda bir yanına. Acıdan çok, keyif veriyor bıçağı oynatmayınca. Peki ya oynatırsa? Kafasını mı bıçağı mı? Ve artık bir omzu diğerine göre aşağıda, gerçek bir görüntü istemişti, oldu sonunda, yüzleşince bunu da beğenmedi, şimdi aynalarla kavgalı. Ya öteki yüzünde kim bekler kavganın? Gerçeğin diğer yüzünde sen varsın. Seni tanımlamayı seçiyor iştahı. İyice acıkmış baksana, görmedi diğer acıkanları… Sen kenarında çiçekler açan bir nehir dinginliğinde, üstüme geçirilmiş bir kumaşla bütünleşen sonsuz bir gözyaşısın.

Nankör bir vaka değil, sahiden kör bunun gözleri. Bilerek kaçmıyor hiçbir şeyden, sanki bir zaman kumunda bir düz bir ters çevrilip duruyor, önce düz, çünkü kazanacağını düşünüyor; zamanın kumu yeni alınmış bir eşyanın beyaz köpüklerinde gizli, yıpratmamak için gizli, kimse bilmiyor kaçı kaç geçiyor birbirini kovalayan saatin dalları, zaten takılmışım ucuna bende, boyuna aynı yerden geçiyorum. Yelkovan, akrep, yengeç, börtü-böcek… Hepsi bir olmuş zehirliyorken dakikaları, zaman kavramından kovuluyorum: artık suçlu değilim ama kapatamıyorsun yıprananları…

Sadece dinlemek için geçmiyordum oradan kuşlara söyleyeceklerim var; sevdiğim bir melodinin tiz sesi değilim artık; beni de aranıza alın. Niye meraklısın, neyin raporunu veriyorsun her saat başı? Ding-Dong. Bağışladım bu alana çocukluğumu, köprünün bir ayağından sulara bıraktım yazılmış her şeyi, kendimi özgürlüğün kanadına taktım. Daha umutla tanışmadığımı sandığım o dakikalara bir haller oldu, rüyanın ortasındasın diyordu bir taş, tam ortasında. Uyandın ama yine uyutacağız seni. Konuşmayan bir o kalmıştı deme, ben bile konuştuktan sonra… Bugün hepsinin dili çözüldü. Ellerime uzanan ağaç dalları yılların sırrını veriyordu bana. Yolculuğum artık bir ağaç dalı sırtında, çizilerek geçecekti. Mevsim döngüsünde üşümeden önce, vedalaşma yaşanmadan… Dedeler torunlarını göremeyeceklerini bildiklerinden bir bahar hüznü saklarlarmış çamın sakızında, ağladıklarında ondan güzel olurmuş gözyaşlarının kokusu…

Şimdi de deniz oldu buralar, ne çok hüzünlü ağaç varmış geleceğini görmeyen. Gelecek misin, geçtin mi? Biriken bozukluklar da buradaymış, bunlar dileklerin gerçekleşmesinin bedeli sanırım. Denizin bereketi de buradan geliyor olsa gerek… İçine daldığın suyun tadından önce kokusunu duyduğun iple çekilen bir yaşam gökyüzüne. Ölmeden önce hava ile kavga eden bir kahramanın son çırpınışları; biri denize girince ölüyor diğeri çıkınca; canlı olmak, ölmekten meşakkatli bir yaşama duvarında. Duvarlar çok mu yüksek? Kalelerini düşman askerlerini beslemeye açmışsın savaş devam ederken. Hiçbir canlının hayatta kalması mümkün değilken, duyguların beşiğinde nasıl uyusun çocuklar! Bir iskambil falı değil, yaşam döngüleri içerisinde kaybolmak. Bileceğin bir geleceğin yokken. Bakışların sesinden tok, hangi doğasında, ne zaman kaybedeceksin içindeki vahşiliği? İfadesine ekleyemediğin bir işlem var hala çözülmeyi bekleyen. Yanında durması seni sinir ediyor, itiyorsun omzunla elin bağlı, siliyormuş gibi yapıp kopyalar hazırlamakla da kaçamıyorsun, pek fark etmiyorlar sanıyorsun, ne yazık ki yanıldın, önündeki soruyu görüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir