Cehennemi Hak Etmek

Saatler geceyi gösteriyordu ve zaman elinden su gibi akıp gidiyordu hiç farkında
olmadan. Açtım büyük demir kapısını terkedilmiş olan evin, uzun yıllardır bu kapının
açılmadığı çıkarmış olduğu gıcırtıdan belli oluyordu. Giriverdim kapıdan içeri ve
merdivenlere doğru yol almaya başlamışken birden o paslanmış olan büyük demir kapı
kendiliğinden kapanıverdi. Merdivenlerden çıkarken orda olmayan bir gölgeyle
karşılaştım. Birden içim ürperiverdi. Adeta in cin top oynuyor, hayaletler cirit
atıyordu kaderine terkedilmiş olan bu evde.

***

O gece hava çok soğuk ve yağmurluydu. Fırtına ise adeta ortalığı kasıp kavuruyordu.
Doktor henüz işini bitirmiş ve koridorda kendisini bekleyen eşini ve oğlunu da
alarak arabasına bindi. Yağmur bardaktan boşalırcasına hırçın bir şekilde yağıyordu.
Tüm yollar yağmur nedeniyle kapanmış ve fırtına şiddetini artırarak ağaçların
devrilmesine neden olmuştu. Arabada hiç kimse konuşmuyordu ve doktor bir yandan
arabayı kullanıyor, bir yandan da bu zor durumdan kurtulup eve varmanın yollarını
arıyordu. Sessiz bir şekilde yola devam ediyorken birden arabanın lastiği patladı ve
yağmur nedeniyle kayganlaşan yolda lastiğin patlaması sonucu dengesini yitiren
doktor karşıdan gelen taksiye çarptı.

***

İçeri giriverdim. Karanlık dört bir yanı kuşatmıştı adeta, duvara tutundum ve
ışıkları yakmaya çalıştım. Kahretsin! Işıklar yanmıyordu, elimi cebime attım
çakmağımı çıkardım ve onun yaydığı ışıkla yönümü bulmaya çalıştım. Pislik içindeydi
her yer ve toz duman olmuştu ortalık. Tırmandım merdivenleri, üst kata çıkıverdim.
Ardına kadar açtım tüm kapıları ve her yer birbirinin aynısı gibiydi. Gecenin
sesszliğini bozan tek ses kapı gıcırtılarıydı ve kapıların her gıcırdamasında bir
korku düşüyordu içime. Merdivenlere yöneldim aşağı inmek için ve kapıdan çıkıp
arkamı döndüğüm anda açmış olduğum kapılar kendiliğinden kapanıverdi. Bilmediğim ve
tahmin bile edemediğim çok acayip şeyler oluyordu bu evde.

***

Taksi şoförü kendisine geldiğinde olup biteni anlamaya çalıştı ve etrafına bakındı.
Birden olup biten gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Bu
tufanda sığınabileceği bir yer arıyorken karşıdan gelen araba birden karşısına
çıkmış ve sonucunda bu kaza olmuştu. Düşünmeyi bıraktı ve arabasından çıkıverdi.
Doktorun arabasına doğru yöneldi. Arabanın içini kontrol etti ve içindekilerin ağır
bir şekilde yaralanmış olduklarını gördü. Hemen telefonuna sarıldı yardım çağırmak
için ama bütün telefon hatları kesilmişti. Doktoru, eşini ve oğlunu kendi arabasına
taşıdı ve sığınabileceği bir yer bulabilmek için yola koyuldu.

***

Aşağı iniyordum ki bir ses duydum. Bu sesin söyledikleri kulağa hiç hoş gelmiyordu.

“Cennete gidemeyeceğiz madem biraz uğraş da cehennemi hak edelim.”

Ne demekti şimdi bu? Nefes alışlarım sıklaştı birden ve bir an evvel kapıdan çıkıp
gitmek için koşmaya başladım. Kapıya yaklaşmış, tam dışarı adım atıyorken kapı
birden kapanıverdi kendiliğinden kapanmış olan diğer kapılar gibi. Bütün çıkış
yolları kapanmıştı, adeta köşeye sıkışmıştım. Ve yine aynı ses çınlıyordu kulağımda.

“Tanrı seni seçti. Git ve vazifeni yap.”

Artık hiçbir şey hatırlamıyordum geçmişe dair. Hafızam silinmişti ve benliğim yok
olmuş, vucudum başka bir kişiliğe bürünmüştü.

***

Taksi yoluna devam ediyordu. Taksi şoförü bir yandan arabayı kullanıyor, diğer
yandan telefonla bir yerlere ulaşıp yardım bulabilmek için çabalıyordu fakat aynı
sorun hala devam ediyordu. Elinden telefonu bırakıp bu defa da telsize sarıldı ve
yine bir cevap alamadı. Çarseiz bir şekilde ilerlemeye devam etti ve karşısında
aniden beliren paltolu bir adam gördü. Aniden frene basıp durdu ve paltolu adam
sanki onların durumundan haberdarmış gibi onları içeri davet etti. Yaralıları içeri
taşıdılar ama doktor çoktan son nefesini vermişti zaten.

***

İlk kurbanlarımı kendi yönüme çekmeyi başarabilmiştim ve şimdi içerdeler. Bir adam,
bir kadın, bir çocuk ve bir de ölü doktor. Kapadım bütün kapıları ve onları alt kata
yerleştirdim. Hemen üst kata yöneldim ve odalardan birine giriverdim. Kapı
kapanıverdi, etrafımda hayaletler uçuşmaya başladı. Bir elime silah, diğer elime ise
bir bıçak tutuşturdular. Hep bir ağızdan konuşmaya başladılar ve vazifemi
sıraladılar.

“Tanrı seni seçti. Git ve vazifeni yap. Vazifen içeri almış olduğun bu üç kişinin
hayatlarına son vermektir. Tanrı sana ölümsüzlüğü bahşediyor. Ölümsüz olmak için git
ve vazifeni yap. Cennete gidemeyeceğiz madem biraz uğraş da cehennemi hak edelim.”

Gözlerim kararmıştı ve hiçbir şey görmüyordum. Kapı açıldı ve dışarı çıktım
merdivenlere yöneldim ve orada olmayan bir gölgeyle karşılaştım. Ellerime baktım ve
boş olduğunu gördüm. Hafızam yerine gelmişti birden ve olup bitenlere bir anlam
veremiyordum. Neden ben? Neden bir başkası değil?

Uçurumun kenarındaydım, içinden çıkılamayacak bir pisliğin, bataklığın içindeydim.
Ya yardan uçacaktım ya da kurtuluş için bir yol bulacaktım.

Bugün orda değildim. Ama içimde bir yerlerde onların sesini duyabiliyordum. Keşke
dedim, keşke gitseler ve bir daha gelmeseler.

Profesör-6: “İktisat Bir Sanat Mıdır?”

Of, of!” dedi, sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra…
Gözleri damlalaşmak üzereydi…
Ardından içeri girdi…
Akşamüstü yağmurları bulunduğu kafenin camlarını ıslatıyordu…
Ne çok seviyordu ağlaşan yağmuru, ne çok benimsiyordu o duygusal yoğunluğu…
Takvimler hangi yapraklarını fışkırtıyordu geçen günlerine; hangi günün, hangi saatin, hangi saniyenin içindeydi?
Ne zaman, nasıl ve nerede?
Düşündü, düşündü, düşündü…
* * *
Kaç zamandır karışıktı kafası…
Çözümleyemediği çok şeyi vardı…
Başını pencereye doğru çevirince yağan yağmuru, karı (!), boranı (!) görüyordu; içeri çevirince ise sessiz bir cümbüşün yoğunlaştığını ayrımsıyordu…
Çünkü içeride “aşk” vardı, “kitap” vardı, “müzik” vardı…
Bir ara önündeki sanat dergisinin kapağına baktı, sayfalarını çevirdi…
Derginin sayfalarına dokundukça, sözcüklerin hisleriyle buluştukça, zarf tümleçlerini topladıkça cümlenin öğelerinden bir bir; keyfine diyecek olmuyordu…
* * *
Oysa o bir iktisatçıydı…
Viyana‘da Siyaset Bilimi ve İktisat okumuş, bu iki bölüm üzerine de yüksek lisans yapmıştı…
Marx‘ların, Engels‘ların, Keynes‘lerin sayfalar dolusu kelimeleriyle büyütmüştü düşüncelerini; Adam Smith‘lerden beslenerek gelmişti bugünlere…
Bir iktisatçı olmasının yanı sıra; “sanatçı” ruhu da, kişiliği de iktisatçılığına eşdeğerdeydi…
Peki, ne yapmalıydı?
Neyi hayal etmeli, neyi gerçekleştirmeliydi?
Düşünmeyi sürdürdü…
* * *
Kaç zamandır içinde büyüttüğü his, çelişkiler üretmeye başlamıştı ve onu mutsuzluğa sürüklüyordu…
İyi bir iktisatçı olabilirdi, ama yetmiyordu; yine de bir şeyler eksik kalıyor, tamamlanmayı bekliyordu…
Duygusallığını romantizmin doruklarında yaşatan birinin iktisatçı kimliği ile sanatçı kişiliği neden bir aradalığa dönüşmesindi?
İktisatçılığını, neden “bir sanatçı gibi tutkuya dönüştürürcesine” eyleme dökmüyordu?
Evet, bunu yapabilirdi!
Yapmalıydı da!
* * *
Bir hafta önce Profesör Türkel Minibaş, ölümünün birinci yılında anılmıştı…
Cumhuriyet Gazetesi’nden Türkel Minibaş’ın “Göz Ucuyla” köşesinin iyi bir takipçisiydi…
Her pazartesi Türkel Hoca’yı okur; onun hayata bakışını, yaşam felsefesini pek benimserdi…
Türkel Minibaş’ın Genel Başkan Yardımcılığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nde sürdürdüğü projeleri getirdi aklına…
Türkan Saylan‘ı düşündü…
Onların, mesleklerinin dışında birçok başarıya imza atışlarıyla kendinin bundan önceki Greenpeace üyeliği gibi üyelikler çerçevesinde gerçekleştirdikleri pek çok yönden benzemekteydi birbirine…
Hayata bir sanatçı gözlüğüyle bakmak”, “yaşananları bir sanatçı duyarlılığıyla yorumlamak” böyle bir şey olsa gerekti…
* * *
İktisatçılık” mıydı, yoksa “sanatçılık” mı?
Hayatı boyunca kendine soracağı bu soruyu cevaplaması gerekiyordu…
O an aklına birkaç gün önce okuduğu bir köşe yazısında Onat Kutlar‘ın bir yazısından alıntılanan cümleler geldi…
Köşe yazısı Zeynep Oral‘a aitti, köşe yazısına konu-k olan kişi, bir-iki hafta önce vefat eden sanatçı ve işadamı Şakir Eczacıbaşı‘ydı…
Onat Kutlar’ın cümleleri şunları söylüyordu:
(…)’Şakir Bey, siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Bir işadamı mı, bir sanatçı mı?‘ Bir kahkaha daha atıyor, İkisini de çok ciddiye alıyorum diyor. Ama sonra gene yılların bir başka çok yakın dostu Abidin Dino’nun bir esprisini anlatmadan edemiyor. Abidin onu bir gün Fransız heykelci hanımla tanıştırıyor. Hem bir sanatçı, hem bir işadamı olduğunu söylüyor. Kadın gülümsüyor: ‘Demek ki fotoğrafçılık hobiniz…‘ ‘Hayır‘ diye araya giriyor Abidin: Hobi olan işadamlığı
Zeynep Oral, yazısını şu sözcüklerle bitirmişti:
Abidin Dino doğru söylüyordu; Onat Kutlar doğruyu yazıyordu. Şakir Bey için sanat asıl işi, hobisi işadamlığıydı.
* * *
Evet, sonunda bulmuştu!
Yanıtlanmayı bekleyen sorunun cevabı bu olmalıydı!
Sanat onun asıl işi, hobisi iktisatçılığıydı”…
Nihayet rahatladı…
Az sonra evine gidecek, bu düşüncelerle uykuya dalacak ve yarın yepyeni bir güne uyanacaktı…
Masadan kalktı, hesabı ödedi, evine doğru yürümeye başladı…
Yağan yağmur şiddetini -hiç dinmeyecekmişçesine- artıyordu…

Kış Ağlayışları

Kaç zaman oldu “ağlamayalı”, kaç zaman oldu “sayıklayarak uyanmayalı”?
Buz kesmiş gecelerde “sessizliğin sıcaklığıyla” buluşmayalı?
Yüzyıllık sessizlikler” hangi evresindedir yaşamın?
Hangi “evrensel yaşayışların yürek atışlarındadır”?
Sevgilinin gözyaşlarında” ya da “kış ağlayışlarında” mıdır?
* * *
Gümbür gümbür akan” bir zaman diliminin tam ortasında, “yalnızlığın tutsak ettiği” bir yerde, belki bir otel odasında, o “sıcaklığın” enstantanesinde; elimde de bir kitap, kendimle yüzleşiyorum öylece…
Dışarının ısısı belki sıfırın altında; İç Anadolu‘nun bir kasabasında ve bir başıma…
Deniz Kavukçuoğlu‘nun “Canım Acıyor Baba” (Can Yayınları) kitabını okumaktayım…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümleri”nin kelimeleştirildiği bir kitap…
68 Kuşağı‘nın önemli isimlerinden, Kavukçuoğlu…
O “babacan” hal ve tavırları, “entelektüel” görüntüsü ve insanı kucaklayışı…
Ve hemen ardından elimde bir köşe yazısı, Deniz Kavukçuoğlu‘ndan o da; “Kar ve Kent” başlığında…
Kelimelerin büyüselliği içinde “Deniz Kavukçuoğlu sözcükleriyle” beraberim…
* * *
Kitaplarla “yüzleşmek”, kitaplarla “kendine gelmek”, kitaplarla “aşkı öğrenmek”…
Farklı kadın hayatlarından izdüşümlerini” satır satır toplamak kitaplardan…
Bıkmadan ve usanmadan “okumak”…
Kışın ortasında, yoğun kar yağışı altında, kaldırım taşlarının esaretinden kurtulmamacasına “bir şeyler karalamak”…
Yazmak, yazmak, yazmak!
Yazarak “konuşmak”, yazarak “sessizliği bozmak”, yazarak “diğer insanlardan farklılaşmak”…
* * *
Kış ağlayışlarını” seviyorum sanırım ben…
Seviyorum lapa lapalığını gözyaşlarının…
Gökyüzü yaş dökerken, bir kentin yalnızlığında, sessiz bir otel odasında ve elimde bir kitap: Deniz Kavukçuoğlu‘ndan “Canım Acıyor Baba”…
Bu saatlerimi benimle paylaştığı için teşekkür ediyorum ona…
Sen çok yaşa, Kavukçuoğlu! Sen çok yaşa!

ben mi, sen mi ?

Zifiri aydınlık

Eğer ışık gelmezse (hiç bir yerden) gölge de oluşmaz.

Işığın tam tersinde, tam tersine…

Sorulur mu hiç? Ben hep en koyu, en ağır gölgelerin tam da düştüğü yerdeyim.

Gramofon, İdil Biret, Konçerto ve Senfonik Ninni

Sıradanlaşmış umutlar beslerken bir akşamüstü, o alafranga tarzı kafede sessizliği dinliyorum…
Latin Amerika müzikleri eşlik ediyor sessizliğime…
Kafenin yemekleri leziz mi leziz… Hardal sosuyla daha da lezzetlendiriyorum…
Yıllanmış bir gramofon arkalardan bir yerlerden sıradanlaşmışlığıma bakıyor göz kırpar edasıyla…
Kim bilir o yıllanmış gramofon kaç kez çalındı, kaç kez notalandırıldı, kaç kez simgeleştirildi aşkın ve sevginin portelerinde? Kim bilir, beni izlerken neler geçiriyordu aklından? “Bu şaşkın çocuk yine hangi hayallere dalmış böyle?” diye iç geçirerek “Ah, ah!” diyor muydu acaba?
Belki o da geçmişte yaşadıklarının nostaljisi içindedir… Belki o da unutmak istiyordur boşa geçen zamanlarını… Yepyeni bir başlangıç diliyordur tanrısından…
Dışarıdaki akşam karanlığının ürkütücülüğünü hissediyor gibiyim…
Şimdi kalkıp İdil Biret konserine gideceğim…
O ürkütücü karanlığın içinden geçip sonsuzluğa bürüneceğim…
* * *
Üzerimde ağırlık taşıyor gibiyim… Ama içim kıpır kıpır… Koşarcasına yürüyorum caddeleri…
Nehir misali insan akıyor üzerime: Başörtülüsünden striptizcisine kadar…
Garip garip bakıyorlar bana yanlarından geçerken… Acaba garip olan ben miyim, yoksa kendilerinin enteresanlığı mı? Bilemiyorum…
Çöp toplayan çaresizler, bir bardan çıkmış ayyaş takımı, kaldırımda emekleyerek dilenen bir adam ve kâğıt mendil satan bir çocuk…
Kâğıt mendil satan o çocuk acaba yarım saat sonra ne yapacak? Ben koltuğumda senfoniyle büyülenirken, acaba o çocuk evine gidecek mi? Evine gittiğinde babası tarafından hırpalanmayacağı ne malum?
Ne “garip” bir ülkede yaşıyoruz, öyle değil mi?
Aynı zaman diliminde farklı ortamların havasını, uçurumsal farklılıklarla soluyan insanların ülkesi…
Aynı dakikalarda bir adam “villasında kırmızı şarabını yudumlarken”, bir başkası “ucube bir otel odasında ölümle burun buruna”, bir başkası da “bir gecekondu mahallesinde karısını dövüyor vahşice”…
Doğu-Batı” diye farklılaştırınca bir ülkeyi, işte böyle sonuçlar çıkıyor ortaya…
* * *
Konser saati yaklaşıyor… Teker teker geçiyoruz salona… İçimin kıpırtısı doruk noktasında… Ve piyano virtüözü İdil Biret görünüyor sahnede…
Alkışlar, alkışlar, alkışlar!
Yeryüzünün en barışık insanı”, diskografik fıskiyesinden fışkırtıyor konçertolarını… Ortalık konçerto seline dönüşüyor adeta…
İdil Biret, piyanosuyla şaha kaldırırken ruhumuzu, Zeynep Oral’ın “O Güzel İnsanlar” (Cumhuriyet Kitapları) kitabındaki “İdil Biret portresi” geliyor aklıma…
Zeynep Oral şöyle bahsediyor kitabında, İdil Biret’ten:
Hayatta ‘barbarca’ şeyler yapar: 17 yaşından beri kafasının içinde 70 konçertoyla birlikte yaşamak gibi… Ezbere bildiği tek bir sayfayı 50 kere üst üste çalışmak gibi… Piyanoda her bildiğini ezbere öğrenmek gibi… Öğrendiği şeyi hiç unutmamak gibi…
* * *
Gün boyu içinde bulunduğum melankolik halimi gerilerde bırakıyorum artık…
İçimde bir sevinç, yüzümde bir tebessüm, aklımda ise okuduğum bir köşe yazısının plâtonik satırları:
Hava çok soğuk ve ben üşüyorum. Elimde bir kadeh sıcak kırmızı şarap…
Sen, uçuruma benzeyen o korkunç sokaklarda, kükürt rengi kuşlarla birlikte misin hala?
O zaman gülümse biraz… Bir şarkı söyle… Yaşama, aşka dair… Haydi söyle!
Sonra başını gökyüzüne çevir istersen bir süre…

Şubatın soğuğunda İdil Biret de “kırmızı bir şarap” sanki… Hem “sıcak”, hem “yıllanmış”…
Şubat ayı bitince bu hatıralarla gireceğim mart kapısından içeri… Nisan yağmurlarıyla yıkanıp özüme ulaşacağım… Ve mayıs ayında şarkılaşıp bahar orkestrasında konçertolaşacağım…
* * *
İdil Biret kendi ahenginde uyutuyor bizleri adeta… “Senfonik ninnilerle uyutayım sizi!” dercesine… Bu, ne güzel bir uykudur böyle… Gevşiyoruz… Esniyoruz… Rüya ile gerçeği bir türlü ayırt edemiyoruz…
* * *
Hey gidi günler hey!
Daha dün ne idik, şimdi ne olduk?
Bir sevgilinin peşinden koşup ulaşamadığımızda ağlayan da bizdik, yeri geldiğinde içimizdeki hırçınlığımızla onu ağlatan da…
Ektiğimizi biçtik… Ve bundan da asla pişman olmadık…
Tıpkı İdil Biret’in senfonisini dinlerkenki pişman olmayışımız gibi…
* * *
Şimdi ise Zeynep Oral’ın kitabını anımsıyorum tekrardan…
Zeynep Oral şöyle sonlandırıyor, İdil Biret betimleyişini:
En karamsar gününüzde İdil Biret’in internet sitesine girin, hakkındaki yazıları okuyun ya da plaklarından birini dinleyin. Gününüz aydınlanır, içiniz ısınır… Bırakın bu ülkenin insanı olmaktan, ‘dünyalı’ olmaktan tat alırsınız! Ve bir bakarsınız, siz de inanırsınız: Yaşamda en güzel şey yaşamak, büyük bir senfoniye katılmak gibi…

Neden…

Neden şehirle özdeşleştirir kendini bir aşık ve sevgilinin sokaklarında gezinir durur gece gündüz. Hiç yorulmaz, aslında yürümez de, uçar mı bir sarmaşığın sırtında, ya da sürekli bekçi köpekler tarafından kovalanır da yar bahçesine adım bile atamaz mı?

Ulaşamayınca, güneşine gölge olana atar suçu, kendi gölgesinden bilme, sonra öfkelenir sitem eder hayata; bağırır, ama hiçbir zaman ona güç yetiremez, kendi kararsızlığını sever; gönlünün hovardalığını, sonra sevmez olur mu, neden vazgeçsin, o kalp onu ne zaman bıraktı ki yalnız? Devamını Oku »

İstifa

Ağlamak mı? Bir Tanrı için yapılabilecek en beyhude işti…
Biraz da olsa sevmek birşeyleri, ölümü ertelemek için yeter sebepti.

Ağlama duvarlarınız vardı ağladık. Hiçbir şeye sebep olmamış gibi şeytanlar taşladık. Herkesin iyi bir insan olabileceğine inanabilmek için suçladık şeytanları. Aslında herkesle ayrı ayrı ilgilenecek bir şeytan düşüncesi, ne kadar önemsiz olduğumuzu kabullenemediğimizdendi belki de. Kendi kendimizin şeytanlarıydık oysa…

Aslında ikimiz de beceremedik Tanrım. Yolladığın tüm ilahi dinler insanlığı bölerken söylenen her yalan da Tanrı’yı insandan uzaklaştırmıştı. İnsan Tanrı’ya layık olamamış ve Tanrı çekip gitmişti…

Benim de hayatımdan böyle çıkmıştı Tanrı, böylesine öğrenmiştim ayrılığı. Şimdi ayrılıktan bahsetme, benim kadar bilemezsin… Sen varsın bir de ayrılıktan ayrı. Sen olmasan dini bir hikayedeki yalan olacaktım. Alıp elime kutsal kitapların yazıldığı kalemlerden birini, ölüme sebebiyet verecek yaşanılası ayrılıklar listesinden en yalnız olanının altına “yaşanmıştır!” yazacaktım.
Kaybolduğum ilk yalnızlıkta sana koşacaktım..

Yanmaktan ya da yakılmaktan korkmak değilde, ağlamanın da hiçbir şeyi çözmeyeceğini göz önüne alırsak toplu istifamızı verelim bence. Bir bir ölürken tüm insanlar tüm Tanrılar sussun. Biz Adem’den bu yana ihanet ederken insanlık tarihine, maksat

Adem’in ruhu huzur bulsun
Yanan yakılan belli olsun..