Parçacıklar…

Parçacıklar…

Kendi ölüm sahneni düşleyebiliyor musun? Ancak o zaman yaşamının keşfini hatırlayacaksın; o unuttuğun bir devri alem… Çare senin suya atlaman da değil, bağlanıp birbirimize atlamamız da… Kendi toprağını belledin mi hiç, dağıttın mı yeniden üretmek için, hava almak için onu bir kürekle? Mecalinin sevincinde üstünlük var, kaderini ancak böyle yenebilirsin! Makarasındaki hayatı çektikçe yerin altından ne de kolay yükseliyormuş bedeni, nasılda artıyormuş sırtının onca yüküne rağmen baş dönmesi.

Faydalı, hava bugün ciğerlerine ve ilk işaretini vermiş, bu nefes ona yeni bir yaşam damarı ekleyecekmiş. Kim demiş? Mor bir çiçek, akşamın bir vakti, bütün adımlar gizli bir takibin eseriymiş. Sümbülmüş kokusuna kapılıp da geldiğin, şimdi düşünüyorum da ifadelerinden kırptıklarım esaslı bir filme kapak olurdu; boy aynasında kendini izleyen bir insanın elindeki demete gülümsetecek yakınlığı -sanki mikrofon elinde şarkı söyleyecekmiş gibi- ancak yağmurlu bir güne mahsus olabilirdi.

Yüzü bembeyaz, yeni yağan yağmurun otobüste kurumasıyla saçı daha da kıvırcıklaşan alnı açık bir adam, diğer elinde çantası, kahverengiye bürünmüş. Benim şemsiyeyi sevmeyen ruhum –eskiden de sıra altında unutulmaktı kaderi- bugün nedense ona ihtiyacı olacağını anlamışçasına küçülüp de çantama girmiş. Her zaman ki kalabalıklığı üstünde, her yolcuyu içine alarak bizi kendisine esir etmekte olan otobüsün bugün keyfi yerinde, günümüzün tuhaf şarkıları eşlik etmekte bu duruma, biraz önce ineceği yeri binerken söylediğini iddia eden yüzü tanıdık gelmeyen bir teyze şoförle kavga ederek indi basamaklardan, az kalsın düşüyordu şoföre söylenmekten. Bir söylenmede o indikten sonra şoförden…  Nasıl da sıradan bir doku bu derinlemesine derinin derini.

Acının nedenleri var, oysa ben sorduğumu sanıyordum; acı çekiyormuşum. Dinlensem huzur dolar mı fiyakasından içeri? Gidip hikayesini elinden alıyorum, ilacından saklıyorum kendimi, nihayetinde koşarak iktidarımı yeniden elime geçiriyorum. Kıl payı adanmış yaşama koca bir tomar tüy takıyorum; mısır gibi püskülü olduğuna seviniyor, bakınıyorum kimse yok, zıplıyor nur yüzlü pişkin kabak…  Hangi böcekten duydun haberimi, kısılmış gözlerinde çıplak bir yankı, büyülü ışık, kimse onun kadar güzel parıltı veremiyor yaşama ve kimse onu göremiyor hala; gecenin parlak ilhamı, böceğin ateşi…  İşittiğim bir mahrumiyet türküsü, esmer tenli adamlardan geçen kurşunlarda büyüyen kızıl güneş, kara büyüye kaptırmış gibi yapıyor bahtını. Üstünde dayanılmaz ağırlığım, göle eğilmiş bir gölge gibi içime abanmış zaman, fırkatasında esirler…

Mürekkebe batıyor gözlerim üstündeki kabarcıklarda hayat belirtisi var, dışında göremediğim bu hayatı içine girince anlıyorum ancak; kalem gibi hissedemem kendimi uzunca bir süre önce emekli ettim kendimi senden, yazılmayacak satırlardan af diliyorum. Dudağında iki mutluluk payı bırakmış gonca bir gül, sevmediğin tek çiçek belki de, hissiyatına güvenirim oysa dikenli çiçeklerin; kan alarak büyür, rol çalarak ölür ve hep aynı yerde bitirmez varlığını, toprakta bulacaksa son demi bunun için bütün çabasıyla direnir kurur dalında, ancak bir bahçıvan makasına emanettir başı, kaç seyirlik ömrü olduğunu bilmeden…

Yıkılan bir köprü, hem de içimdeki turlamaya hazırken çevreyi, yine bağını yitirdim dokuz doğuran sevincimin, hırkasına bürünmüş üşüyen sohbetsiz bir yemek, kaşığı ağzına götürene kadar donuyor, ruhunun imkansızlığına aşkının da faydası yok. Çırpınan mahmur gözlerin bir tek sıcak olan ve çocukluğuna dönerken biriktirdiklerini yakmak, meçhul bir yolcudur artık dönüşsüz yolun bilinmeyen bir yerinde başına gelenler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir