Rita’nın Şarkısı

Anlatacak bir şeyleri olmalı insanın…
Konuşacak, söyleyecek şeyleri…
Sessizliğin sesinde” çoğalmayı bilmeli insan…
Sessizliğin sesindeki konuşkanlığı özümsemeli; kimi zaman “sevinmeli”, kimi zaman “hüzünlenmeli”…
Kendi “iç dünyasını” kurabilmeli insan; o iç dünyanın kendisi için kimi zaman bir “liman”, kimi zaman bir “barınak”, kimi zaman bir “sığınak” olabileceğini unutmamalı…
Kullandığı “sözcüklerin”, kurduğu “cümlelerin” ne denli değerli olabileceğini iç dünyasına söyletmeli…
Kitaplarla” yaşamayı, onlarla bütünleşmeyi öğrenmeli…
Öğrenmeye aç olmalı insan, “yaşayarak öğrenmenin ayrıcalığını” hissedebilmeli her daim…
Hissederek” yaşamalı, yaşadıklarından “dersler” çıkarmalı…
* * *
Işıl Kasapoğlu‘nun yönettiği, Çetin Tekindor ve Tülay Günal‘ın rol aldığı, Willy Russel tarafından yazılmış “Rita’nın Şarkısı” (EDUCATING RITA) adlı tiyatro oyununu izlerken, insan yukarıdaki düşüncelerde buluyordu kendini…
Farklı düşünebilmenin”, “bir resme kimsenin bakmadığı gibi bakabilmenin”, “bir romanı kimsenin değerlendirmediği gibi değerlendirebilmenin” izdüşümlerini çok güzel yansıtıyordu oyundaki karakterler…
Genç ve bilgiye aç bir kadın”… “Yaşlı ve alkolik bir edebiyat profesörü”…
Bilgi alışverişi”, “kişilik alışverişi”, “rol değişimi” ile sonunda kendini bulan yahut kaybeden insanlar…
Küçük kızların “büyüyüp”, büyük adamların “küçüldüğü” bir oyun, “Rita’nın Şarkısı”…
* * *
Son zamanlarda kendimi sürekli “insanların yaşamlarını gözlemlerken” buluyorum…
Gözlerinin içine” bakıyorum kimi zaman, kimi zaman “dudak hareketlerinden” nasıl bir ruh ikliminde olduklarını çıkarıyorum…
Düşünmüyor insanlar, “düşünmek” fiilini eylemleştirmiyorlar…
Kapitalist düzenin getirdikleriyle”, “popüler kültürün götürdükleriyle” kendilerine ait bir dünya yaratıyorlar…
Üretmiyor insanlar, toplumda “tüketici” konumundalar…
Bu durum onları “bencilleştiriyor” da…
Sorgu”, “sual” bilmiyorlar; “eleştiri” kabiliyetini yitirmişler çoktan…
* * *
Tanımıyor kendini” insanlar…
Kendi kararlarını” kendileri veremiyorlar…
Başkalarının hayatını” yaşıyorlar sürekli…
Başkalarını, hayatlarına “müdahale” ettiriyorlar…
Sosyal bir varlık olarak “pasifleşmenin” en’lerini yaşıyorlar…
Kendileri olamıyorlar yani…
Bir türlü “Ben buyum!” diyemiyorlar…
* * *
Edebiyat”, “kültür”, “sanat” yok çoğunun yaşamında…
Okumuyor çünkü insanlar…
Gazete”, “kitap”, “dergi” hiçbir anlam ifade etmiyor çoğunda…
Boş lafların”, “boş muhabbetlerin” evreninde buluşuyorlar…
O evren kimi zaman bir “kıraathane” oluveriyor, kimi zaman “hedefinden şaşmış bir tartışma ortamı”…
* * *
Düşünceler, düşünceler, düşünceler sarıyor her yerimi…
Bir “ocak” öğleden sonrası ve kulaklarımda Rita‘nın o mükemmel “şarkısı”…
Geçtiğimiz sonbaharda düzenlenen 11’inci Uluslararası İstanbul Bienali‘nin sloganı ne diyordu:
İnsan Neyle Yaşar?
İşte, insan Rita’nın Şarkısı‘yla yaşar…
Rita’nın Şarkısı‘yla yaşamalı insanlar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir