Profesör-2

O gece ofiste işleri bitmemişti…
Ertesi güne yetiştirmesi gereken bir raporu vardı…
Çalışıyordu…
Bir ara maillerini kontrol etti…
Bir yazı gelmişti mailine…
Okudu…
Ardından pencereden dışarı baktı…
Yağmur, şiddetini artırarak yağmayı sürdürüyordu…
Yalnızlığın şarkısını” duyar gibi oldu birden…
Ve o an gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı…
* * *
Tekrar okudu yazıyı, tekrar ağladı…
Ama bu ağlayış farklı bir ağlayıştı ve uzun zamandır böylesine içten ağlamadığını fark etti…
Üzüldü…
Tekrar okudu ve tekrar ağladı…
Zaman iyice ilerlemişti…
Hiç önemsemedi…
Melankolik bir hüznün” bayrağı dalgalanıyordu o gece duygularında…
Sabah olana değin de dağılmadı o hüzün bulutu, üzerinden…
* * *
Ertesi gün raporunu teslim ettikten sonra bir kuş gibi hafiflediğini hissetti…
Akşama doğru da çalışmalarının neticesini alınca pek bir neşelendi…
Kendine ödül vermeliydi…
Ve akşam bir şeyler içmeye gitti…
Giderken telefonla annesiyle konuştu…
Özlemişti annesini…
Annesi Viyana’da mimardı, babası ise çevirmenlik yapıyordu…
* * *
Annesiyle konuşması bitince cadde üzerinde kestane satıcısından kestane aldı…
Kestaneyi çok seviyordu…
Birden Viyana‘ya gitti…
Sıcak kırmızı şarap” ve “kestane” ikilisiyle Viyana sokaklarında dolaştığı kış günleri geldi aklına…
Hüzünlenir gibi oldu…
Her sabah içinden geçtiği; içinden geçerken de, o “yağmur sonrasındaki yaprak kokusunu duyumsadığı” parktan bir kez daha geçerek o çok sevdiği mekana geldi…
Kapıyı açtı ve kapıyı açmasıyla birlikte farklı bir ruh iklimine girmesi bir oldu…
* * *
Garsona hemen bir “bira” siparişi verdi…
Birayı içti…
Sessizliğin sesi” o akşam çok davetkar bakışlar fırlatmaktaydı…
Düşünceler yine kapıya gelip dayanmıştı…
Önceki gece okuduğu o yazıyı düşündü…
O yazıdaki hüznü ve melankolizmi aklına getirdi…
Daha sayfalar dolusu gözyaşı dökebilirdi o yazı için…
Bunun farkındaydı…
Bir kağıt aldı eline, bir de kalem ve yalnızca şu sözcüğü yazdı:
YALNIZLIK!
* * *
Evet, o yalnız bir insandı…
Yalnızlığı, yakışıklı bir yalnızlıktı…
Ona yakışıyordu…
Çünkü o “yalnız kaldıkça” düşünüyordu, “düşündükçe” üretiyordu, “ürettikçe” de mutlu oluyordu…
Yalnızlığı, onun “mutluluk kaynağıydı” bir bakıma…
Seviyordu yalnızlığı, yalnızlık da onu seviyordu…
* * *
Bira faslından sonra “şarap” faslına geçti…
Bulunduğu mekan duygularına hitap eden bir mekandı…
Sağ çaprazındaki “gramofon” ve “antika fotoğraf makineleri” içini titretiyor, hemen karşı tarafındaki yanan soba ise yüreğindeki yüzyıllık buz devini eritiyordu…
Sonra bir ara suskunlaştı…
Annesini düşündü tekrar…
Daha altı yaşındayken annesiyle birlikte katıldığı “kadın hakları yürüyüşünü” getirdi aklına…
Şaşırdı…
Edebiyatı” düşündü ardından, “politikayı” düşündü, “felsefeyi” düşündü…
Nasıl olurdu da bu kadar ayrı kalabilirdi edebiyat, politika ve felsefeden…
Uzun zamandır bu üç alanla ilgilenmediğini fark etti…
Sustu, sustu, sustu…
* * *
Devrimci bir ruha” sahipti aslında!
1789 Fransız İhtilali akımından oldukça etkilenmiş; düşüncelerini hep ilerici, aydınlanmacı mercekten ele alarak dile getirmişti…
George Orwell, Stefan Zweig, Ernest Hemingway‘e hayranlığı hep bu devrimci ruhundan ileri geliyordu…
Bir Server Tanilli‘ydi, O; bir Ataol Behramoğlu, bir Abidin Dino
Devrimleri hep içindeydi onun, devrimleri hep derinliklerindeydi…
* * *
Saat 12’yi vurmuştu…
Masasından kalktı, hesabı ödedi…
Evine doğru yol aldığında ise yılbaşını geçireceği Paris üzerine hayaller kurmaya çoktan başlamıştı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir