Profesör-4: “Paris Bir Şenliktir!”

Güzel bir yılbaşı sonrasında PARİS‘ten döndüğünde 2010’un ilk günlerinin sevecenliği hakimdi üzerinde…
Uçağı Atatürk Havalimanı‘na indiğinde yağmurlu bir İstanbul gecesi onu buyur etmişti…
Uykusuzluğunun da verdiği yorgunlukla havalimanında bir kafeye oturdu…
Bu sefer yalnız değildi, Paris’ten sevdiği kadınla birlikte dönmüşlerdi…
O yüzden yüzünde gülümseyiş hiç eksilmiyor, konuştukça yüzündeki tebessümler çoğalıyordu…
* * *
Sade bir kahve söyledi önce, ardından sevdiği kadının gözlerine baktı…
Uzun zamandır böyle anları tek başına yaşıyordu…
Tek başına düşünüyor, tek başına hayal kuruyor, tek başına suskunlaşıyordu…
Sevdiği kadın Belçika‘dan gelmiş ve Fransa’nın Paris’inde buluşmuşlardı…
2009’dan 2010’a geçerlerken de kırmızı şarap bardaklı fotoğraflar çektirmişler; aşklarının Paris coğrafyasına hoş gelmişler, o coğrafyayı hoş bulmuşlardı…
* * *
İstanbul’dan Paris’e “düşüncelerle” gitmiş, Paris’ten İstanbul’a da “düşüncelerle” gelmişti…
Giden yıldan kendisine kalanlarla gelen yıldan kendisine kalacakların heyecanıyla doluydu…
Mutluydu…
Mutluluğu Paris’ten İstanbul’a yalnız dönmemesindendi, evet; ama asıl mutluluğu yepyeni bir başlangıç yapacak olmasından kaynaklanıyordu…
Paris, kendisine o yüzden çok iyi gelmişti…
Artık her şey tıkırında işleyecek, yapmak istediği her bir şeyi gerçekleştirebilecekti…
* * *
Peşinden koştuğu tutku “yazmak” olmuştu hep…
2009’un son günlerinde artmaya başlayan bu istek, Paris dönüşünde en üst seviyeye ulaşmıştı…
Biliyordu ki, Paris yaşandıkça çoğalan ve etkisi uzun süre hissedilebilen bir şehirdi…
Yaşandıkça yazılmak istenen, yazıldıkça da yıllanmış şaraba dönüşen bir şehir!
Notre Dame Kilisesi‘nde “Victor Hugo sözcükleri” toplamak, Seine Nehri‘nde şairleşmek, o nehir üzerinde “Apollinaire mısralarına” dönüşmekti; Paris…
Paris, bir sevgiliydi, sevgilinin parmak uçlarına dokunmaktı; sevgiliye şarkılar söylemekti, Paris!
Sevgiliyle ölümsüzleşmekti…
* * *
Bunları düşünmek, bunları düşünerek duygusal coşkular yaşamak en sevdiği şeydi…
Sessizliğin sesini seviyordu, çünkü; sessizliğin sesiyle bu evreni bütünüyle kavrayabiliyor, yakaladığı her enstantaneyi de düşünsel mekanizmasında içselleştirebiliyordu…
O yüzden yazmamasını gerektirecek hiçbir neden yoktu…
Tam o sırada çantasından Ernest Hemingway‘in “Paris Bir Şenliktir”ini (Oda Yayınları) çıkardı, masaya koydu…
Sevdiği kadın başını omzuna yaslamış, uyuyordu…
* * *
HEMINGWAY‘in Paris’teki 1921-1926 yıllarında yaşadığı çıraklık dönemini anlatıyordu, “Paris Bir Şenliktir”…
Onunla beraber tekrar Paris’te buldu kendini…
Kendini Hemingway’le St. Michel‘de bir kahvede bira içerken düşledi önce; sonra güneşli bir günde bir litre şarap, ekmek ve sosis alarak, güneşte oturup aldığı kitapları okurken ve Seine Nehri‘nde balık tutanları seyrederken hayal etti…
Kitaptaki, kendine hitap eden cümleleri cımbızlıyor, küçük not defterine yazıyordu…
O cümlelerden bir tanesi şöyleydi ve sevdiği kadının uysal yüzüne bakıp küçük not defterine karaladı o cümleleri:
Oysa Paris çok yaşlı bir kentti… Ve biz çok gençtik… Orada hiçbir şey basit değildi… Ne yanlış ve doğru, ne aniden kazanılan para ve yoksulluk, ne de ayışığında arkanızda yatan birinin soluk alıp verişi…
* * *
Aşkların adamıydı aslında o…
Duygu yüklü bir sözcüğün titreşimiydi…
Şiirin, şiirselliğin, şiirsel bir bakış açısının en gözde ismiydi…
Hemingway‘in gözyaşları oldu okurken kitabı, Hemingway‘in kahkahaları oldu…
Sevdiği kadının yüzüne bakmayı sürdürdü…
Çok seviyordu onu, ona aşıktı…
Kitaptaki şu cümleleri de yazdı küçük not defterine:
Bahar sabahlarının erken saatlerinde karım hala uyurken ben çalışırdım… Pencere sonuna kadar açıktı… Kaldırım taşları yağmur bittikten sonra kururdu ve güneş karşıdaki evlerin ıslak duvarlarını kuruturdu… Dükkanların kepenkleri hala kapalıydı…
Küçük not defterine bu cümleleri neden yazıyordu? Neden bir okyanusa dönüşmüştü düşünceleri, bir sabaha karşı vaktinde? Neden gereksinim duyuyordu o coşkun yüreği, bunları hissetmeye?
Aslında biliyordu cevaplarını, ama söylemiyordu…
* * *
Sevdiği kadın uyandı…
Sabahın ilk ışıklarıydı artık ve uçakları kalkmak üzereydi…
Sevdiği kadın Ankara‘ya uçacak, kendi de Adana‘nın semalarında anlamlanacaktı…
Ve hep şunu söyleyecekti kendine:
Paris bir şenliktir! Paris bir şenliktir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir