Merhaba Dostum Hüzün!

İşte “eylül”!
İşte “sonbahar”!
İşte “hüzün”!
Nasıl da sonsuzlaşıyorlar “gecenin ıssız caddelerinde”…
Nasıl da çoklaşıveriyorlar “yıldızların gülümsemesinde”…
Gece “yalnızlık” kokuyor; gece “karanlık”, gece “sessizlik”…
Eylülün hüznü” ve “sonbaharın hüznü”…
Daha da 23 gün var “ekinoks”a ama…
Olsun yine de…
Hissetmek “sonbaharı”, hissetmek “sensizlikteki seni”…
İnan çok güzel…
* * *
Biliyorum, biraz “karamsar” duygular, biraz “gri bulutlu” kaygılar hakim sende şu sıralar…
Ordan oraya savrulan sonbahar yaprakları gibi” uçuşuyorsun semada…
Güvercinler” yoldaşın, “martılar” arkadaşın…
Birisi “barışın” kanat çırpışı, birisi “deryadeniz duygularının” göz kırpışı…
Ah, ah!” diyorsun, biliyorum…
Ama bak “eylül” gülümsüyor artık bize…
Eylülde “aşk” da başka; “ağlamak” da başka, “gülmek” de…
Eylülün hüznü” yağdıracak “gözyaşlarını”, bak göreceksin ve ıslatacak bizi…
Ve gökyüzünde şunlar da yazacak kimi zaman, tıpkı “mahya ışıkları” gibi:
Karanlığın biriktiği boşlukta bir güz sancısı…
Bir iç sıkıntısı, karamsarlık, ufukta bir çizgi gibi…
Yaşama bilgeliğin içinden kopan bir fırtına, yapışkan sözcüklerle geçen bir yaşam…
Sabahların çiçeklenmiş düşlerinde açılan…
Karanlığı taşıyan bir rüzgarın uğultusu, terli bir fırtına bulutlarla kaplıyken incecik kılcal damarlar bir şairin dizelerinde…

* * *
İşte o şair “eylülün şiirini” yazacak bize; en “ketum mısraları”, en “bilinmedik dizeleri” hitap edecek sessizliğimize…
Kimi zaman “sessizliğin sesi” olacak, kimi zaman “ketumiyetin çığlığı”…
Derman olacak “gece yarısı sancılarımıza” ve iyileştirecek bizi…
Bizim ayımız “eylül”, bizim mevsimimiz “sonbahar”…
En “duygusal”, en “isyancıl”, en “serüvenci” yanımız…
Biz eylülün “saflığını” seviyoruz; “temizliğini”, “taptaze oluşunu”!
Eylülle “konuşmayı” seviyoruz, eylülle “ağlaşmayı”!
Başımızı eylülün omzuna dayayıp “hayallere dalmayı”, eylüle “sığınmayı” seviyoruz!
Eylüle sığınmayı”!
* * *
Yapayalnızlığın sokaklarında” dolaşıyorum kimi akşamüstleri…
Bir kaldırım taşının ıslaklığında yaşıyorum “sensizliği”…
Sensizliğin “ıstırabını”, sensizliğin “keşmekeşliğini”…
Gece olduğunda ise yudumluyorum fincanımdan “yalnızlığın acı kahvesini”…
Kimi anlar bir köşe yazısının “en güzel sözcüğünde” arıyorum siluetini, kimi anlar “en melankolik roman kahramanında” buluyorum kendimi, kimi anlar da bir aşk hikayesinin “en mutlu saniyesine” serpiştiriyorum sevgimizi…
Sonbaharın hüznünü”, odamın “yalnız duvarlarına” asıyorum sonra, “bir siyahbeyaz tablo gibi”…
Ardından balkona çıkıyor, gecenin ilerlemiş saatlerini “ağustos sıcaklarından kalma esintiyle” geçiriyorum…
* * *
İşte “eylül”!
İşte “sonbahar”!
İşte “hüzün”!
Biz bu “ay”, bu “mevsim” ve bu “sözcük” için yaratılmışız sanki…
Hüzün” sözcüğü, “sonbahar” mevsimi ve “eylül” ayı…
Ah, ah!
O yüzden belki de; ne mutlu “bize”, ne mutlu “sevgimize”!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir