Profesör-1

Yağmurlu” bir kış sabahına uyanmıştı…
Gece geç yattığı için gözlerinde “yorgunluk”, vücudunda “kırgınlık”, ruhunda ise “durgunluk” hakimdi…
Az sonra ofisine gidecek; belki onun için sıradan, ama başkaları için yararlı olacak çalışmalarını sürdürecekti…
Sıcak bir duş aldı, kıyafetlerini giydi ve yola koyuldu…
En sevdiği şey de, evinden ofise giderken içinden geçtiği parkın banklarına dökülen sarı yaprakların kokusunu içine çekmek, gencinden yaşlısına yepyeni bir güne başlayan insanların koşuşturmasını gözlemlemek, yaşıyor olduğu zaman diliminin hangi evresinde soluk alıp verdiğini irdelemekti…
* * *
Evinden ofisine yürüyerek yarım saatte geldi…
İçeri girdiğinde çalışma arkadaşlarını ve öğrencilerini selamladı, başındaki fötr şapkasını, paltosunu ve boynuna doladığı kaşkolunu çıkardı ve odasına geçti…
Yoğun bir gün onu bekliyordu…
Çok çalışmalıydı…
Sigarasından bir nefes aldı; rayları, makasları, vagonları gören penceresinden, bastırmakta olan yağmuru izledi…
Gözleri arada bir nemleniyordu; yağmur, şiddetini arttırdıkça sanki onun da yüreğine bir şeyler akıtıyor gibiydi…
Derin bir iç çekti, karşısındaki masaya baktı, oda arkadaşı henüz gelmemişti…
Çalan telefonla irkildi birden, sigarasını söndürdü, arayan diğer odadaki öğrencileriydi…
Onların yanına gitti ve başladılar çalışmaya…
* * *
Öğretmeyi seven bir yapısı vardı, bilgiyi asla esirgemiyordu…
İnsan ilişkilerinde, “hiyerarşi” kavramını ortadan kaldırıyor; öğrencileriyle sizli-bizli olmaktan senli-benli olmaya doğru bir akım başlatıyordu…
Öğrencilerine, olaylara farklı bakış açılarından bakabilmeyi öğretiyor, böylece yaşamı yorumlayış biçimlerini özgünleştiriyordu…
Konuşmaya doymuyordu; konular açıldıkça açılıyor, adeta birbirini kovalıyordu…
Konuştuğunda çevresindekileri içinde bulundukları atmosferden başka iklimlerin doğasına götürüyor, o tabiatta evrenselliğin doyum noktasını onlara yaşatıyordu…
O, bambaşka bir insandı, kendine ait bir tarzı vardı; yaşadıkları ve gördükleri yarattırmıştı ona bu tarzı…
* * *
Gün bitip, hava karardığında tekrar odasına geçti, kapısını örttü ve koltuğuna oturdu…
Oda arkadaşı ofisten erken çıkmıştı…
Düşüncelere dalmak için bu zamandan iyisi yoktu…
Sevdiği kadını düşündü önce; onunla geçirdiği vakitleri, şu an çekiyor olduğu hasreti, eski fotoğraflarına bakarken aklına getirdi…
Ardından, bu şehre gelmeden önceki zaman dilimlerine gitti…
Doğduğu şehir Viyana‘yı hayal etti; melankolizmin doruklarda yaşandığı, siyah-beyaz fotoğraflara kare olan o romantik Avusturya şehrini derin bir nefes alır gibi içinde hissetti…
Viyana ve Berlin Üniversiteleri’nde ders verdiği günlere gitti…
Hüzünlendi…
Thomas Mann ve Stefan Zweig‘ın yaşamlarını düşündü sonra; onların mücadelesini, hayatı algılayış biçimlerini ve sezgilerini aklına getirdi…
Aynı şekilde bundan yıllar önce okuduğu George Orwell‘in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabındaki Büyük Birader ve düşünce polislerini de yerleştirdi bu kurgunun içine…
Çantasından Ernest Hemingway‘in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabını çıkardı, içinden birkaç paragraf okudu ve tekrar kitabı çantasına koydu…
Hüzünle karışık olan ruh hali” ona bunları yaptırıyordu işte…
Ona bunları yaptırtarak belki de iç sorgulamasının tamamlamasını olanaklaştırıyordu…
Aslında bir artısıydı, bu ruh haline sahip oluşu ve bu ruh halinin duygusallıkla yolculuk edişi…
* * *
Oturduğu koltuktan kalktı, karşısındaki masaya geçti, pencereyi hafiften açtı…
Sokak lambası rayların üzerinde ışıldıyor, uzunca vagonlar gecenin karanlığıyla bir siluete dönüşüyordu…
Kapattı pencereyi, bir sigara daha yaktı, daha bitmemişti düşünecekleri…
Hayatında en zevk alarak yaşadığı ülkeye gitti birden…
Her gün bir paket sigara, iki şişe şarap bitirdiği, sokak tangosu yaparak günlerini geçirdiği ülkede buldu kendini…
Evet, o ülke Arjantin’di ve yaptığı tango da Arjantin Tangosu‘ydu…
Yedi yıl profesyonel olarak tango hocalığı da yapmıştı…
Yaşamı algılayış biçimi, tangoyu algılayış biçimiydi adeta…
Dans etmekti, hissetmekti; bu, algılarının daima açık olması demekti…
Tutku”ydu onu hayata bağlayan, tango yaparkenki yaşadıklarının en doyumsuz haliydi belki de…
* * *
Bir ara oturduğu yerden ayağa kalktı ve “Bir gün…” dedi:
Bir gün kitap yazacağım ben!
Kitap yazmalıyım, kitaplar yazarak bu dünyaya bir şeyler bırakmalıyım!” diye haykırıverdi…
Artık hislerini taşıyamaz hale gelmişti, düşünceleri ağır geliyordu…
Evet, yazmalıydı o!
Yazarak boşaltmalıydı içindekileri! Yazarak paylaşmalıydı insanlarla düşüncelerini!
Arjantin’de gördüğü, yaşadığı hayatları bir bir almalıydı kaleme!
Viyana kahvelerinde o özlem duyduğu sohbet ortamlarını yaratmalıydı mutlaka; kitaplardan, sanattan, tiyatrodan, festival filmlerinden, klasik müzikten konuşmalıydı da!
Evet, bunu yapacaktı, bir gün bunu yapmayı başaracaktı!
* * *
Yaşadığı yarı uykulu ruh halinden sıyrılıp ofiste olduğunun farkına vardığında saat epey ilerlemişti…
Gözlerini sildi, garip bir rüyadan uyanmış gibiydi…
Ayağa kalktı yeniden…
Sarhoş olmuştu adeta…
Artık çıkmalıydı ofisten…
Kaşkolunu boynuna doladı, paltosunu giydi, fötr şapkasını da başına taktıktan sonra ofisin kapısını kapattı…
* * *
Evet, O, bir gün ulaşacaktı hedeflerine…
Kurduğu hayallerini gerçekleştirebilecekti…
Ve bir gün bizler de kitapçı raflarında onun isminin yazılı olduğu kitapları bulacak, yaşadıklarını, “tangolaştırdığı” hayatını, tutkuyla bağlandığı yarınlarını onun kaleminden okuyacaktık…
O yüzden ne mutluydu bizlere, ne mutluydu gelecekteki öğrencilerine!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir