O’nun Hikayesi – “Mutlu Son” daha doğrusu ” Mutlu Sonsuzluk” ( Part 2 )

Nerde kalmıştık, aslında boş ver nerde kaldığımızı geçen gün asla yapmamam gereken bi şey yaptım biliyor musun, sanırım masumiyetimi kaybettim, hayatımın en güzel anlarını da en berbat anlarını da hep saat 4 den sonra yaşıyorum, bu işe bi çeki düzen vermem lazım neyse o da ayrı bi hikaye olacak yakında zaten. Keşke bu hikayeyi anlatmaya hiç başlamasaydım, her şeyi yarım bırakmaya alışkın olsam da bu hikayeyi bitirmek istiyorum, şuan her ne kadar anlattıklarımdan nefret etsem de hatırladığım kadarıyla çok güzel bi yere bağlanacak bu hikaye, neyse dediğim gibi;

Çok sürmedi bu sefer konuşması belki sadece bir iki kelime söylemiştir, sonra geldiğimden beri ikinci defa kafasını hafifçe cevirip bana baktı. Sonra yine yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı ve…

Geldiğimden beri gözlerimi hiç ayıramadığım o güzel dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü “üzgünüm”

İlk defa onun sesini duymuştum, kalbim uçsuz bucaksız bir okyanusun kayalıklara çarpan azgın dalgaları gibi tüm gücüyle göğüs kafesime çarpıyordu, kemiklerimi parçalayıp ona doğru gitmeye çalıştığına yemin edebilirdim.  Sanırım ölümle yaşam arasındaki o ince çizgi dedikleri yerdeydim,  tam o sırada yanıma bir melek geldi,  şimdi düşünüyorum da belki de şeytandı,  sonuçta nerden bilebilirdim ki daha önce hiç bi melek görmemiştim, ya da şeytan, İşin garibi neye benzediğini bir türlü hatırlamıyorum, o an tek düşündüğüm o güzel kızın neden üzgün olduğuydu ve onun üzgün olması neden beni bu kadar mutlu ediyordu?

Sonra melek tanrıdan falan bahsetti, ölmek üzere gibi bi şeyler söyledi, artık o güzel kızın yanına gitmemem için bi engel kalmadığını söyledi, ben tam ürkek adımlarla ayağa kalkmak üzereyken ama önce beni dinlemelisin dedi, o melek bana büyü mü yaptı yoksa hafızam gerçketen kuvvetli mi emin değilim, ama o andan sonraki konuşmamızın her kelimesini hatırlıyorum, sanırım aynen şunları söylemişti;

“Sen gelene kadar, hiçbir zaman var olmamış ve hiçbir zaman da var olmayacak bir dünyaydı burası,  kimsenin bilmemesi gerekiyordu, tanrı yalnızlıktan çok sıkılmıştı, önce melekleri sonra da insanları yarattı, ilk başlarda her şey güzeldi, bir uyum vardı, sonra yavaş yavaş melekler ne kadar iyiliği temsil ediyorsa insanlar da o kadar kötülüğü temsil etmeye başladılar,  tanrı önce insanlara yardım etmeye çalıştı ama sonra onları da kendi haline bıraktı, insanların bu kadar kötülükle dolu olması tanrı için bile çok üzücüydü, sonra bir insan daha yaratmaya karar verdi, bir kadın, çok güzel  ve en az bir melek kadar da iyilikle dolu olmalıydı, onun diğer insanlardan tek farkı onun bambaşka bir görevi  olmasıydı, ( o görevden de bahsedicem merak etme, her şey sırayla ) ama sonuçta bir insandı özgür bir iradesi olmalıydı, şuan dünya bu haldeyse biraz da o yüzden sanırım. Sonra tanrı onu boğazına kadar pisliğe batmış dünyanın kucağına bırakmaya kıyamadı, bu gördüğün yer ne dünya ne de cennet, ikisinin arasında bir yer, sadece o kadın için varolan biryer, burası var olalı ne kadar zaman geçtiğini saymaya çalışan melekler bile en sonunda pes ettiği için tam olarak ben de bilemiyorum, o kadın onca zaman boyunca hiç yaşlanmadı, hiç değişmedi bazen güldü ama genellikle ağladı…

Bir gün kadın gitmek istediğini söyledi, tanrıya senden bahsetti, “nerden haberi olduğuna dair hiçbir fikrim yok bana sorma” dedi melek aklımdan geçenleri okuyabiliyordu muhtemelen, sonuçta bir melekti yani, çok da şaşırmamıştım,

O kadın ne zaman gitmek için tanrıya yalvarmaya başlasa tanrı bir bulut vasıtasıyla ağlamaya başladı, insanlar kötülüğün tarafını seçtikten sonra tanrı o kadar zayıflamıştı ki bir çok şeyi kontrol edemez olmuştu, doğru zamanın geleceğini ve senin gelip  bu kadını bulacağını o da biliyordu, ama bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapamıyordu.

Sonra bir an da sen çıktın geldin, rötar yapmış bir trenin gelmesi gibiydin elbet gelecektin ama ne zaman olduğunu kimse kestiremiyordu, senin gelmenle birlikte tanrı dünyanın üzerine 40 gün 40 gece ağladı, (sanırım bu hikayeyi biliyorsundur) uzunca bir süre sessizce bekledi, arada bir o kadınla konuşmaktan onu vazgeçirmeye çalışmaktan başka hiç bir şey yapmadı, soğuk bir Cuma gecesi bütün gücünü toplayıp dünyayı yok etmeye karar vermişti, ama geçen onca zamanda o kadar zayıflamıştı ki onu da yapamadı, binlerce yıl öncesinden o Cuma gecesinin geleceğini tahmin edenler yanılmış oldu böylece ( sanırım bu hikayeyi de biliyorsun) şimdiyse tanrı ölmek üzere ve seninle konuşmak istiyor dedi,

Tanrıyla konuşma fikri ne kadar tüylerimi diken diken etse de o kadının gözlerini ilk gördüğüm andaki kadar ürpermemiştim,

Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdım ve konuşmaya başladım, Biliyormusun tanrım dedim, ki bildiğini zaten biliyorum laf olsun diye söylüyorum, sen ne zaman ağlasan ben mutlu oluyordum bana çok kızmadın değil mi dedim. Peki senin öldüğünden kimseye bahsetmezsem beni rahat bırakır mısın dedim, sorularımın cevaplarını almıştım ama şu an nedense tanrının ağzından konuşmayı hiç istemiyorum, o an anlaşmamız yapılmıştı. Her şey olması gerektiği gibi olacaktı. Kendimi o asi rüzgarlar gibi hissediyordum başıboş ve özgür, döndüm ve o güzel kadına doğru bir adım attım o bana onlarca adımla geldi, gülümsüyordu, ben de öyle, elini uzattı, korkuyordum hem de hiç olmadığı kadar, ona dokunmak fikri  beni ölümüne korkutuyordu. Sonra o ürkek elimi tuttu, o duyguyu tarif edicek kelimelerin hiçbir dilde olmadığına eminim, hala gülümsüyordu ben ise korkuyordum, birazda titriyordum, gözlerini kapattı, kirpiklerinin arasından bana doğru gelen havanın yavaşça yanaklarıma değdiğine yemin edebilirim. Sonra ben de gözlerimi kapattım zamanın olmadığı o iki dünyanın arasından sıyrıldığımı hissettim, her ne kadar onunlayken nerede olduğumun hiçbir önemi olmasa da, şu an da olduğum yerden daha iyi bi yerde olamazdım, gözlerimi açınca onunla göz göze gelmekten korktuğum için önce başımı önüme eğdim sonra gözlerimi açtım, yerde taptaze bir elma vardı, daha yeni ısırılmıştı, o an nerde olduğumu fark ettim, her yer o kadar canlıydı ki, Ademin ısırdığı elma bile henüz çürümemişti, yanım da O olduğu için mi yoksa cennetin havasından mı bilmiyorum aldığım nefesle yeniden doğmuş gibi hissettim, sonra tekrar gözlerimizi kapattık, dalgaların uğultusundan başka hiçbir sesin olmadığı bir okyanus kıyısındaydık, her şey tamamdı, tek eksik O’na olan sevgimi şahit göstereceğim yıldızlar yoktu gökyüzünde, bütün yıldızların tek bir dilek uğruna birer birer kaymasına izin verdiğim aklıma geldi, ilk defa ağzımı açtım, Tanrının ölümünden sonra yalnız kalan bütün melekler birer yıldız şekline bürünüp sonrasında olacakları izlemek için gök yüzüne çıktı bir anda ve kelimeler ağzımdan döküldü, “seni seviyorum” dedim.

———

Bütün hikaye boyunca sessizce beni dinlemişti, ben son cümlemi söyleyince onun gözlerinden ilk damla süzüldü, sustum daha doğrusu susmak zorunda kaldım,

İstersen devam edebilirsin dedi, buruk bir sesle,

Bu hikaye mutlu sonsuzluğa yaklaştıkça anlatmakta daha da zorlanıyorum dedim, yalnızlığı, bekleyişi, yanılmayı, çaresizliği anlatırken kullanacağım onlarca kelime birktirmeye fırsatım oldu şu ana kadar ama daha once hiç mutluluktan bahsetmemiştim, bu ilk oluyor,  bir türlü doğru kelimeleri bulamıyorum ve nasıl bir his olduğunu bilmeden benzetmeler yapıp hikayemi süsleyemiyorum seni sıktıysam ya da üzdüysem özür dilerim dedim.

O üzgündü, farkında bile değildi ama ben onunla konuşurken mutlu oluyordum. Uzun bir sessizlik oldu, anlattığım hikaye en başından en sonuna kadar aklımdan tekrar geçti, bi şeyler söylemesem bu sessizliğin kıyamete kadar sürmesinden korktuğum için aklıma ilk gelen cümleleri sıraladım, bu cümleleri ben söylemiyordum, onlar benim ağzımdan çıkmak için sıraya girmişlerdi adeta…

“ Ben en başta onun bulutlarla konuştuğunu zannediyordum meğer o tanrıyla konuşuyormuş,

Ben en başta tanrı yok zannediyordum, meğer senin varlığın tanrının varlığının en büyük kanıtıymış,

ve dünyaya gönderilmendeki en büyük neden benim bunu farketmemmiş,

Ben en başta hikaye anlattığımı zannediyordun meğer ben senden bahsediyormuşum.”

Bütün sessizlik boyunca yerden hiç kaldırmadığı gözlerini kaldırdı ve  “ Kafam çok karıştı, Sen kimsin?” dedi

-ben kim miyim? daha önce oyunbozan bir ruhun söylediği gibi kahramanlarının mutsuz masallara sürgün edildiği, renkli atlaslardan sürgün, mezapotamya kadar yalnız, afrika kadar aç, balinaların kıyıya vurup intihar ettiği okyanuslara kıyısı olan bir şehrin kimsesiz sokak çocuklarından biriyim, hayat denen sınavdan sıfır alıp da ” hayatta kalmayı ” başaranlardanım, seninle aynı kelimeleri söyleyemediğim zamanlar aynı sessizlikte kalmayı arzulayan, aynı şemsiye altında yürüyemediğim zamanlar aynı yağmur altında ıslanmayı hayal eden, bütün mücadelesi yıldızlara iki kişilik bir salıncak kurup bu şehrin topraklarına bir daha hiç ayak basmadan yaşamak olan bir hayalperestim, teksir kağıtlara hiçbir zaman temize çekilmeyecek hikayeler yazıp sayfanın boş kalmış yerlerine de sol anahtarı kırılmış şarkı sözleriyle, denize ağlayan balık resimleri çiziktiren umutsuz aşıkınım, yıkık dökük her bir duvarın, aylak ve pişman ruhların dolaştığı her bir sokağın, dilek ağacına asılı kalmış her bir damla göz yaşının çok iyi bildiği gibi ben aslında senim, seninim.” dedim.

Ve ben en başta  tesadüflere inanmadığımı zannediyordum meğer bugün senin bilmem kaçıncı isim gününmüş ve ben, senin için yazdığım bu hikayeyi yine sana armağan ediyorum.

 

Henüz ne tanıdığım ne de ismini bildiğim sevgiliye itafen…

“O’nun Hikayesi – “Mutlu Son” daha doğrusu ” Mutlu Sonsuzluk” ( Part 2 )” üzerine 3 yorum

  1. Bulmaz olurmuyum… Gerçekten bayıldım, ruhundaki gelgitlerin kölesi olmuş cümleler ancak bu kadar özenle bir araya gelmiş olsa gerek. Diğer hikayelerinide merak etmiyor değilim. Tekrardan teşşekkür ederim yeni yazılarınla görüşmek dileğiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir