Profesör-5

Gece birden irkilerek uyandı…
Saat sabahın 3’üydü…
Daha güneşin doğmasına, havanın aydınlanmasına saatler vardı…
Kan ter içinde kalmıştı…
Yatağından kalktı…
Uyumadan önce okuduğu kitap, yorganının üstündeydi…
Kitabı, yanındaki sehpaya koydu ve koridordan banyoya doğru yürüdü…
* * *
Banyoya girdiğinde elini lavaboya uzattı, çeşmeyi açtı ve akan soğuk sudan yüzüne bir avuç çarptı…
Ardından aynaya baktı…
Karşısında hiç tanımadığı bir adamı görüyor gibiydi…
Şaşırdı…
Kaç zamandır aynaya bakmıyor olduğunu o an fark etti…
Aynaya bakmayı sürdürdü…
Tek gördüğü, karşısındaki –tanımakta zorluk çektiği– adamın gözleriydi…
Gözlerindeki ateşti, gözlerindeki kızgınlıktı, gözlerindeki heyheylenişti…
* * *
Bir an düşündü…
Neden irkilerek uyanmıştı?
Onu tatlı uykusundan uyandıran kabus da neyin nesiydi?
Hangi içsel korkuların yahut duyguların dışavurumuydu, bu hissettikleri?
Çözemedi…
Öylesine odaklanmıştı ki gözleri, karşısındakinin gözlerine; bir an, baktığı aynada belirginleşmeye başlayan hayali sözcüklerin uçuşuyor olduğunu sonradan fark edebildi…
Şunları yazıyordu o sözcükler:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
* * *
Son zamanlarda, gece rüya görmesine bile olanak verdirmeyen bir yoğunluğun içindeydi…
Çok çalışıyordu…
Çalışmanın en güzel yanının, çalışmalarının karşılığını bir gün mutlaka almak olduğunu biliyordu…
Fakat her seferinde de bu beklentisi –kendince– hüsranla sonuçlanıyordu…
Üretmeyi seven bir yapıdaydı…
Üretkenlik”, onu tarif eden en önemli özellikti…
Ancak her seferinde; değerlerin yozlaştığı, kapitalizmin emek dünyasını tarumarlaştırdığı, insan ilişkilerinin çıkar ilişkilerine dönüştüğü bir evrende yaşıyor olması onu kahretmekteydi…
Çünkü her üretmenin bir geribildiriminin, etkitepki yasasına göre, gerçekleşmesi gerekirdi…
Her koyun kendi bacağından asılır!” mantalitesinde de değildi…
Günümüz rekabet koşullarında bilgisini paylaşma büyüklüğünü gösteren nadir insanlardandı ve insanların, yaşadıklarından başka hayatları da olduğunu bilmelerini, kendilerini geliştirmelerini ve hep mutlu olmalarını isteyen bir karakterdeydi”…
Peki, neydi onu rahatsız eden?
Neydi bu işin olur’u?
Bilemedi…
Belki de onu sabaha karşı bir saatte aynanın karşısındaki yabancıyla göz göze getiren –belki de yüzleştiren– içinde yaşadığı, soluk alıp verdiği bu atmosferin izdüşümleriydi…
* * *
Yeniden düşünmeye başladı…
En son kaç gün önce kendine zaman ayırmıştı?
Kaç gün önce kendiyle baş başa kalmış, kaç gün önce kendini sorgulamıştı…
Çok kızıyordu kendine, çok!
Bulunduğu kentte düzenlenen kitap fuarına bile zaman ayırıp katılamamıştı…
Verdiği sözleri gerçekleştiremiyor olmasının bir hesaplaşması içindeydi sürekli…
Hayatta tek çekindiği şey, dış dünyasının bir gün iç dünyasına egemen olma ihtimaliydi… O yüzden de tek korktuğu şey, bu ihtimalin bir gün gerçekleşebilirliğiydi…
* * *
Gözleri, hala aynadaki yabancının gözlerindeydi…
O bakan iki göz, o yabancının gözlerinde kaybolmakta; arada bir de uçuşuyor olan hayali sözcükleri anımsamaktaydı:
İyi bir yalancı olmak yetmiyor bana, hatta tanıdığım en iyi yalancı olsam bile; gerçek, en geç sabah uyandığımda aynanın karşısında…
Belki de o yabancı gözlere bakarak kendiyle alay ediyor, sürekli “yalancılıktan” söz ediyordu…
İronik bir bağ kurmaya çabalıyordu…
Kıs kıs gülüyordu belki de ona, gözlerinin arkasındaki…
Yine de biliyordu ki, sabah olduğunda aynanın karşısındaki, “gerçek” olacaktı…
Bunu bilmek bile ona yetiyordu…
* * *
Havluyla, kurumaya başlayan yüzünü sildi…
Banyodan çıkıp koridordan odasına geçtikten sonra; yüzünü, sehpanın üzerindeki kitaba çevirerek uyumaya başladı…
Yüzünde bir gülümseme ile uykuya dalmak” bu olsa gerekti…
Uyudu… Uyudu… Uyudu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir