Profesör-3

Kaç gündür yağmur kesilmiyordu…
Pencereden dışarıyı izlerken buğulu gözlerinden yalnızlığın masalı dökülüyor, yüreğinin o masum hali sonsuzluğun şarkısını mırıldanıyordu…
O sabah erken uyanmıştı…
Haftasonu olduğu için evden dışarı çıkmayı pek düşünmüyordu, belki akşamüstü yağmurdan sonrasını yaşamak için cadde boyu yürüyebilirdi…
* * *
Güzel bir kahvaltı yaptı…
Uzun zamandır evde kahvaltı yapmadığını fark etti…
Birden aklına, sevdiği kadının, bu hallerini görse kendine kızacağı durumunu getirerek gülümsedi…
Ardından eline kahve fincanını aldı, çalışma odasına geçti…
Kedisi Tarçın‘ı aldı kucağına, sevdi kedisini; ona sımsıkı sarıldı…
İçinde hüzün ve mutluluk bir aradaydı…
Ev arkadaşı sabah erken çıktığı için sessizliğin sesi eşliğinde hoş bir cumartesi günü geçirecekti…
Önce internetten ulusal gazeteleri okudu, ardından uluslararası gazetelere göz gezdirdi…
* * *
Ulusal gazeteleri okurken üçüncü sayfa haberlerini gördükçe yüreği sızladı, “Bu ülke nasıl bu hale geldi!” diyerek hüzünlendi…
Bir şeyler yapmalı, bir şeyleri değiştirmeliydi…
Her koyun kendi bacağından asılır!” diyen insanları düşündü sonra…
Üzüldü…
Ama kızmadı…
Çünkü o insanlar da bu düzenin birer parçasıydı…
Böyle düşünmelerinden, düşündükleri gibi davranmalarından daha doğal bir şey olamazdı…
Fakat yine de üzüldü, bir an kendini çok “yalnız” hissetti…
* * *
Böyle anlarında aklına hep Alman yazar Stefan Zweig‘ın yaşamöyküsü geliyordu…
Stefan Zweig; kendinden yüz yıl önce –1881 yılında- Viyana‘da doğmuş olan yüzyılımızın önde gelen aydınlarındandı…
Stefan Zweig’ın neredeyse tüm kitaplarını okumuştu…
Yaşamı algılayış biçimi, savaş karşıtlığıyla bilinen hümanist kişiliği adeta kendisininkiydi…
Belki de o yüzden böylesine hırçındı “Her koyun kendi bacağından asılır!” diyenlere karşı… Böylesine kelime yüklüydü…
Böyle düşünen yahut konuşan insanların belki de hiç Stefan Zweig kitabı okumamış olduğunu, onu hiç anlamaya çalışmamış olduğunu düşündü…
Düşündü ve masasından kalkarak balkona çıktı…
* * *
Yağmur yağmayı sürdürüyordu…
Kedisi Tarçın olduğu için içeride içemediğinden bir sigara yaktı…
Bir nefes aldı, sigarasının dumanı büklüm büklüm karışıyordu havaya; sanki bir portede dizilmiş notaları anımsatıyor gibiydi bu karışmalar…
Bir cumartesi öğleye doğrusunda, evinin balkonunda, kedisi Tarçın’ndan kaçırdığı dumanlarla ezgisel bir enstantaneye dönüşmesi onun ne kadar yoğun duygularda olduğunu gösterir nitelikteydi…
Tekrar içeri girdi, Tarçın’la göz göze geldi, ardından masasına oturdu…
Kaldığı yerden devam etmeye başlayabilirdi…
* * *
24 Aralık‘ta öğrencileri ve arkadaşlarıyla birlikte kutladığı Noel gecesine gitti…
Hazırladığı ve geceyi şekillendiren “sıcak kırmızı şarap” ve elma dilimlerinin kokusu hala burnundan gitmemişti…
Bilgisayarından “Jingle Bells” parçasını açtı, kucağına Tarçın’ı aldı ve gözlerini kapatıp 24 Aralık gecesi yaşadığı o duygu yoğunluğunu yeniden yaşamaya çalıştı…
Öğrencileri ve çalışma arkadaşları için yaptığı tangonun, gecenin unutulmazlarından olduğunun farkındaydı…
Sevindi…
Böyle küçük mutluluklar çoğu zaman O’na yetiyordu; çünkü O, an’ı yaşayabilen nadir insanlardandı…
* * *
Bir ara eli takvime uzandı…
2009‘un bitmesine birkaç gün kalmıştı…
2010‘a Paris‘te sevdiği kadınla girecek olması kendini yeniden heyecanlandırmasına yetti…
Yeniden gülümsedi, Tarçın’ı okşadı ve Paris üzerine düşler kurmaya başladı…
Eiffel Kulesi‘ni düşledi önce…
Notre Dame Kilisesi‘ni…
Seine Nehri‘ni…
Paris Metrosu‘nda akordeon çalınarak aşkı kamçılayan müzikal ortamı, Champs Elysée‘de kanat çırparak yoğunlaşan aşk yağmurlarını hayal etti…
Ah, ah!” dedi sonra…
Aşk” için bu ünlemi kullanma vakti artık onun için de gelmişti…
* * *
Öğleden sonra yağmurun kesildiğini görünce cadde boyu yürümeye karar verdi…
Masasında okunmayı bekleyen iki kitap bulunuyordu: Biri Ernest Hemingway‘in “Paris Bir Şenliktir”i, diğeri Turgay Fişekçi‘nin “Hep Seni Sevdim: Bir Sürgünün Paris Günleri”si…
Paltosunu giydi, beresini taktı ve Tarçın’la göz göze gelerek Turgay Fişekçi’nin kitabında yer alan Fransız şair Apollinaire‘in “Mirabeau Köprüsü” şiirini okuyup dışarı çıktı:
Mirabeau Köprüsü’nün altından Seine Nehri akar
Geçer günler, geçer haftalar
Ama ne geçen günlerin
Ne de aşkların geri döneceği var

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir