Masumiyet


Kafasının karışıklığından bazılarını tamamen unutan bazılarını ise bütün gücüyle kayıran dünya ve bütüne rağmen türlü oyunlarla başa çıkan insanlar…

Demek ki bir kısmınız hala iyi oynuyorsunuz…

Bana da öğretin içimdeki saflığı kaybetmeden savaşmayı…

Yürekli oynayın oyunlarınızı, bizi kötülüklere sürükleyen hiçbir şey icat edilmeden…

Okuyunca adam olacağımı öğütleyen ve okumadan emellerine ulaşan insanlar…

Onlara sesleniyorum. Onlardan biri olan sana…

Kalem kâğıt ile resim yapmanı söylediler önce, sonra resmini gerçeğe uygun bulmadılar, birkaç gerçek içinde kaybettin gerçeğini, üzerinde oynadılar, seni saf dışı ederek kendinden. Onlar senin oyuncağınla oynarken sen boyaların üstünde gezindin, uyumsuz renklerle çalıştın, oluk oluk onlara karıştın. Oyuncağı elinden alınmış masum bir çocuktan farklılaştın. Daha önceden oyuncak dükkânında çalıştığın için hem tecrübeli hem alışıktın. Hangisini nasıl kuracağını, hangisini nasıl kıracağını biliyordun artık…

Düşünüyorum da ilk anlarda ne çok hırpalandık, toza toprağa bulandık, lekelendik, rüyalarımızdan kovulduk. Bir emir gibi geldi büyümek. Sonraları ona da alıştık. Hiçbir ayrılık bu kadar yakın ve bu kadar uzak olmadı.

Küçükken şekerlere duyulan özlem kısa, büyürken şekerin tadı öncekilere göre kötü…

İlk aşk, ilk acı değildi belki. Birini kaybedince hepsinden vazgeçebilir misin ki?

Sen gidersin o gelir sandım, sen gittin kimse gelmedi.

Masumiyet kovalanan bir hayal, üzerinde çalışılan bir ödev, deneyleştirilen bir virüs, öldürülmüş bir ceset, yüreklendirilmiş bir ödül, kullanılmış bir renk.

Sonunda yel kovan bir akrep tanıdığımla kaldım. Yine kovuldum.

Her acının bir hanesi yoktu, büyüyecek bir yer arıyorlardı, evsiz bırakanları evlerinden ediyorlardı. Yersizlik bir yerde bitiyordu, bir daha aynı kalamıyordu hesaplar, yanlış basıyordun tuşlara, tuşlar dünden razıydı yanılmaya, ibreler hep ondan yanaydı, suçun arttıkça cezan müebbetleşiyordu, hasretin, yalnızlığın, sevdanın zamanlarına uğruyordun onunla yüzleşirken, ağzından üç beş cümle ancak çıkıyordu.

Diyordun ki: “Sana bilmediğin sesler getiremedim, olmadık zamanlarda ağlattım, hüzün toprağını besledim.” Bunun karşılığında ondan dökülenler daha vahimdi: “Sanırım seni öldürdüm diyemeyeceğim ucuz sözlerde, lokman olmayacağım bedenine, Sezar’ı bile göremeden Bürütüs’e aldanacak yokluğunda çocuklar, ne ben küçük evinin hanımı olacağım ne sen uzaklaştıkça bu düşlerden kurtulacaksın.”

Bize bilmediğimiz bir şey kalmayana kadar dönmeyi, her şeyi görmeyi teklif ettiler, mecburduk, katlandık. Yine kandırılacaktık, bildiğimiz yüzler öğrendiğimiz oyunlarda arkamızdan güleceklerdi. İster dün nerede de, ister bugünü kötüle, yarını da çalacaklardı gözünün önünden.

Aşkın olmadığı yerde masumdu çocuklar da, sarı sonbaharlar beyaz kışlarla vedalaşırken kanatlarımı da götürdüler. Kanatlarım olmadan Eros’u yakalamam mümkün değildi, gökyüzüne sırtını çeviren meleğin yeryüzünde aşk uğruna yaralanmasına tanık oldu mısralar. Sevda yüzünden topraklarında yargılandı hüzün, toprak yanmayı bekledikçe üzerine yağmur yağdı. Sen ıslanmadan geçtin yalınayak, ayağın çamur. Bundan sonra nereye gidersen git, bastığın yerlerdeydi izlerim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir